Modern psikoloji, soykırımcı bir orduyu nasıl 'ahlaki olarak yaralı' bir orduya dönüştürüyor?

Gazze'den dönen İsrail askerleri ruh sağlığı kriziyle karşı karşıya kalırken, kişinin ahlaki inançlarını ihlal eden eylemlerden duyduğu üzüntüyü ifade eden "ahlaki travma" tanısı, soykırım faillerinin suçsuzluğunu kanıtlamak için kullanılıyor.

Rami Rmeileh’in Mondoweiss’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


7 Ekim'de Gazze'de soykırım başlamadan bir ay önce, İsrail askerleri arasında giderek büyüyen bir ruh sağlığı krizi ve orduda artan intihar oranları zaten mevcuttu. O zaman bile devlet, teknolojik ve klinik çözümler arıyordu; sinir sistemindeki "savaş ya da kaç" tepkisini devre dışı bırakmak için boyuna enjekte edilen stellat ganglion blokları (Çev.Notu: Bu işlem, boynun alt kısmında, omurganın her iki yanında bulunan ve "stellat ganglion" adı verilen sinir lifi demetine lokal anestezik madde enjekte edilmesi işlemidir. Stellat ganglion, vücudun istemsiz çalışan (sempatik) sinir sisteminin bir parçasıdır. Bu blokajın temel amacı, sempatik sinir sisteminden gelen ağrı sinyallerini geçici olarak durdurmaktır. Burada kullanım amacı; aşırı aktifleşmiş sempatik sinir sistemini "sıfırlamak" ve kaygı belirtilerini azaltmak için de kullanılmaktadır.), dayanıklılığı simüle eden savaş eğitimi ve askerleri doğrudan çatışmadan uzaklaştırmak için tasarlanmış yapay zekâ destekli savaş gibi müdahalelerle deneyler yapıyordu. Ancak bazıları tarafından "Ahlaki Belirsizliğe Karşı Varoluşsal Savaş" olarak nitelendirilen son savaş, doğrudan çatışmadan kaçınmayı imkansız hale getirdi. İster Lübnan'da ister Gazze'de olsun, İsrail İşgal Güçleri birliklerini sahaya göndermeye devam etti; işgal etti, öldürdü, tecavüz etti ve zaman zaman kendi suçlarını belgeledi. Şimdi birçoğu eve döndü ve katillerin adrenalini düştü, yıkımlarının sisi dağıldı ve gökyüzü herkesin gerçekleştirdikleri yıkımı ve yok etmeyi görmesi için açıldı; Artık evlerin bombalanmasını kutlayan diğer suçluların kahkahalarını ve tezahüratlarını duymadıkları, öldürdükleri kişilerin cesetlerinin ise onları rahatsız eden bir kokuya dönüştüğü bir dönemde, ruhları çığlık atıyor, işkence görüyor. 

Sayılar ve tanıklıklar, İsrail'in kendi şiddetinin sonuçları altında boğulduğunu ve medyanın bunu bir akıl sağlığı krizi olarak adlandırdığını ortaya koyuyor. İsrail Silahlı Kuvvetleri askerleri arasında intihar oranları sürekli artıyor, travma sonrası stres bozukluğu rutin bir teşhis haline geldi ve kriz yardım hatları aşırı yoğunluk yaşıyor. İbrani medyası "savaş travması" ve "duygusal ilk yardım"dan bahsediyor. İsrailli psikiyatristler ve Knesset üyeleri bir "salgın" konusunda uyarıda bulunuyor. Ancak bu düzeyde bir ruhsal çöküşe hangi tür sapkın siyasi-yerleşimci düzenin yol açtığını sormak yerine, ülke ve Amerikan Psikoloji Derneği (APA) gibi psikiyatri kurumları, kendi eylemlerinin ahlaki sonuçlarını kontrol altına almak ve yönetmek için tıbbi bir yaklaşım benimsemeye çalışıyor. Amerikan Psikiyatri Derneği artık "ahlaki yaralanmayı" meşru bir klinik ilgi alanı olarak kabul etti. İsrailli klinisyenler, gazeteciler ve akademisyenler, Gazze'den dönen askerler için bu terimi kullanmaya başladı. “Soykırım” kelimesinin hukuk ve ahlak tartışmalarında yaygınlaşmaya başladığı şu anda, faillerin suçunu hapsetmek, etkisiz hale getirmek ve nihayetinde aklamak için yeni bir teşhis kabı hazırlanıyor.

