Vijay Prashad’ın Counter Punch’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Geçen yılın Temmuz ayında, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, on iki gün boyunca İran’ın nükleer enerji ve nükleer araştırma tesislerini bombaladı. Birkaç gün sonra, bu saldırı savaşı için Birleşmiş Milletler'den yetki almamış olan iki savaşan güç, ateşkesin önünü açtı. O sırada, bunun tam bir müzakere için temel oluşturabileceğine inanan, Dini Lider Ali Hüseyin Hameney liderliğindeki İran hükümeti, belirlenen şartları kabul etti: saldırıların derhal sona erdirilmesi ve gerginliğin tırmanmaması. Füze rampaları sessizleşti, ancak anlaşma çok kırılgandı. Uzun vadeli bir barış anlaşması yoktu, bağlayıcı uygulama veya izleme mekanizmaları yoktu, nükleer meselelerde bir uzlaşma yoktu ve ABD ile İsrail'in İran'a yönelik sabotaj ve saldırılarını sona erdirecek bir anlaşma yoktu. Bu, ABD ve İsrail'in İran'a dayattığı savaşın sonu değildi, sadece bir çatışmayı durdurmak için yapılan bir anlaşmaydı. Hamaney, ABD ve İsrail'in saldırganlığını beyhude olarak nitelendirdi ve onların “hiçbir şey kazanmadığını” söylerken, aynı zamanda İran'ın ateşkesi zorladığını ve “asla teslim olmayacağını” belirtti.
Umman, İran ile ABD arasında (arka planda İsrail’in de yer aldığı) tarafsız bir arabulucu olarak on yıllardır tanınmaktadır. 2012 ile 2013 yılları arasında, İran ile P5+1 (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya + Almanya) ve Avrupa Birliği arasında 2015 Ortak Kapsamlı Eylem Planı'nın (JCPOA) imzalanmasına yol açan ABD-İran görüşmelerine ev sahipliği yapan Umman'dı; bu anlaşma, nükleer zenginleştirme konusunda bazı taahhütler karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngörüyordu. Maskat üzerinden Tahran ve Washington arasında güvenli ve gizli bir kanal mevcuttu ve bu iletişim hattı, kırmızı çizgileri netleştirmek ve yanlış hesaplama riskini azaltmak amacıyla uygun bir müzakereye doğru Temmuz ayından sonra aktif hale geldi. Aslında, görüşmeler genişledi ve İran, uranyum zenginleştirmesinin sınırlandırılacağını, yüksek oranda zenginleştirilmiş stoklarının seyreltileceğini ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın izleme ve denetimlerini yeniden genişletebileceğini kabul etme noktasına geldi. Bu nihai bir anlaşma değildi, ancak şartlı nükleer kısıtlama ve gerilimin azaltılmasına yönelik devam eden bir uygulama içeren bir müzakere çerçevesiydi. Hem Dini Lider Hamaney hem de Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ufukta beliren bir anlaşma için siyasi iradeye sahipti. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD ve İsrail saldırısından bir günden az bir süre önce, bir anlaşmanın “ulaşılabilir olduğunu, ancak bunun için diplomasiye öncelik verilmesi gerektiğini” söyledi.
