Trump’ın Venezuela Hamlesi; Endüstriyel Kompleksler Arası Rekabet
Necmettin Acar / Kritik Bakış
"Washington'un Venezuela üzerindeki baskıyı yeniden tasarlaması; yaptırım ve yakınlaşma araçlarını petrol arzını çeşitlendirme, küresel fiyatları kontrol etme ve yeni yatırım imkânları yaratma hedefiyle kullanması, karar alma süreçlerinde petrol endüstrisi kompleksinin ağırlığının devam ettiğini açıkça ortaya koyuyor."
"Her sanayi devrimi, yeni bir 'endüstriyel kompleks'i çıkar grubu olarak öne çıkarır ve bu kompleks, kendi sektörünün önceliklerini güvenlik söylemine ve dış politika doktrinine tercüme ettirebildiği ölçüde güç kazanır. Bugün için Venezuela dosyası, sahada petrol endüstrisinin bir adım öne geçtiğini gösteriyor."
Kim Kazanacak?
ABD–Çin rekabeti uzun süredir askeri kapasite, ticaret savaşları ve jeopolitik hamleler üzerinden okunuyordu. Ancak giderek daha fazla sosyal bilimci ve analist, bu gerilimi “endüstriyel kompleksler arası rekabet” çerçevesinden anlamlandırmaya yöneliyor. Bu yaklaşıma göre hem ABD’de hem Çin’de, yerleşik ve köklü endüstriyel komplekslerle, yeni yükselen rakip kompleksler arasında, hem ulusal pastanın hem de küresel artı değerin paylaşımı konusunda sert bir mücadele yaşanıyor. Devasa finansal kaynakları ve sermaye birikimini elinde tutan bu kompleksler, çıkarlarını maksimize edebilmek için devleti ve devletin dış politikasını kendi öncelikleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışıyor.
ABD özelinde bakıldığında, klasik savunma sanayii ve petrol endüstrisinin yanı sıra, bugün hızla serpilen yeni bir blok daha öne çıkıyor: yapay zeka, siber güvenlik ve çip teknolojileri etrafında örülen yüksek teknoloji endüstriyel kompleksi. Veri merkezlerinden bulut altyapılarına, 5G ağlarından savunma amaçlı siber ve uzay kapasitesine kadar uzanan bu alan, yalnızca geleceğin ekonomisini değil, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisini de belirleyecek stratejik bir katman inşa ediyor. Dolayısıyla Washington’da, yerleşik petrol endüstrisi kompleksi ile bu yeni yapay zeka–siber–çip kompleksi arasında, dış politikanın yönü üzerinde giderek daha görünür hale gelen bir nüfuz mücadelesinden söz etmek mümkün.
Dış Politikada Karar Süreçleri ve Endüstriyel Komplekslerin Yükselişi
Uluslararası ilişkiler disiplininin en köklü tartışma alanlarından biri, devletlerin dış politikada aldığı kararların nasıl oluştuğu sorusudur. Kararlar kim tarafından, hangi bilgi setiyle, hangi kurumsal ve toplumsal baskılar altında alınır? Devlet tekil ve rasyonel bir aktör müdür, yoksa bürokratik yapıların, çıkar gruplarının ve ideolojik yönelimlerin bileşkesinden mi ibarettir?
Dış politika analizi literatüründe geniş bir külliyat, dış politikanın iç politikadan, çıkar gruplarından ve baskı koalisyonlarından bağımsız düşünülemeyeceğini savunur. Bu tartışma hattının önemli bir kolu, dış politikanın ülke içindeki çıkar ve baskı grupları tarafından şekillendirilebildiği tezidir. Bu yaklaşıma göre, farklı sermaye fraksiyonları, sektör lobileri, sendikalar, düşünce kuruluşları ve medya ağları, kendi çıkarlarını maksimize etmek amacıyla devletin dış politikasını etkilemeye, hatta mümkünse kendi ajandalarını “ulusal çıkar” olarak benimsetmeye çalışırlar.
Sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan büyük endüstriyel gruplar bu denklemin en avantajlı aktörleridir. Bu endüstriyel gruplar finansal güçleri, istihdam kapasitesi, vergi yükleri ve siyasal kampanyaların finansmanı yoluyla, dış politika yapım süreçlerinde orantısız bir etki alanına sahip oldular. Her sanayi devrimi, yeni bir “endüstriyel kompleks”i çıkar grubu olarak öne çıkarır ve bu kompleks, kendi sektörünün önceliklerini güvenlik söylemine ve dış politika doktrinine tercüme ettirebildiği ölçüde güç kazanır.
Petrol Endüstrisinin Yüzyıllık Gölgesi: Standard Oil’den Ortadoğu’ya
ABD dış politikasının 1900’lü yıllardaki dönüşümünde yeni yükselen petrol endüstrisinin belirleyici bir rol oynaması bunun çarpıcı örneklerinden biriydi. Standard Oil etrafında kristalleşen petrol sermayesi, Washington’daki karar alma süreçlerini belirgin biçimde etkilemişti. 1823 yılında ilan edilen Monro Dıktrini’nin oluşturduğu isolasyonist dış politik yönelimden uzaklaşmasında petrol endüstriyel komplesi önemli bir rolü oynamıştı. Petrol endüstriyel kompleksi sadece karar süreçlerini etkilemekle kalmamış, dönemin stratejik zihniyetini ve uluslararası ilişkiler literatürünü de biçimlendirmişti. Amiral Alfred Thayer Mahan’ın geliştirdiği deniz hâkimiyeti/deniz jeopolitiği teorisi, başlangıçta küresel ticaret yolları ve deniz gücü ekseninde formüle edilse de, “petrol çağı”nın yükselişiyle birlikte kritik suyolları, boğazlar ve boğaz geçişlerinin kontrolü üzerinden enerji jeopolitiğinin teorik zeminlerinden biri haline geldi. Deniz yollarının kontrolü artık sadece ticaret mallarının değil, sanayi toplumunun can damarı olan petrol akışının kontrolü anlamına geliyordu. Bu da petrol endüstrisini, ABD’nin küresel deniz stratejisinin doğal müttefiki ve yönlendirici aktörü konumuna yükseltti.
1.Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik artan ilgisi de bu çerçeveden okunduğunda daha anlamlı hale gelir. Körfez’de Suudi Arabistan’la kurulan özel ilişki, İran’daki 1953 darbesi, Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi’ni ABD güvenlik mimarisine eklemleyen askeri üsler ağı ve nihayet Carter Doktrini, yalnızca Sovyet yayılmacılığına karşı bir “çevreleme” stratejisi olarak değil, aynı zamanda Amerikan petrol endüstrisinin arz güvenliği, fiyat istikrarı ve yatırım koruması taleplerinin dış politika metnine tercüme edilmesi olarak okunabilir. Ortadoğu’daki Amerikan varlığı, bu anlamda hem klasik güvenlik kaygılarının hem de petrol endüstriyel kompleksinin uzun vadeli çıkarlarının kesişim noktasında şekillenmiştir.
Yeni Rakip: Yapay Zeka, Çip ve Endüstri 4.0 Kompleksi
Bugün ise sahneye yeni bir rakip endüstriyel kompleks çıkıyor: yapay zeka, siber güvenlik, büyük veri, bulut bilişim ve çip teknolojileri etrafında örülen Endüstri 4.0 ekosistemi. Silikon Vadisi teknoloji devleri, yarı iletken üreticileri, platform ekonomileri ve savunma amaçlı siber–uzay teknolojileri, ortak bir çıkar ufkunda buluşuyor. Verinin, algoritmaların ve çiplerin yeni “stratejik kaynak” haline gelmesi, ABD dış politikasında teknoloji tedarik zincirlerinin, fikrî mülkiyet rejimlerinin, dijital altyapıların ve siber egemenliğin öne çıkmasını beraberinde getiriyor.