Soykırımcıdan intiharcıya dönüşen ordu 

Yıllarca, İsrail Silahlı Kuvvetleri (IDF), yılda ortalama on üç asker intiharı vakasına işaret ederek ve düşük yıllık oran ile diğer ordularla seçici karşılaştırmalar yaparak, kendisini gururla intihar önleme konusunda bir başarı öyküsü olarak pazarladı. Ancak Gazze'deki devam eden soykırım ile bu anlatı çöktü. Resmi IDF rakamları, 2023'te 17 ve 2024'te 21 şüpheli intihar vakası kaydetti; bu, on yıldan fazla bir süredir görülen en yüksek rakam. Knesset Araştırma ve Bilgi Merkezi'nin Ekim 2025'te Milletvekili Ofer Cassif'in talebi üzerine yayınladığı bir raporda, Ocak 2024 ile Temmuz 2025 arasında 279 askerin intihar girişiminde bulunduğu ve 36'sının öldüğü tespit edildi. Ölenlerin neredeyse beşte dördü muharip askerdi; bu, önceki yıllarda intiharların yarısından azını savaşçıların oluşturduğu göz önüne alındığında dikkat çekici bir değişim. Ayrıca, ölenlerin sadece %17'si ölümünden önceki iki ay içinde bir ruh sağlığı görevlisi tarafından muayene edilmişti.

İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin yanıtı ise şu ana kadar inkârdan ibaret oldu. Muharebe Müdahale Birimi'ni komuta eden bir psikolog basına, "ordudaki intihar oranının son beş altı yıldır aşağı yukarı sabit kaldığını" ve hatta son on yılda azaldığını iddia etti. Bu, İsrail'in soykırım yapıp psikolojik olarak sağlam kalabileceğine dair açık bir inkârı yansıtıyor.

Bu istatistikler bile kısmi. Sadece ölüm anında üniforma giyenleri sayıyorlar. CNN'in ilk olarak yayınladığı ve daha sonra kaldırılan bir rapora göre, İsrail’de her yıl 500'den fazla kişi intihar ederek ölüyor ve 6.000'den fazla kişi intihar girişiminde bulunuyor; tahmini %23'lük bir oran ise eksik bildiriliyor. Kaldırılan raporun yerine, "intihar oranlarındaki artış söylentilerini çürütme" girişimine yönelik bir rapor yayınlandı.  

Bu rakamlar, Gazze soykırım kampanyasına katılan, eve dönen ve daha sonra sivil olarak intihar eden yedek askerleri içermemektedir. Haaretz, genellikle travma sonrası stres bozukluğu veya ciddi sıkıntı belirtileri gösteren erkekleri kapsayan en az bir düzine vakayı takip etmiştir. Terhis edildikten sonra, ölümleri sivil istatistiklere karışır ve hem İsrail Silahlı Kuvvetleri kayıtlarında hem de İsrail kamuoyunun hafızasında Gazze ile bağlantısı koparılır.

Aileler, İsrail'in "kahraman" olarak selamladığı oğullarının, savaş bittikten sonra kendi elleriyle intihar ettiklerinde sembolik bir tanınmadan bile mahrum bırakıldıklarını keşfediyorlar; oysa savaşta İsrail'in tüm savaş suçluları için bu tanınma geçerli olurken, kendileri hariç herkes onurlandırılıyor. Yedek sağlık görevlisi Roi Wasserstein'ın durumu medyada büyük yankı uyandırdı. Gazze'deki son görevinden aylar sonra intihar ederek hayatını kaybetti. O gün aktif görevde olmadığı için, İsrail Silahlı Kuvvetleri başlangıçta onu şehit asker olarak tanımayı reddetti; sivil olarak gömülmesi gerekiyordu. Ancak kamuoyunun tepkisinden sonra Genelkurmay Başkanı, "istisnai durumlar" için dar kapsamlı yasal reformlar sözü verdi. Ancak bu söz sadece sözde kaldı ve askerler zihinsel olarak çökmeye devam ediyor. 

Bu arada, Savunma Bakanlığı'nın rehabilitasyon departmanı, 7 Ekim'den bu yana yaklaşık 11.000 askerin psikolojik programlarına katıldığını ve İsrail askeri tarihinin tüm ruh sağlığı sorunlarının üçte birinden fazlasının bu dönemde kaydedildiğini kabul ediyor. Bakanlık, 2028 yılına kadar en az yarısı psikolojik rahatsızlıkları olan yaklaşık 100.000 engelli "gaziyi" tedavi etmeyi bekliyor. İsrail'in işlediği soykırım, "travma geçirmiş askerlerin izini bırakıyor ve intihar oranları da artıyor."

Ahlaki Yaralanma, suçluyu kurtarmaya geliyor.

1990'lardan beri psikologlar, ahlaki yaralanmayı, bir kişinin eylemlerinin –veya eylemsizliğinin– en derin ahlaki inançlarını ihlal etmesi sonucu ortaya çıkan sıkıntı olarak tanımlamışlardır. Klasik travma sonrası stres bozukluğundan farklı bir şeyi yakalamayı amaçlar ve mutlaka tehdit karşısında duyulan dehşet değil, utanç, öz nefret, ihanet, anlam kaybı gibi duyguları ifade eder.

