Trump'ın İran savaşı konusundaki ‘U dönüşü’, İsrail'in Ortadoğu hayalini sona erdirdi

İran’ı boyun eğdirememek, çok daha büyük bir hırsı durdurmuş ya da paramparça etmiştir: Başı, yeniden doğmuş ve canlanmış bir “Büyük İsrail”in bulunduğu, Ortadoğu’nun çehresini değiştirecek bir proje.

David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


ABD’nin son 25 yılda Orta Doğu’da yaşadığı tüm askeri başarısızlıklar arasında İran savaşı muhtemelen en ciddi sonuçlara yol açanıdır.

ABD’nin Afganistan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye’deki askeri müdahalelerinin aksine, İslam Cumhuriyeti bir başka ABD rejim değişikliği girişimini sadece atlatmakla kalmadı. ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş hiçbir zaman tek bir rejimin kaderiyle sınırlı kalmadı.

İran’ı boyun eğdirememek, çok daha büyük bir hırsı durdurdu ya da paramparça etti: Başı yeniden doğmuş ve canlanmış bir “Büyük İsrail” olan, Ortadoğu’nun çehresini değiştirecek bir proje.

Bu, İbrahim Anlaşmaları’nın stratejik hedefiydi ve Suudi Arabistan anlaşmayı imzalamaktan çekindiğinde, bunun yerine İran’la bir savaş uyduruldu.

İronik bir şekilde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun en büyük hayalini suya düşüren, “Beyaz Saray’da İsrail’in şimdiye kadar sahip olduğu en büyük dost” oldu.

Bir tavşan deliği

ABD Başkanı Donald Trump için, Netanyahu’nun kendisini atlamaya davet ettiği tavşan deliğinden çıkma kararı hiç düşünmeye gerek kalmayacak kadar açıktı.

Netanyahu için ise Trump’ın İran konusunda yaptığı ‘U dönüşü’, sonuçları gelecek nesiller boyunca hissedilebilecek bir felakettir.

Savaşın yol açtığı yüksek enerji maliyetlerinin etkisiyle ABD’de enflasyon son üç yılın en yüksek seviyesine ulaştı; Trump’ın onay oranları tarihi bir düşüş yaşıyor; kendi partisi içinde giderek genişleyen bir muhalefetle karşı karşıya; Körfez ekonomilerindeki durgunluk Trump klanının cüzdanını vuruyor ve Kongre’nin her iki meclisini de kolayca kaybedebileceği ara seçimler kapıda.

Trump, Venezuela’daki gibi hızlı bir zafer istiyordu ve İran’ın itaatkâr bir şekilde boyun eğmeyeceği anlaşıldığı andan itibaren, 80 yaşındaki başkan zihinsel olarak devre dışı kaldı.

İsrail’in savaş muhabirleri aynı görüşteydi.

Kanal 13’ün askeri muhabiri Alon Ben David, savaşın dengeleri tersine çevirdiğini söyledi. Savaştan önce İsrail, ABD’nin desteğiyle bölgenin önde gelen askeri gücü olarak kabul edilebilirdi. Savaştan sonra ise İran en önemli güç haline geldi.

Haaretz gazetesi askeri analisti Amos Harel, Trump’ın İran’la imzaladığı anlaşmanın, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısından bu yana Netanyahu’nun en büyük güvenlik başarısızlığı olduğunu yazdı.

Sağcı güçlerden gelen sesler, İsrail’in artık “tek başına hareket etmesi” gerektiği fikrini gündeme getirmeye başladı; bu seçenek kabinede tartışıldı.

Trump, New York Times’a Netanyahu’nun kendisine ne kadar minnettar olması gerektiğini söyleyerek bu yaraya tuz bastı. “Çünkü İran’ın nükleer silahı olsaydı, İsrail iki saat bile ayakta kalamazdı.”

Salı günü Fransa’da düzenlenen G7 zirvesinde gazetecilere yaptığı açıklamada bu konuyu sürdüren Trump, ABD olmasaydı “İsrail de olmazdı” dedi ve “anlaşmanın imzalanmasından iki saat önce Lübnan’ın Beyrut kentinde bir saldırı olması”ndan hoşlanmadığını da ekledi.

Sağcı seküler muhalefet partisi Yisrael Beiteinu’nun lideri Avigdor Lieberman, İsrail’in bir balistik füze gücü kurması gerektiğini ve Mossad’a yalnızca İran rejimini devirme çabalarına odaklanması talimatı verilmesi gerektiğini söyledi.

Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, rejimi “kendi başımıza ve yaratıcı yöntemlerle” devirme kampanyasını sürdüreceğine söz verdi.