Aslında ABD ve İsrail tam tersi yolu seçti: BM Şartı’nın (2. Madde) ihlal edildiği bir saldırı savaşı. İlk gün olan 28 Şubat’ta ABD ve İsrail, Dini Lider Hamaney’i suikastla öldürdü ve Minab’daki Şajareh Tayyebeh İlköğretim Okulu’nda 180 kız çocuğunu katletti. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, siyasi liderlere, kilit altyapıya ve sivillere yönelik bu yoğun saldırıların, İslam Cumhuriyeti'ni devirecek bir halk ayaklanmasına hemen yol açacağına inanıyordu. ABD ve İsrail istihbaratı, 2025 yılının Aralık ayında ‘riyalin’ değer kaybı ve artan enflasyon nedeniyle başlayan protestoları abartmıştı. Ancak ekonomik sorunlara karşı bir protesto döngüsü ile ayaklanıp tüm sistemi devirme arzusu arasında muazzam bir fark vardır. Füzeler, eleştirenleri arasında bile dindarlığıyla tanınan (1994'te Kum'daki İlahiyat Öğretmenleri Derneği tarafından Marja-e Taqlid veya Taklit Edilecek Kaynak olarak ilan edilen) Dini Lideri ve okul çocuklarını öldürdüğünde, halkın ruh hali vatanseverlikle elektriklendi. Bu durumda masum çocuklara karşı yürütülen emperyalist savaşın tarafını tutmak imkânsızdı. ABD ve İsrail saldırısının niteliği ve İran'ın Körfez Arap devletlerindeki ABD hedeflerinin yanı sıra İsrail hedeflerini de vurabilmiş olması, İran halkının dikkatini kendi hayatta kalması ve kendini savunma yeteneği üzerine yoğunlaştırdı. İranlılar arasında şu anda hâkim olan ruh hali budur.
2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a karşı yürütülen ABD savaşlarından bu yana, ABD’li savaş planlamacıları “tırmanma merdiveni” kavramını bir kenara bırakmamış ve “hızlı hâkimiyet” kavramını (liderlik kesme saldırıları, komuta sisteminin felç edilmesi ve düşmanın ordusu üzerinde tam hâkimiyet yoluyla) kullanmışlardır. Bu, ABD’nin uyguladığı şiddetin boyutu misilleme kapasitesini ortadan kaldırdığı Afganistan ve Irak’ta işe yaramıştır. Bu, tam anlamıyla bir “şok ve dehşet” operasyonuydu. Ancak bu tür bir askeri çerçeve İran'da işe yaramadı. İranlılar, on yıllardır ABD ve İsrail'in tam ölçekli bir saldırısına hazırlıklıydılar. Siyasi liderleri, liderlik kadrosunu ortadan kaldırma saldırılarının zayıf noktasını anlamış ve bu nedenle en üst düzey ve hayati öneme sahip liderlerin çoğu için sekiz kademeli yedekleme sistemi oluşturmuştu. Ordu, hava savunma sistemlerini aşabilen hipersonik parça tesirli füzelerden Körfez sularında sürü taktikleri kullanan hızlı kıyı saldırı gemilerine kadar farklı türde silah sistemlerini aceleyle oluşturdu. Bunlar, Lübnan'dan Irak'a kadar İran yanlısı milislerle birlikte, İranlıların kurduğu çok sayıda savunma halkasıdır. Bu, ABD'nin hızlı bir hakimiyetle harekete geçmesine ve bir tırmanma merdivenine sahip olmamasına karşın, İran'ın ABD ve İsrail'e verdiği yanıtın stratejik olarak en basit füzeleriyle başlayıp daha sofistike parça tesirli füzelere doğru ilerlemeye dayandığını, küçük tekneleri ve milislerini ise geride tuttuğunu göstermektedir. İran, füzelerine ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolüne (artık sadece belirli ülkelerin gemilerine açık) bağlı kalmaya devam ettiği için bu silahlar henüz devreye sokulmadı.
İran'ın, ABD ve İsrail'e verdiği akıllı yanıt, bu ülkeleri köşeye sıkıştırmış ve onlara ateşkes için yalvarmaktan başka seçenek bırakmamıştır. İran liderliği, Temmuz 2025'teki gibi, İsrail ve ABD'nin yeniden silahlanmasına ve yeni bir şiddet dalgasıyla geri dönmesine olanak tanıyacak kısmi bir ateşkesle ilgilenmediğini söylüyor. İran, sadece İran'ı değil, İran, Irak ve Lübnan'ı da içeren büyük bir anlaşma istediğini ve yaptırımların tamamen kaldırılmasını, Filistinlilere yönelik soykırımın sona ermesini ve ABD'nin İran'ı çevreleyen tehditkâr üs yapısını kaldırmasını istediğini belirtiyor. ABD ve İsrail bu talepleri kabul ederse, bu, İsrail ve ABD'nin acımasız saldırıları sonucu yaşanan trajik can kayıplarına rağmen, İran için mutlak bir zafer anlamına gelecektir.