Psikiyatrist Jonathan Shay, ABD Gaziler İşleri Bakanlığı'nda Vietnam gazileriyle yaptığı çalışmalarda, ahlaki yaralanmayı, yüksek riskli bir durumda meşru bir otorite tarafından "doğru olanın ihaneti"nin sonucu olarak tanımlamış ve açıkça liderlik ve yapının sorumluluğuna, ayrıca öz ihanete işaret etmiştir. Daha sonra Brett Litz ve meslektaşları, kavramı daha sistematik bir şekilde formüle ederek, ahlaki yaralanmayı, derinden yerleşmiş ahlaki inançları ihlal eden eylemlerde bulunmanın, bunları önleyememenin veya bunlara tanık olmanın psikolojik, sosyal ve manevi sonucu olarak tanımlamışlardır. Bu erken formülasyonlarda, yapısal boyut mevcut kalmıştır. Ahlaki yaralanma, askeri kültür, çatışma kuralları ve askerleri ahlaki açıdan yıpratıcı ortamlara yerleştiren siyasi kararlarla bağlantılıydı. Ancak zamanla, kavram savaş alanının ötesine geçti. Dini kurumlardaki istismar skandallarından çeşitli kurumlardaki cinsel şiddete kadar, otoriteye ihanetin derin bir ahlaki kırılmaya yol açtığı sivil bağlamlarda ortaya çıkmaya başladı. Bu terim yaygınlaştıkça, yapısal sorumluluğa dair eleştirel dili giderek yönetilebilir bir klinik kategoriye dönüştü. 

Son zamanlarda bu kavram güçlü bir şekilde yeniden gündeme geldi. Klinik literatür, Amerikan Psikiyatri Birliği'nin "ahlaki, dini veya manevi sorunları" meşru bir tedavi odağı olarak tanımasını övdü ve bu adımın değerlendirme ve müdahale için yeni yollar açtığını belirtti. Sosyal bilimleri erdem ve anlam sorularıyla bütünleştirmeyi amaçlayan akademik programlarla bağlantılı araştırmacılar, bu tanımayı Ruhsal Bozuklukların Tanı ve İstatistik El Kitabı'nda (DSM) pekiştirmede rol oynayarak, terime ana akım psikiyatrik sınıflandırma içinde resmi bir meşruiyet kazandırdı. Bu girişimler ile İsrail arasında kurumsal bir bağlantı olmamasına rağmen, terimin İsrail medyasında, klinik yorumlarda ve hatta parlamento tartışmalarında bu kadar hızlı bir şekilde benimsenmesi, akademik bir kavramın sıradan hareketinin ötesinde bir şeyi ortaya koymaktadır. Gazze Şeridi bağlamında, bu terim, askerlerin katıldıkları veya tanık oldukları eylemlerin sonucu olarak yaşadıkları travmayı tanımlamak için kullanılıyor: kitlesel katliam, sivillerin hedef alınması, sistematik yıkım ve bunun ardından gelen suçluluk duygusu, ayrıca kendilerine verilen imajın ve yaptıkları şeyin "meşruiyetinin" paramparça olması. Ayrıca, askeri kuruma ve bu şiddeti haklı çıkaran ideolojiye, özellikle de onlara bu şiddete iten meşruiyetin temeli olarak sunulan Siyonizm'e olan güvenin aşınmasını da ifade ediyor. Yıllarca büyük ölçüde gazilerin bakımıyla veya komutanlar ve askeri kurumlar tarafından terk edilme ve ihanet tartışmalarıyla sınırlı kalan, bazen daha geniş ahlaki ve dini çerçeveler içinde ele alınan bu terim, aniden İsrail askerleri için Gazze Şeridi'ndeki soykırımın sonuçlarını anlamanın önde gelen çerçevesi haline geldi.

“Ahlaki travma”, bazen travma sonrası stres bozukluğunun (TSSB) yapabildiği gibi, bireysel iradeyi ortadan kaldırmaz. Ahlaki ihlali kabul eder. Siyonist ideoloji ve sürekli militarizasyon üzerine kurulu İsrail gibi yerleşimci-sömürgeci bir devlet bağlamında, kurumsal çerçevelere dâhil edilmesi ve tedavi edilebilir bir tanı kategorisine dönüştürülmesi, hesap verebilirliğe kapı açmak yerine vicdanı düzenleme aracı haline getirir. Tanı kılavuzlarına yazıldıktan, tedavi protokollerine dâhil edildikten ve medya manşetlerine sıkıştırıldıktan sonra, ortaya koyduğu şiddet tekrar kontrol altına alınır. Soykırım ve sömürgeci şiddete bağlı suçluluk, bireysel bir psikolojik mesele haline gelir. Failin vicdanı acil endişe konusu olurken, bu şiddeti üreten yerleşimci sömürgeciliğin yapısı ve Siyonist doktrin arka plana çekilir. Bu, psikolojik acının uydurma olduğu anlamına gelmez. Bu, çerçevelenme biçiminin asla masum olmadığı ve seçilen çerçevenin sonuçları olduğu anlamına gelir. TSSB, tehlikeye maruz kalanlar için sempati uyandırır. “Ahlaki travma”, kendi değerlerini ihlal edenler için sempati uyandırır. Gerçek, hesap verebilirlik ve yapısal değişim olmadan, her ikisi de gücün kendi krizini absorbe ettiği ve varlığını sürdürdüğü bir dil haline gelebilir.