Netanyahu’nun halefi olabilecek eski Başbakan Naftali Bennett, Piers Morgan’a şunları söyledi: “İran rejimine şunu söylemek istiyorum... Ben sizin şimdiye kadarki en kötü kâbusunuz olacağım.”

Stratejik bir gerileme

Netanyahu’nun stratejik gerilemesinden sağ çıkabilecek İsrail’in bölgesel stratejisinin yapboz parçaları – İsrail’in Gazze, Güney Lübnan ve Suriye’de işgal ettiği ve sakinlerini temizlediği topraklar, Abu Dabi ile yapılan açıklanmamış güvenlik anlaşması, Somaliland’ın ileri harekât üssü olarak kullanılması – tüm bunlar hâlâ geçerliliğini koruyor.

Proje her an devam ettirilebilir. Ancak Netanyahu’nun kaybettiği şey, mevcut ABD başkanının bu hayali destekleme konusundaki ilgisidir.

Ve yakın zamanda bunun bir benzerinin ortaya çıkması pek olası görünmüyor.

Netanyahu’nun bu yıl 11 Şubat’ta Trump ile yaptığı gibi, başka bir İsrail başbakanının Beyaz Saray’ın altındaki durum odasında görevdeki bir ABD başkanının karşısına oturup ona bir sürü yalan anlatmasına izin verilmesi için uzun bir zaman geçmesi gerekecek.

İsrail’de, Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkan olması durumunda kendisine böyle bir şeyin yapılmasına izin vereceğini ciddi olarak düşünen var mı?

İsrail yönetiminin en yakın müttefikindeki bu sarsıcı değişimi fark edip “ihanet” diye haykırması saniyeler sürmedi.

Netanyahu’nun sözcüsü olarak görülen Kanal 14 muhabiri Yinon Magal, ABD özel elçileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ı “küçük Yahudiler” olarak nitelendirdi; bu, antisemitizmin en açık örneği sayılabilir.

Trump’a “ezik”, Başkan Yardımcısı JD Vance’e ise “pislik” dedi.

Zehirli bir ittifak

Gazze’deki soykırım, Batı dünyasında hâlâ varlığını sürdüren “İsrail’in barış için çabalayan ancak sadece savaşla karşılaşan bir demokrasi olduğu” efsanesini ortadan kaldırdıysa, İran’a yönelik saldırı da İsrail’in Washington’daki askeri müttefik olarak sahip olduğu güvenilirliğine benzer bir darbe indirdi.

Sadece kamuoyu yoklamalarında değil, siyasi kampanyaların söylemlerinde de belirgin bir değişim yaşanıyor. En güçlü İsrail yanlısı lobi grubu olan AIPAC, Demokratlar arasında giderek itici bir hale geliyor.

İsrail’den para almak isteyen siyasetçi adaylarının sayısı azalırken, Cumhuriyetçiler arasında “İsrail’in ABD dış politikasını kontrol ettiği” fikri, artık bir antisemitik paylaşımdan öteye geçmiştir.

ABD kamuoyundaki değişen eğilimin son derece farkında olan çeşitli kesimler, ABD-İsrail askeri ve istihbarat ittifakını sağlamlaştırmak için çeşitli yasama girişimlerinde bulunuyor.

Bir ABD başkanı, yasalar gereği İsrail’in “niteliksel askeri üstünlüğünü” garanti etmek zorundadır. Şimdi İsrail lobisi, Kongre’nin kabul etmesi gereken yasaya, ABD politika yapımında İsrail’e öncelik verecek iki madde eklemeye çalışıyor.

Ulusal Savunma Yetki Yasası’na (NDAA), ABD hükümetinin tüm bakanlıklarında İsrail ve ABD savunma ve güvenlik işbirliğinin entegrasyonunu sağlamaktan sorumlu bir yürütme yetkilisi oluşturulmasını öngören bir madde ekleniyor.

Ayrıca bu önlem, İsrail teknolojisinin ABD’nin büyük savunma alımlarına entegre edilmesini de zorunlu kılacaktır. İstihbarat Yetki Yasası (IAA) ise, İsrail ve onunla ilişkilerini normalleştiren herhangi bir Arap ülkesi için kapsamlı istihbarat paylaşımını öngören bir madde içermektedir. İsrail stratejisinin üçüncü ayağı ise, Kongre’yi devre dışı bırakacak bir silah ve teknoloji tedarik kanalı oluşturmaktır.

Tüm bunlar, şu anda iki partinin de yoğun siyasi denetimi altında bulunan askeri ilişkiyi pekiştirmeye yönelik girişimlerdir.