2025 yılının Temmuz ayında ateşkes için gayret gösteren Dini Lider Ali Hamaney’i öldürerek, ABD ve İsrail, belki de ateşkes için yeniden çaba gösterecek birini kaybetmiş oldular. Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in de dâhil olduğu mevcut liderlik kadrosu, kapsamlı bir uzlaşma olmadan ateşkesin sadece zaman meselesi olduğunu, barış meselesi olmadığını doğru bir şekilde değerlendirmiştir. İranlılar bölge için barış istiyor, savaş değil – kemer sıkma ve acıya yol açan sonsuz bir savaş değil.
İsrailliler İran’daki savaş hakkında pek fazla konuşmuyorlar; füzeleriyle saldırmayı ve İran’ın İsrail’e yönelik füze saldırılarına ilişkin haberlerin yayınlanmasını engellemeyi tercih ediyorlar. Trump’ın imzaladığı bir barış anlaşmasına uymaları mümkün mü? Pek olası değil. İsrailliler, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları ele geçirmeyi hedefleyen, Ortadoğu’ya ilişkin eskatolojik bir bakış açısına sahipler; bu hedeflerine ulaşmak için bölgedeki en büyük ve en etkili eleştirmenleri olan İran’ı susturmaları gerekiyor. İsrail için bu, sonuna kadar sürecek bir mücadeledir. İslam Cumhuriyeti'nin varlığı ya da yokluğu konusunda ABD için gerçekçi bir kazanç olmamasına rağmen (İslam Cumhuriyeti ABD'yi hiç tehdit etmemiştir), İsrail ABD'yi bu savaşa sürüklemiştir. İsrail, İslam Cumhuriyeti'nin kökünden sökülmesini istemektedir, ancak İslam Cumhuriyeti'nin İran toplumundaki derin kökleri göz önüne alındığında bu olası bir sonuç değildir. Öte yandan ABD, İslam Cumhuriyeti'nin uysal bir liderlik altında yönetilmesinden memnun olacaktır. Her iki seçenek de gündemde değildir. Askeri tırmanışın tek seçeneği, ABD veya İsrail'in İran'a nükleer saldırı düzenlemesidir; bu da İranlı sivillerin yaşamları üzerinde korkunç bir etki yaratmasının ardından, küresel kamuoyundan tamamen olumsuz bir tepki uyandıracaktır.
ABD ve İsrail için iyi bir seçenek yok. Bombalamalarına devam edebilirler, ancak İran’ın İsrail’e ve bölgedeki ABD çıkarlarına zarar veren tırmanışını izlemeye devam edecekler. ABD ve İsrail, yakıt ve gıda fiyatlarının tavan yaptığı bir ortamda dünyaya hesap vermek zorunda kalacak. Bu, ABD ve İsrail’in yaptığı bir yanlış hesaplamaydı. İran o kadar kolay pes etmeyecek. Yüzlerce yıllık gururlu bir medeniyet söz konusu. Liderleri bunun farkında. Onlar sadece İslam Cumhuriyeti veya 1979 İran Devrimi için değil, İran'ın kendisi için mücadele ediyorlar. Ve geri adım da atmayacaklardır.
*Vijay Prashad, Tricontinental: Sosyal Araştırma Enstitüsü'nün direktörüdür. En son kitabı (Grieve Chelwa ile birlikte), How the International Monetary Fund Suffocates Africa (Uluslararası Para Fonu Afrika'yı Nasıl Boğuyor) (Inkani Books).