Michel Foucault bize modern iktidarın, toplumun acıyı anlamasını sağlayan teşhisleri üreterek kendini koruduğunu öğretir. Bakım kurumları asla tarafsız değildir; siyasi yapıları sağlam tutan kategoriler üretirler. 'Ahlaki yara'nın hızla benimsenmesi tam olarak bu modele uymaktadır. Aksi takdirde dışa –Filistinlilere, devlet şiddetine, işgalin vahşetine– yönelebilecek suçluluk duygusu, içsel, klinik bir sorun olarak yeniden şekillendirilir. Ve tıbbi hale getirildikten sonra, siyasi düzene daha az tehdit edici hale gelir. Bireye bağlanır, dolayısıyla tedavi edilebilir hale gelir ve siyasetten ayrılır. Bu şekilde, ahlaki yara, hesap verebilirlik dilinden ziyade, İsrail'in işlediği suçları içeren yeni bir biyoteknoloji haline gelme riski taşır.

İsrail'de, klinisyenler ve gazeteciler, Gazze'den dönen askerlerin adrenalin etkisi geçtikten sonra "ne yaptıklarının farkına vardıklarını" giderek daha sık dile getiriyorlar. Haaretz,  Yossi Levi-Belz gibi, eve döndüklerinde resmi anlatının artık kafalarındaki imgelerle uyuşmadığını fark eden askerleri tedavi eden psikologların profillerini yayınladı. Bazı akademik çalışmalar, ahlaki travmanın bazı gazileri ahlaki bir onarım biçimi olarak siyasi aktivizme ittiğini, diğerlerinin ise içe kapanarak, kendilerini suçlamadan acılarını dile getiremediklerini incelemeye başladı.

Bu odak noktası, psikiyatrinin, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve ilgili çerçeveler aracılığıyla, Vietnam, Irak ve Afganistan'daki suçların faillerini sempati nesnesi haline getirdiği uzun bir tarihin devamı niteliğindedir. Ancak devam eden bir işgal bağlamında, "savaş sonrası" bir durumun olmadığı bir ortamda, ortaya çıkarılan şeyin kontrol altına alınması daha zordur. TSSB çağında suçluluk duygusu marjinalleştirilmişken, bugün özümsenmektedir. Bu model yeni değil. Egemen gruplar uzun zamandır siyasi sorumluluğu psikolojik bir sözlüğe çevirmiştir. Sömürge sonrası bağlamlarda "beyaz suçluluğu" üzerine yapılan tartışmalar, yapısal ırkçılığı beyaz insanların taşıdığı duygusal bir yük olarak yeniden tanımlayarak, dikkati onarıcı adaletten rahatsızlığın yönetimine kaydırmıştır. Bazı bağlamlarda "erkek depresyonu" hakkındaki konuşmaların yükselişi de, zaman zaman feminist eleştiriyi erkekler için bir sıkıntı kaynağı olarak yeniden çerçeveleyerek, cinsiyetlendirilmiş güç sorusunu yaralı erkeklik öyküsüne dönüştürmüştür. Her seferinde, siyasi çatışma terapötik dil içinde yumuşatılmaktadır.

'Travma'dan 'Ahlaki Yaralanmaya '

"Travma" çağdaş psikiyatrinin baskın dili haline gelmeden önce, savaşın askerlerde sebep olduğu psikolojik çöküşü tanımlamak için başka kavramlar da kullanılmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, titreme, konuşma kaybı, felç, kâbuslar ve savaşa devam edememe gibi durumlar yaşayan askerleri tanımlamak için "şok sendromu" ve "savaş nevrozu" gibi terimler ortaya çıktı. Başından beri, mesele asla sadece tıbbi değildi ve endişe asla askerlerin uyguladığı şiddete maruz kalanlar veya askerlerin kendileriyle ilgili değildi. Doktorlar ve askeri yetkililer, bu durumların patlamalardan kaynaklanan nörolojik yaralanmalar mı yoksa korkaklık, zayıflık ve ahlaki başarısızlık belirtileri mi olduğu konusunda sık sık tartıştılar. Askeri liderlik, psikolojik çöküşü bir yaralanma olarak kabul etmenin, savaşın kendisinin de savaşa gönderilenleri yok edebileceğini ve bu tür bir kabulün, saflar arasında disiplini, itaati ve komuta otoritesini zayıflatabileceğini kabul etmek anlamına geldiğinden sık sık endişe duyuyordu. İşte tam da bu noktada travma, acıyı aynı anda tanıma ve yönetme yeteneğine sahip sihirli bir siyasi araç olarak ortaya çıktı. 