Kaybeden bir yol

Bir kez daha, İsrail’i desteklemek bir zorlama eylemine dönüşmüştür. Bu, aslında yalnızca iç siyasi tartışmalara ait olan meselelere askeri bir kampanyanın mantığını uygulamaktır.

İsrail’i desteklemenin getirdiği yük arttıkça, İsrail’in Amerika’yı yanında tutmak için ihtiyaç duyduğu zorlama unsuru da artmaktadır. Her halükarda, İsrail kaybeden bir yoldadır.

İran, bu anlaşmadan stratejik etki alanını güçlendirmiş önemli bir bölgesel güç olarak çıkıyor.

Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumdan vazgeçmiş olsa da, nükleer zenginleştirme programını sürdürüyor.

Zaten IAEA’nın ard arda yayınladığı raporlara göre hiçbir zaman bir nükleer bomba programı olmamış ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunu ancak Trump’ın Barack Obama ile müzakere ettiği nükleer anlaşmadan çekilmesinden sonra oluşturmuş olduğu için, bu büyük bir fedakârlık sayılmaz.

Trump, Tahran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellediğini durmadan iddia edecektir. Ne onun ne de Mossad’ın asla durduramayacağı şey ise İran’ın bir nükleer güç olarak sahip olduğu teknik bilgidir. Her yıl yetiştirdiği nükleer mühendislerin sayısına bakıldığında, bu artık şişeye geri sokulamayacak bir cin gibidir.

İran, caydırıcı olarak değerini kanıtlamış füze filosunu da elinde tutmaktadır. Bu filo, ABD ordusunun en ağır ve en isabetli bombalarına bile dayanabilmiştir.

İran’ın bölgedeki devlet dışı müttefikleriyle olan bağları, ilk saldırıya uğradığı zamankinden daha güçlü olduğu söylenebilir.

Hatta bu savaş, İsrail ve Körfez ülkelerine karşı koordineli saldırılar düzenleyen işlevsel bir savaş birimi olarak bu ittifakı daha da güçlendirmiştir.

Silahsızlanma hâlâ ABD’nin bir hayali, ancak Lübnan’da bu hayal, Trump’ın İran hakkındaki fikirleri kadar gerçeklikten uzak.

Bunun yerine İran, müttefiklerinin yalnızca Tahran’ın emriyle açılıp kapatılabilecek bir güç projeksiyon aracı olmadığını, aksine onları savunma konusunda ciddi olduğunu göstermiştir.

İran ile Lübnan’daki Hizbullah arasındaki bağ karşılıklıdır. Bu hafta, Beyrut’un güneyindeki Hizbullah’ın kalesi olan Dahia’nın girişinde, Hamaney’in baba ve oğulunun resimlerinin yer aldığı ve üzerinde büyük harflerle “Teşekkürler” yazan afişler ortaya çıktı.

Tüm bunlar, savaş sonrası Körfez devletlerini büyük bir belirsizlik seline sürüklüyor. Zenginlik ve yenilmezlik balonları patladı.

Körfez İşbirliği Konseyi artık anlamsız hale geldi.

ABD’nin askeri üsler, erken uyarı sistemleri ve füze savunma bataryalarından oluşan ağıyla Körfez güvenliğinin garantörü olarak kendini gösterdiği Körfez güvenlik formülü, İran’ın insansız hava araçlarına karşı en iyi ihtimalle yetersiz bir savunma sağlamıştır. ABD üsleri artık sağladıkları faydadan çok sorun yaratıyor olarak görülüyor.

Katar’daki tartışma, savaş sırasında iki uç arasında gidip gelse de – Ortadoğu’daki ABD askeri operasyonlarını denetleyen ABD Merkez Komutanlığı’nı (Centcom) kovmaktan Hamas’ı kovmaya kadar – Katar’ın arabulucu olarak Trump’a sağladığı hizmetler, şimdilik bu Hobbesçi seçim yapmak zorunda kalma korkularını yatıştırdı.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin tercih ettiği gibi, İran’a saldırmaması için para ödemek çok daha kolay oldu.

BAE, İran İslam Devrim Muhafızları’nın üyelerini, BAE’nin ulusal güvenlik danışmanı ve Abu Dabi’nin ikinci hükümdarı Şeyh Tahnoun bin Zayed El Nahyan ile bir toplantı için ağırladığında, milyarlarca dolarlık ödeme yaptığını reddetti.

Ancak yine de BAE, şüphesiz gerçekleşmiş olan Netanyahu’yu ağırladığını da inkâr etmişti.

Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, İran’ın saldırıya verdiği tepki, tüm Körfez devletlerini gerçeklere geri döndürmüştür.

