Yedek bir düşman oluşturmak: İran'ın Arap medyasında Filistin'in yerini alması

İran ne kadar bölgenin birincil tehdidi haline gelirse, İsrail o kadar az Orta Doğu'daki işgal, savaş ve ahlaki istikrarsızlığın ana kaynağı olarak görülür.

Timothy Hopper’in Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Körfez medyası İran hakkında sadece haber yapmakla kalmıyor; İran tehdidini sürekli abartarak, Arap dünyasının dikkatini Filistin’in yarasından yeni bir tür güvenlik endişesine kaydırıyor.

Ortadoğu’daki asıl tehdit nedir: Filistin’in işgali mi, İran mı? Bu sorunun cevabı sadece siyaset arenasında belirlenmiyor; medya da bu cevabın oluşmasında rol oynuyor. Filistin, bölgenin açık bir ahlaki yarası olmaya devam ediyor; ancak Körfez medyasının bir kısmı, İran’ı, Hürmüz Boğazı’nı, nükleer programı ve askeri seçeneği sürekli öne çıkararak, Arap dünyasının dikkatini İsrail işgalinden ve savaştan uzaklaştırıp yeni bir güvenlik endişesine yönlendiriyor.

İran'ı eleştirmek meşrudur, ancak İran bir ikame düşman haline getirildiğinde, tehlike, Filistin'in sadece manşetlerden değil, bölgenin siyasi vicdanının merkezinden de uzaklaştırılmasıdır.

Filistin hâlâ sadece siyasi bir kriz değildir; Ortadoğu’nun en temel ahlaki yarasıdır. İşgal, savaş, abluka ve İsrail’in hesap verme yükümlülüğünden muaf olması, Filistin meselesini bölgedeki adaletin ölçütü haline getirmiştir. Uluslararası raporlarda bile, işgal altındaki topraklarda hesap verme, adalet ve insani hukukun yaygın ihlalleri konuları hâlâ gündemde ve çözümsüz kalmaktadır. Nisan 2026’da Birleşmiş Milletler çerçevesinde yayınlanan bir rapor da Gazze’de insani hukukun ciddi ihlallerinin devam ettiğini ve hesap verilebilirlik ihtiyacını vurgulamıştır. Bu nedenle, medya bu yaraya odaklanmak yerine İran’ı Arap izleyiciler için günlük endişenin merkezine dönüştürdüğünde, haberlerin içeriğinde basit bir kayma ile karşı karşıya kalmıyoruz; bölgenin ahlaki ve siyasi önceliklerinin kademeli dönüşümüne tanık oluyoruz.

Medyanın gücü sadece haber yayınlamakta değil, aynı zamanda korkunun odağını belirlemede de yatmaktadır. Körfez kanalları İran’ı defalarca savaş, Hürmüz Boğazı, nükleer program ve askeri seçenek gibi bir bakış açısıyla ele aldıklarında, Arap izleyicilere en çok neyden korkmaları gerektiğini fiilen söylemiş olmaktadırlar. Bu sürecin sonucu, İran'ın giderek siyasi bir meseleden günlük bir endişeye dönüşmesidir; bu endişe, haber gündeminde ve Arap dünyasının duygusal önceliklerinde Filistin meselesinin yerini alabilir.

Bu eğilim, İran ile ilgili haberlerin yeniden yayınlanma ve yaygınlaştırılma biçiminde de gözlemlenebilir. Örneğin, son haftalarda El Arabiya, İran’a karşı yeni ABD askeri seçenekleri, Hürmüz Boğazı’yla ilgili planlar, ABD-İran müzakereleri ve savaşa geri dönülme olasılığı hakkında haberler yayınladı. Axios’a atıfta bulunan bir El Arabiya haberinde, ABD Merkez Komutanlığı’nın İran’a karşı “kısa ve güçlü” bir saldırı dalgası için bir plan hazırladığı belirtildi. Aynı kanalın başka bir haberinde ise İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma ve nükleer anlaşmayı erteleme önerisi öne çıkarılmıştır. Yüzeysel olarak bakıldığında bu tür haberler İran’la ilgili gelişmeleri ele almaktadır; ancak daha derin bir düzeyde bakıldığında, İran’ı savaş, kriz, enerji ve bölgesel tehditlerle kalıcı bir ilişki içinde konumlandırmaktadır.

Bu süreçte Axios gibi medya kuruluşları, ilk hammaddenin üreticileri olarak işlev görüyor. Axios genellikle Washington, Tel Aviv, Tahran ve bölgesel arabulucular arasındaki temaslara ilişkin kısa, özel ve elit odaklı haberler yayınlıyor. Örneğin Axios, İran’ın yeni barış planı, Trump ile Netanyahu arasındaki gergin telefon görüşmesi ve Katar, Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır gibi arabulucuların rolünü haber yaptı. Başka bir haberde ise İran ve ABD'nin savaşı sona erdirmek için tek sayfalık bir mutabakat metnine yaklaştığı belirtildi. Ancak bu haberlerin siyasi önemi sadece Axios'ta yatmıyor; Arap medya döngüsüne girip diplomatik haberlerden bölge için bir güvenlik uyarısına dönüştüklerinde önemi katlanarak artıyor.