Hannah Proctor, çığır açan eseri "Tükenmişlik" te, travmanın klinik hale gelmeden önce politik hale geldiğini, çünkü psikiyatri, insani yardım kuruluşları ve devletlerin, hangi acı biçimlerinin adlandırılacağı, finanse edileceği, tedavi edileceği ve hatta hatırlanacağı konusunda rol oynadığını öğretir. 1980'de DSM'ye TSSB'nin girmesinden bu yana, travma, hastane koğuşlarında, felaketlerde, işgallerde ve diğer insan yapımı insani krizlerde şiddetin açıklanmasında kullanılan başlıca dillerden biri haline gelmiştir. Bir dil olarak acı çeken insanlara tanınma imkânı sunarken, aynı zamanda bu acının nasıl anlaşıldığını ve çoğu zaman siyaset dışılaştırıldığını da şekillendirdiğini kabul etmek önemlidir: kimin kurban olarak görünmesine izin verildiği ve hangi tarihler ve hikâyelerin emperyalizm ve sömürgeciliğin halısının altına süpürüldüğü. 

Örneğin, Vietnam gazileri, savaşın onları eve kadar takip ettiğini ve askerlerin bedenlerinde, ailelerinde ve toplumlarında yer ettiğini kabul etmeye zorladı. Bu durum bağımlılıklar, parçalanmış aileler, aile içi şiddet, korku, öfke, suçluluk ve intihar olarak kendini gösterdi. Bu askerler 1970'lerde bir araya gelerek "acıları"nın tedavi edilmesini ve tazmin edilmesini, savaş sonrası sefaletlerinin tanınmasını talep ettiler. Vietnam Savaşı Karşıtı Gaziler gibi gruplar New York'ta lobi faaliyetleri yürüttüler ve suçluluk duygularını açıkça dile getirmeye ve bunu hükümete yönlendirmeye çalıştılar. Bir gazinin dediği gibi: "Savaşı anlamanın, gazinin genellikle kendi kendine yüklediği suçu ve suçluluk duygusunu hükümete ve ordu veya Gaziler Dairesi gibi devlet kurumlarına yönlendirdiğini gördük; suçluluk duygusu doğru bir şekilde oraya aitti (ve bugün de öyle)."

Sıklıkla "Vietnam sonrası sendromu" olarak adlandırılan durum için yapılan lobi çalışmaları sonucunda, bu durum 1980'lerde resmi olarak psikiyatrik sınıflandırmaya girdi ve daha sonra tedavi, engellilik talepleri ve tazminat için bir temel oluşturdu. Ancak bu tanınma, Amerikalıların savaşı nasıl hatırladıklarında tehlikeli bir değişime ve ahlaki bir yeniden düzenlemeye de yol açtı. Filmlerde, romanlarda ve kamuoyunda, travma geçirmiş Amerikan askeri genellikle Vietnam'ın ana kurbanı haline geldi. My Lai gibi katliamlar bile, bunlara tanık olan, gerçekleştiren veya daha sonra pişman olan askerlerin acısı üzerinden yeniden anlatıldı. Amerikan birlikleri tarafından öldürülen Vietnamlı siviller, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da dâhil olmak üzere, zorla unutuldu ve silindi. Onların ölümleri, suçluluk, acı ve kefaret hakkında bir Amerikan öyküsünün arka planı haline geldi.

Bunu anlamak için, suçluluk duygusunun travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tartışmalarından ve hatta resmi teşhislerden nasıl dışlandığını kabul etmemiz gerekiyor. "Vietnam sonrası sendromu" hakkındaki ilk tartışmalar, bazı askerlerin öldürme, suç emirlerini yerine getirme, vahşete tanık olma veya daha sonra ahlaki olarak katlanılmaz buldukları eylemlere katılma nedeniyle acı çektiğini kabul ediyordu. Hayatta kalma suçluluğu, DSM-III TSSB kriterlerinde yer alırken, DSM-III-R'de temel kriterlerden çıkarıldı. 1994'te DSM-IV ortaya çıktığında, suçluluk duygusu bir kenara bırakıldı ve TSSB esas olarak korku, çaresizlik ve tehdide maruz kalma etrafında şekillendi. Askerin acısı ve belirtileri görünür kalırken, askerin ne yaptığı sorusundan kaçınmak daha kolay hale geldi.

Bu psikiyatrik cihaz etkili olduğunu kanıtladı ve hastane koğuşlarında veya askeri mahkemelerde ahlaksız emperyal krizler ortaya çıkmaya başladığında kamu vicdanını yatıştıran hem bir sakinleştirici hem de bir dil haline geldi. Ayrıca siyasi şiddeti bireysel acıya dönüştürmenin taşınabilir bir yolunu da sundu. Alman psikoterapist David Becker'in bir zamanlar "psikiyatrinin Coca-Cola'sı" olarak adlandırdığı bu modelde, travma, acıyı üreten siyasi koşullardan bağımsız olarak, kullanıma hazır ve daha geniş bir kültürel emperyalizm projesinin parçası olarak ihraç edilen küresel bir ürün haline geldi. 