Hem Bahreyn hem de Kuveyt, Arap Baharı döneminden kalma, kendi Şii nüfuslarıyla ilgili meşruiyet sorunları yaşamaktadır. İran’ın bölgesel bir güç olarak yeniden ortaya çıkması, bu meseleleri potansiyel sorunlarla dolu hale getirmektedir.

Anlaşmayı müzakere eden Umman ve Katar gibi bazı ülkeler diğerlerine göre daha iyi durumda olsa da, hepsi aynı stratejik endişeden muzdarip. Artık kime yönelmeliler? Çin’e, Hindistan’a mı yoksa Pakistan’a mı?

Bu ülkelerin muazzam ekonomik gücü, bundan böyle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı açık tutma isteğine bağlıdır.

Tüm gözler Gazze’de

Trump anlaşmanın kendi tarafına düşen yükümlülüklerini yerine getirmezse ya da İsrail yeni bir saldırı başlatırsa, İran Hürmüz Boğazı’nı açtığı kadar hızlı ve kolay bir şekilde kapatabilir.

Dolayısıyla, öyle ya da böyle, İran bu muazzam petrol, gaz ve petrol ürünleri akışının bekçisi olma ayrıcalığı karşılığında bir bedel talep edecektir.

Çok şey, İran’ın komşuları üzerindeki gücünü nasıl kullanacağına bağlı olacaktır. İsrail’in “kazanan her şeyi alır” örneğini takip etmemek akıllıca olacaktır.

Yaralı bir Netanyahu, bölgesel gücündeki kaybını telafi etmek için Filistinlilere karşı savaşını hızlandırma eğiliminde olacaktır.

Zaten inanılmaz düzeyde ırkçılığa maruz kalan, silahlı İsrailli efendileriyle karşılaştıkları her yerde, herhangi bir kontrol noktasında keyfi olarak hedef alınıp öldürülen Filistinliler, Netanyahu’nun toprak temizleme projesini intikamla sürdürmesini bekleyebilirler.

İsrail, Filistinlilerin seri katili haline gelmiştir ve ne kadar çok insan öldürürlerse, o kadar çok insanı daha öldürmek zorunda kalırlar.

Ne Trump ne de gülünç bir şekilde yanlış adlandırılmış “Barış Kurulu”, Netanyahu’nun Gazze’nin giderek daha büyük bölümlerini kontrol altına almasını engelleyemeyecektir.

Hamas, Hizbullah ya da İran’ın ileride yapmayacağı gibi silahlarını bırakmayacaktır. İsrail, Gazze’nin tamamını yeniden işgal etse bile, karşı karşıya kalacağı sorun aynı kalacaktır.

Gazze, kendisine uygulanan eşi benzeri görülmemiş düzeydeki baskıya dayanacak kadar güçlü bir sosyal yapıya sahip olduğunu göstermiştir. Gazze çökmeyecektir. Her aile, gömülmemiş dostlarının ve akrabalarının mezarlarının üzerinde durmaktadır. Ve şimdi o topraklardan ayrılmayacaklardır.

Netanyahu Gazze’ye yönelik saldırısını yeniler ise, dünya kamuoyu bir kez daha alevlenecek ve İsrail, ekonomisinin küresel bir ticari boykotu atlatacak durumda olmadığını görecektir.

Orta Doğu gerçekten de değişti, ancak Netanyahu’nun istediği şekilde değil. İran’a yönelik saldırısı, çeyrek asırdan fazla bir süredir İsrail ile en önemli müttefiki arasında yaşanan ilk büyük stratejik kopuşa yol açtı.

Sonuç olarak İran’ın yumuşak gücü arttı ve Suriye, İran’ın etki alanından çıkmış olsa bile Filistin, Lübnan ve bölgedeki gücü hiç olmadığı kadar güçlendi.

Bitmek bilmeyen savaşları ve yayılmacı ideolojisiyle İsrail, tek başına, yakında askeri gücünün sınırına ulaştığını fark edecek ve geri çekilme kaçınılmaz olacaktır. Bu durum Suriye için geçerli olacak ve nihayetinde Lübnan için de geçerli olacaktır.

Böyle bir projeye girişmiş olmak, İsrail’in en büyük hatası olarak ortaya çıkabilir.

* David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı; Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman gazetesinde eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.

Çeviri Haberleri

Körfez ülkeleri, Amerika’nın sebep olduğu karmaşayı düzeltmek için nasıl devreye girdi?
2026 Dünya Kupası: İran için bu, eşit olmayan şartlarda verilen bir mücadeledir
Amerika'dan sonra
Gazze'deki soykırımdan sağ kurtuldum, ama izlerini hâlâ içimde taşıyorum
“Zehirli bilgi-eğlence” siyaseti: Ulusların kaderi dijital bir oyuncak haline geldiğinde