Hürmüz Boğazı bu süreçte özel bir rol oynamaktadır; zira İran’ı bölgesel bir meseleden küresel bir tehdide dönüştürmektedir. Hürmüz, petrol, deniz taşımacılığı, doğalgaz ve küresel ticaret gündeme geldiğinde, tartışmanın odağı adalet, işgal ve hesap verebilirlikten enerji güvenliği ve piyasa istikrarına kaymaktadır. Reuters, Birleşik Arap Emirlikleri yetkilisi Anwar Gargash’ın ABD-İran anlaşması olasılığı ve savaşa geri dönülme tehlikesi konusunda uyarıda bulunduğunu ve Hürmüz ile bunun bölgesel sonuçlarını Körfez’in endişelerinin merkezine yerleştirdiğini bildirdi. ABD-İran anlaşmasının sağlanmasına yardımcı olmak üzere Katar’dan Tahran’a bir heyetin gönderildiğine dair haberler de Hürmüz, savaş ve nükleer anlaşmanın bölgesel ve küresel bir düğümün parçası haline geldiğini göstermektedir.

Sorun, Arap medyasının İran hakkında haber yapması değil; İran, bölgede önemli ve eleştirilebilir bir aktördür. Nükleer programı, füze politikası, bölgesel varlığı ve Tahran’ın Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye gibi dosyalardaki rolü, hepsi gerçek meselelerdir ve göz ardı edilemez. Asıl sorun, İran'a yönelik eleştirilerin, İran'ı mutlak bir tehdit olarak göstermeye dönüşmesiyle başlıyor; bu tehdit, Arap dünyasının endişelerinin merkezinde yer alan Filistin işgali ve İsrail'in savaşının yerini almayı amaçlıyor.

İşte tam da bu noktada medya, bilginin ötesine geçerek gündem yeniden şekillendirme alanına girer. İran ile ilgili her habere savaş, füzeler, Hürmüz, enerji ve istikrarsızlık eşlik ederken, Filistin ile ilgili haberler tekrarlayan bir trajedi, insani kriz ya da yavaş ilerleyen, bitkin bir mesele olarak anlatılırsa, sonuç açıktır: İran aktif, tehditkâr ve acil görünür; Filistin ise acı verici, ancak normalleşmiş ve yönetilebilir görünür. Bu yer değiştirme tehlikelidir, çünkü işgali merkezi bir meseleden tanıdık bir arka plana dönüştürür.

Bu eğilimin siyasi sonucu İsrail'in yararınadır.

İran ne kadar bölgenin birincil tehdidi haline gelirse, İsrail o kadar az Orta Doğu'daki işgal, savaş ve ahlaki istikrarsızlığın ana kaynağı olarak görülür.

Böyle bir ortamda, Filistin'i kimin işgal ettiği ve bu işgali kimin desteklediği sorusu yerine, Arap kamuoyu sürekli olarak başka sorularla karşı karşıya kalır: İran ne yapacak? Hürmüz'e ne olacak? Bir sonraki savaş ne zaman başlayacak? Enerji piyasası nasıl tepki verecek?

Tam da bu nedenle, İran’a yönelik eleştiriler, İran’ın Filistin’in yerine geçmesi durumundan ayrıştırılmalıdır. İran’ın politikalarını eleştirmekle birlikte, Filistin’in bölgenin siyasi vicdanının merkezinden dışlanmasına izin vermemek mümkündür. Hürmüz Boğazı, füzeler, nükleer meseleler ve İran’ın bölgesel etkisi hakkında yazılabilir, ancak bu konuların İsrail’in işgali ve dokunulmazlığını marjinalleştirmesine izin verilmemelidir. Bir devleti eleştirmekle, daha derin bir yarayı örtbas etmek için ikame bir düşman yaratmak arasında büyük bir fark vardır.

Nihayetinde mesele sadece İran’a ilişkin medya haberleri değil; Ortadoğu’nun anlamı üzerine bir mücadeledir. Bölge, Filistin meselesini siyasi adaletin bir ölçüsü olarak ele almaya devam edecek mi, yoksa İran’a yönelik güvenlik endişeleri bunun yerini alacak mı? Eğer medya bu sorunun cevabını nükleer, füze, petrol ve askeri haberlerin seli altında gömebilirse, o zaman İran sadece manşetlerde Filistin’in yerini almış olmayacak; bölgenin siyasi vicdanında da onun yerini almış olacak.

* Timothy Hopper, Amerikan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Yazıları dış politika üzerine odaklanmaktadır.

Çeviri Haberleri

Şiddet, travma ve artan suç oranları: İsrail’in saldırı savaşları ülke içinde nasıl yansıyor?
İngiltere, ‘antisemitizm’ ile ‘muhalefeti’ birbirinden ayırt etme yeteneğini yitiriyor
İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklulara yönelik tecavüzler, ‘komplo’ olarak geçiştirilemez
BAE’nin Füceyra hamlesi: İhracat esnekliği, enerji güvenliği ve bölgesel etki gücü
İsrail şiddeti ödüllendirilen zalim ve işgalci bir devlettir