Trump’ın başkanlık görevini devraldığı dönemde, Elon Musk, Mark Zuckerberg gibi yeni teknoloji sermayesinin sembolik figürlerinin Beyaz Saray çevresindeki konumları ve karar alma süreçlerine zaman zaman dâhil edilmeleri, bu dönüşümün siyasal düzlemdeki yansımaları olarak görülebilir. Bu isimler, yalnızca şirket çıkarlarını değil, aynı zamanda yapay zeka, otomasyon, dijital platformlar ve çip tedarik zincirleri etrafında örgütlenen yeni endüstriyel kompleksin dış politika önceliklerini temsil ediyordu. Bir yanda fosil yakıt lobisinin enerji jeopolitiği merkezli gündemi, diğer yanda yüksek teknoloji sermayesinin veri, çip ve dijital altyapılar merkezli ajandası… ABD dış politikasının bugünkü yönelimlerini anlamaya çalışırken bu iki kompleks arasındaki rekabeti ve zaman zaman kurdukları taktik ittifakları göz ardı etmek, ciddi bir analitik eksiklik olur.
Ukrayna dosyasında nadir toprak elementleri, ileri çip üretimi ve yeşil dönüşüm zincirleriyle bağlantılı endüstriyel çıkarların ağırlığı, belli ölçüde istikrar ve öngörülebilirlik talep eden, tedarik zincirlerini güvenceye almayı önceleyen bir çizgiyi besledi. Yüksek teknoloji odaklı bu yaklaşım, enerjiye eklemlense de çoğu zaman petrolün değil, nadir elementler ve gelişmiş teknolojik üretim ağlarının güvence altına alınmasını merkeze alıyordu.
Toplumsal Tepki: Endüstri 4.0’ın Kazananları ve Kaybedenleri
Ne var ki bu yeni teknolojik kompleksin sağladığı verimlilik ve kâr artışının ciddi bir toplumsal maliyeti var. Otomasyon ve yapay zeka, özellikle mavi yakalı işçiler, alt–orta sınıflar ve hizmet sektöründeki kırılgan istihdam grupları açısından işsizliği, güvencesizliği ve reel gelir kaybını derinleştirdi. Endüstri 4.0 kompleksinin dar bir elit tarafından yönetilen, geniş kesimleri üretim ve istihdam süreçlerinin dışına iten bu yapısı, Silikon Vadisi merkezli dönüşümü “azınlığın zenginleştiği, çoğunluğun ise sistem dışına itildiği” bir süreç olarak algılanmasına yol açtı.
Bu algı, Cumhuriyetçi tabanda dahi Trump aleyhine bir erimeye, birikimli bir hoşnutsuzluğa zemin hazırladı. Toplumsal tepkinin somutlaştığı alanlardan biri, yerel ve eyalet düzeyindeki seçimler oldu. New York’ta Mamdani’nin belediye seçimlerini kazanması ve Trump’ın desteklediği adayın kaybetmesi, endüstriyel kompleksler arası rekabetin toplumsal karşılığının sandığa yansıması olarak okunabilir. Seçmen, Endüstri 4.0 kompleksinin dayattığı işsizlik, gelir kaybı ve dışlanma hissine tepki verirken, Trump çizgisine ve onu sırtlayan yeni teknolojik elitlere de mesafe koydu. Bu sonuç, Cumhuriyetçi stratejistler için “Endüstri 4.0 merkezli” bir kalkınma ve dış politika söyleminin tek başına seçim kazandırmayacağına dair güçlü bir uyarı niteliği taşıdı.
Trump’ın Venezuela Hamlesi: “Nikah Tazeleme” ve Tabanı Konsolide Etme Arayışı
Trump’ın göreve geliş döneminde Endüstri 4.0 kompleksine yakın duruşu, Washington’daki karar süreçlerinde bu yeni teknolojik blokun etkisini artırmıştı. Ancak içeride biriken toplumsal tepki ve seçim sonuçlarında ortaya çıkan erozyon, bu tercihin siyasi maliyetini görünür kıldı. Bu noktada Trump yönetimi, Cumhuriyetçi tabanı yeniden konsolide etmek ve memnuniyetsizliği yönetebilmek için Endüstri 4.0 kompleksinden kontrollü bir mesafe alırken, eski müttefiki petrol endüstriyel kompleksiyle adeta “nikah tazeledi”.