Hannah Proctor'ın bize öğrettiği gibi, travma daha sonra insani psikiyatriyle iç içe geçmiş bir "travma endüstrisinin" yükselişinin bir parçası haline geldi. Travma – ve TSSB – tanı ve müdahaleler olarak taşınabilir, ihraç edilebilir, standartlaştırılmış ve bakım ve uzmanlık otoritesi altında dağıtılabilir hale geldi. Fonlar akmaya başladı ve STK'lar hızla uyum sağlayarak çeşitli siyasi ortamlarda TSSB programlarını ihraç etmeye başladı; çoğu zaman acıyı, onu üreten şiddetten bağımsız bireysel ruh sağlığı sorunları olarak ele aldılar. 

Bu süreçte, sömürgecilik karşıtı ve emperyalizm karşıtı mücadelelerin sözcük dağarcığı ve dili yavaş yavaş aşındırılıp yerini başka sözcüklere bıraktı. Daha önceki devrimci sözcük dağarcığı şiddet, baskı, zulüm, sömürgecilik, emperyalizm ve en önemlisi direnişten bahsederken, egemen hale gelen dil bunun yerine kurbanlardan, travmadan, dirençten, iyileşmeden, tedaviden, aşırıcılardan ve teröristlerden bahsetmeye başladı. Bu değişimde, sömürgecilik bireysel travma, depresyon ve kaygı haline geldi. İşgal sıkıntıya dönüştü. Devlet destekli terörizm bir ruh sağlığı krizi oldu. Sorun artık ruhsal ve fiziksel yaralanmaya neden olan düzen değil, bu düzen içinde tedavi edilip rehabilite edilecek ve bazen yeterince "dirençli" olmamakla suçlanacak bir nesne haline gelen yaralı özne oldu. 

Bu, psikiyatrinin siyasetle kesiştiği birçok yoldan biridir; genellikle acıyı tanırken, onu yaratan şiddete karşı tarafsız kalır. Birçok bilim insanı ve düşünür bu ilişki üzerine kapsamlı yazılar yazmıştır.

Ancak mevcut durum, aynı psikiyatrik şiddetin başka bir mutasyonunu ortaya koyuyor. Psikiyatri bir kez daha faillere doğru yöneliyor, insanlık dışı eylemlerine bir panzehir ve gerçeği saklamalarına yardımcı olacak bir dil sunuyor: Soykırımcı oldukları, hesap vermeyi hak ettikleri ve kendi ruhlarının yaptıkları için onları cezalandırdığı gerçeğinden kaçmalarına yardımcı oluyor. Yine suçlar yaralanmaya dönüştürülüyor, hesap verme yerini tedaviye, kabullenmeye ve daha fazla araştırma ve analize bırakıyor ve askerin travması ahlaki yaralanma olarak yeniden adlandırılıyor. 

Soykırımcı bir orduyu hasta bir nüfusa dönüştürmek

İşte tam da burada ahlaki yaralanma, İsrail medyası ve psikiyatristleri için cazip yeni bir söylem olarak devreye giriyor. Suçluluk duygusunu klinik dile yeniden kazandırıyor gibi görünüyor, ancak itirafa dönüşmeyen, dikkatlice kontrol edilmiş bir biçimde. Suçluluk bir semptom haline geliyor. Asker artık sadece korkunç suçlar işlemekten suçlu değil; "ahlaki olarak yaralanmış" durumda. Acısı, medya tarafından kabul edilmesi, araştırmacılar ve üniversiteler tarafından incelenmesi ve psikiyatristler tarafından tedavi edilmesi gereken bir durum. Bu yaralanmaya yol açan soykırım eylemleri, tüm mahallelerin yıkımı, insan kalkanlarının kullanımı ve ayrım gözetmeyen ateş açma olayları ise arka plana itiliyor. Teşhis, İsraillinin acısını yeniden merkeze alırken, Filistinlinin acısını daha da çerçeveden uzaklaştırıyor.

Önümüzdeki yıllarda, daha fazla uluslararası mahkeme ve kamuoyu İsrail'in Gazze'deki harekâtını soykırım olarak adlandırmaya yöneldiğinde, karşı bir anlatının zemini şimdiden hazırlanıyor: “İsrail Silahlı Kuvvetleri askerleri suçlu değil; imkânsız ahlaki yüklerin kurbanlarıdırlar.” Bunu kendileri seçmediler, Hamas'ın 7 Ekim'deki eylemleri onları buna zorladı veya komutanları tarafından ihanete uğradılar ve çaresiz zamanlarda ahlaksız eylemler yapmaya zorlandılar. Travma geçirmişlerdir. “Dünyanın en ahlaklı ordusu” yargılanmayı değil, tedaviyi hak ediyor. Ahlaki yaralanmanın siyasi işlevi budur. Sistemi sorgulamaz, aksine eleştiriyi önceden engelleyerek onu geliştirir. Failleri, seyircileri ve kurbanları “ahlaki olarak yaralanmış” tek bir kategoriye indirgeyerek, yeni söylem adalet için önemli olan ayrımları bulanıklaştırır. Bir yerleşimci devletin, yanlışın projenin kendisinde olup olmadığını asla sormadan, vicdan düzeyinde bir şeylerin korkunç derecede yanlış gittiğini kabul etmesine olanak tanır. Bu durum, vicdanı terapistlerin çözmesi, yatıştırması veya sakinleştirmesi gereken teknik/tıbbi bir probleme dönüştürüyor.

İsrail, askerleri 'ahlaki olarak yaralı' olarak nitelendirerek, acılarını doğrudan nedenine değinmeden çerçeveleyebiliyor. Ve nedenlerden bahsedildiğinde, bunlar büyük olasılıkla 7 Ekim'e geri bağlanacak veya ona verilen yanıtlar olarak sunulacak; tıpkı yakın tarihli bir Forbes makalesinde belirtildiği gibi.

Bu arada, soykırım eylemlerine katılan ve "ahlaki olarak yaralanmış" bu askerlerin çoğu, kurtardıkları hayvanlara, yaptıkları şeylerden dolayı onları sessizce yargılayan ve "iyileşmelerine" yardımcı olan canlı varlıklar olarak yöneliyor. Bir makalede belirtildiği gibi, "çiftlik, cıvıldayan kuşlar ve gıdaklayan tavukların eşliğinde, geleneksel danışmanlığın yanı sıra köpekler ve diğer hayvanlarla yapılan terapiyi de içeren seanslarına katılan düzinelerce gazi için bir vaha haline geldi." 

Teşhise yönelik bu yönelim, savaş suçlarıyla suçlananların çektiği acıları sigorta, sosyal yardım ve neoliberal yönetim mekanizmaları içinde yeniden düzenliyor. Ahlaki yaralanma dili altında, failler hasta olarak yeniden tanımlanıyor. "Yaralanma" bir kez adlandırıldıktan sonra, psikiyatristler bunu tanınmış bir klinik kategoriye bağlayabiliyor; sigortacılar da bu kategoriye dayanarak hastalara tazminat ödüyor ve nihayetinde onları sakinleştiriyor. Bu strateji, sömürgeci devletlere özgü değil, neoliberal rejimlerin genelinde yaygın; burada, ister savaş suçları ister yapısal şiddet yoluyla üretilmiş olsun, sıkıntı, yönetilmesi, tedavi edilmesi ve sıklıkla sakinleştirilmesi gereken bir bozukluk olarak yeniden tanımlanırken, onu üreten siyasi koşullar da yerinde kalıyor. 

Zihin, devletin kabul edemediği gerçeği dile getirir.

Ahlak üzerine herhangi bir tartışma, psikiyatrinin kendi ahlaki kriziyle başlamalı ve bitmelidir. Frantz Fanon, bu disiplinin asla ahlaki açıdan tarafsız olmadığını anlamış ve uzun süre bizi bu konuda uyarmıştı. Sömürge Cezayir'inde psikiyatrist olarak çalışırken, klinik dilin siyasi şiddeti bireysel patolojiye nasıl dönüştürdüğünü gözlemledi. İşkenceciler ve işkence görenler aynı koğuşlara giriyor, acıları sömürgeci bir sistemin ürünü olarak değil, semptomlar olarak tanımlanıyordu. Psikiyatri çoğu zaman insancıl ve tarafsız görünse de, insanları sürekli olarak ihlal eden düzene sessizce geri döndürüyordu. Fanon için bu, alanın kendisinde onarılamaz bir sorundu. Psikiyatri, iktidarın, sömürgeciliğin dışında durmuyordu; iktidarın nasıl hissedildiğini –bilişsel, fiziksel ve psikolojik olarak– organize ediyor, sonra da sistemi destekleyen bir dil içinde tutuyordu. Buna sosyojeni adını verdi: siyasi dünya tarafından şekillendirilen zihinsel acı. Sömürgeciliğin, ruhun absorbe edemediği çelişkiler ürettiği için "psikiyatri hastaneleri için verimli bir kaynak" olduğunu yazdı. Klinikte kaygı veya sinir krizi olarak görünen durum, onu ortaya çıkaran toplumsal düzenden ayrı düşünülemezdi. 

Başka yerlerdeki diğer kişiler de uzun zamandır psikoloji ve psikiyatrinin hiçbir zaman tarafsız bilimler olmadığını, modern dünyayı yaratan siyasi ve ekonomik oluşumların –imparatorluk, ırksal hiyerarşi, kapitalizm– içinde doğduklarını ve bu oluşumların güçlendirilmesine yardımcı olduklarını belirtmişlerdir. 