Bu yeniden yakınlaşmanın dış politikadaki en görünür göstergelerinden biri Venezuela dosyası oldu. Son dönemde gündeme gelen Venezuela hamlesi, ABD dış ve güvenlik politikasında petrol endüstrisi kompleksinin hâlâ ne denli etkili olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek niteliğinde. Washington’un Venezuela üzerindeki baskıyı yeniden tasarlaması, yaptırım ve yakınlaşma araçlarını petrol arzını çeşitlendirme, küresel fiyatları kontrol etme ve yeni yatırım imkânları yaratma hedefiyle kullanması, karar alma süreçlerinde petrol endüstrisi kompleksinin ağırlığının devam ettiğini açıkça ortaya koyuyor.
Trump’ın söyleminde bir süre öncesine kadar öne çıkan nadir toprak elementleri, çip tedarik zincirleri ve teknoloji üstünlüğü vurgusunun yerini, giderek daha fazla petrol arzı, enerji fiyatları ve fosil yakıt yatırımlarının korunması alıyor. Bu kayma, petrol endüstrisinin dış politika üzerindeki klasik etkisinin yalnızca sürdüğünü değil, aynı zamanda yeniden güç kazandığını gösteriyor.
Venezuela hamlesi, bu açıdan, Trump’ın hem ikinci dönemini garanti altına almaya dönük bir siyasi manevra, hem de aşınan Cumhuriyetçi tabanı yeniden toparlama girişimi olarak okunmalı. Enerji fiyatlarını kontrol altında tutma, yeni sondaj ve yatırım imkânları yaratma ve petrolü tekrar ulusal güç projesinin merkezine yerleştirme vaadi, ekonomik kaygıları artan seçmenlere somut “iş ve gelir” perspektifi sunuyor. Trump yönetiminin petrol endüstrisinin taleplerini dış politikaya bu ölçüde yansıtması, Venezuela hamlesini yalnızca bir dış politika tercihi olmaktan çıkarıp, iç siyasette tabanı konsolide etmeye dönük stratejik bir araç haline getiriyor.
Endüstriyel Kompleksleler Arası Rekabetin Kazananını Kim Olacak?
ABD dış politikasındaki son dönem değişimini, endüstriyel kompleksler arası rekabetten bağımsız düşünmek mümkün değil. Bir yanda istihdamı daraltan, gelir eşitsizliğini artıran Endüstri 4.0 kompleksine karşı büyüyen toplumsal tepki ve bunun Cumhuriyetçi tabanda yarattığı erozyon, diğer yanda kitlelere hâlâ “somut iş ve gelir” vaadi sunabilen, jeopolitik güç projeksiyonu ile iç siyaseti aynı denklemde birleştirebilen petrol endüstriyel kompleksi duruyor.
Bugün için Venezuela dosyası, sahada petrol endüstrisinin bir adım öne geçtiğini gösteriyor. Ancak orta ve uzun vadede, verinin, çipin ve yapay zekânın stratejik önemini düşündüğümüzde, Endüstri 4.0 kompleksinin de geri çekilmeye niyeti olmadığı açık. Bu nedenle soruyu “hangisi kesin olarak kazanacak?” şeklinde sormak yerine, “hangi tarihsel konjonktürde, hangi endüstriyel kompleksin gündeminin dış politikaya daha fazla tercüme edileceği”ni tartışmak daha isabetli görünüyor. ABD dış politikasının bugününü ve yarınını okumaya çalışırken, işte bu derin yapısal rekabeti merkeze koymak, analitik açıdan kaçınılmaz görünüyor.