Amerikan Psikoloji Birliği 2021'de Amerika Birleşik Devletleri'nde beyaz üstünlüğünü pekiştirdiği için özür dilediğinde bile, özür dar kapsamlıydı ve psikolojinin sömürge yönetimi, militarize işgal veya ırksallaştırılmış bilgi üretimiyle küresel olarak iç içe geçmişliğiyle ilgili hiçbir hesaplaşma sunmadı. Psikoloji hiçbir zaman gücü araştırma alanı olarak ele almadı ve bu nedenle uzun zamandır gücün eleştirmeni değil, dengeleyicisi olarak hizmet etti. 

19. yüzyıldan itibaren sömürge yönetimleri, tebaaları sınıflandırmak ve kontrol etmek için psikolojik ve psikiyatrik kategoriler kullandı. Esaretten kaçan köleleştirilmiş Afrikalılar, Drapetomania hastalığından muzdarip, akıl hastası olarak nitelendirildi; sömürge karşıtı ayaklanmalar, sömürge Kenya'sı ve diğer yerlerdeki çalışmalarda belgelendiği gibi, kabile irrasyonelliğinin, "dini saplantının" ve biyolojik bir kusurun kanıtı olarak tanımlandı; yerli kozmolojileri ve şifa sistemleri, tüm kültürleri zihinsel gelişimde evrimsel bir merdivene yerleştiren daha geniş etno-psikiyatri projesinin bir parçası olarak, "ilkel bilinç" veya patolojik inancın kanıtı olarak yeniden şekillendirildi. Erken dönem psikiyatrisi, ırksallaştırılmış halkların kısırlaştırılması ve kurumsallaştırılmasına, ayrıca yerli çocukların "medenileştirme" kurumlarına zorla yerleştirilmesine bilimsel meşruiyet kazandıran öjenikle derinden iç içe geçmişti. Alanfarklı bağlamlarda, kurtuluş mücadelelerini ve siyasi talepleri klinik semptomlara dönüştürerek, direnişi patolojiye çevirdi. Ve disiplinin nadir de olsa sömürgecinin ruhuna yöneldiği durumlarda, genellikle sorgulamak yerine aklama amacı güdülürdü; şiddet uygulayanları kendi sıkıntılarının kurbanı olarak göstermeye çalışılırdı. 

Altmış yıl sonra, Fanon'un uyarısı ve psikiyatrinin şiddetine maruz kalan birçok yerli halkın uyarıları yeniden aciliyet kazanıyor. İsrailli psikiyatristler ve politika yapıcılar artan intiharlar, genişleyen travma sonrası stres bozukluğu teşhisleri ve ahlaki yaralanma dilinin giderek yaygınlaşmasıyla boğuşurken, psikiyatri kendi tarafsızlığının sınırlarıyla yüzleşiyor. Soru artık sadece askerlerin nasıl acı çektiği değil, bu acının neden tıbbi bir sorun olarak ele alınması gerektiğidir. Burada, ahlaki yaralanmanın yükselişi, disiplinin kendi ahlaki krizini absorbe etmek için kullandığı bir hayatta kalma stratejisinden başka bir şey değildir. 

Eğer bu kavramın herhangi bir siyasi faydası varsa, değeri ortaya koyduğu gerçeklerde yatmaktadır; İsrail askerleri arasında ortaya çıkan psikolojik salgın, devletin kabul etmeyi reddettiği bir gerçeğe işaret etmektedir; İsrail Gazze'de soykırım yapmaktadır. Ve bir yerleşimci devletin yürüttüğü soykırım savaşı, hedef aldığı insanları mahvedecek, ancak aynı zamanda bu savaşı yürütmek için görevlendirilenlerin birçoğuna da zarar verecektir. Ve bu nedenle, Siyonizmin ürettiği insanlıktan uzaklaştırmanın psikolojik bedellerini terk etmek yerine, İsrail'in sözde varoluşsal savaşları, bir sonraki soykırım kampanyalarını sürdürmek için bir robot ordusunun hazırlandığı bir geleceğe doğru kaymaktadır. 

 

* Rami Rmeileh, eleştirel ve özgürleştirici psikoloji alanlarında çalışan, özellikle ruh sağlığı politikaları, sömürgeci şiddet ve Filistin konularına odaklanan Filistinli bir psikologdur.

Çeviri Haberleri

Direnişin gücü: Palestine Action
Rusya için işler pek de yolunda gitmiyor
Ticaret anlaşmazlıkları, Tayvan ve İran sorunu: ABD ile Çin bir uzlaşmaya varabilir mi?
Soykırım döneminde kira ödemenin zorluğu
Yasa uygulamasının sınırları ile hukuka aykırı el koyma arasındaki çizgi nerede?