Kuyruk mu köpeği sallıyor? Her iki taraf da büyük resmi gözden kaçırıyor

İran’a karşı yürütülen yasadışı savaşı ABD mi yoksa İsrail mi yönlendirdiği konusundaki tartışmada sergilenen ikili düşünce biçimi, aydınlattığından çok daha fazlasını gizliyor. Gerçek şu ki, köpek ve kuyruk birbirlerini sallıyor.

Jonathan Cook’un jonathancook.substack.com’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü ortak savaş, “köpek kuyruğu mu sallıyor, yoksa kuyruk köpeği mi sallıyor” şeklindeki tartışmalı konuyu yeniden gündeme getirdi. Bu savaşın başındaki kim: İsrail mi, yoksa ABD mi?

Bir taraf, İsrail’in Trump’ı kendi başına çıkamayacağı bir tuzağa düşürdüğüne inanıyor. Kuyruk köpeği sallıyor.

Diğer taraf ise, dünyanın tek askeri süper gücü olan ABD'nin jeostratejik senaryoyu yazan taraf olduğuna inanıyor. İsrail harekete geçiyorsa, bunun tek nedeni Washington'un çıkarlarına da hizmet etmesi. Köpek kuyruğu sallıyor.

Elbette, kuyruk olan İsrail'in, köpek olan ABD gibi askeri bir devasa gücü sallayabileceği fikri, en iyi ihtimalle mantığa aykırı görünüyor.

Ancak yine de, kuyruğun köpeği salladığı senaryosunu savunanların haklı olabileceğini gösteren pek çok kanıt var.

Trump’ın, “Önce Amerika” platformuyla başkanlığı kazanmasına rağmen İran’a karşı bu seçime dayalı savaşı başlattığı gerçeğine işaret edebilirler; o platformda Trump şöyle vaat etmişti: “Savaş başlatmayacağım. Savaşları durduracağım.”

Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yönetimin savaşa aceleyle sürüklendiğini ve İsrail'i İran'a saldırmaktan alıkoyamadığını açıkça belirtti.

Trump’ın en üst düzey terörle mücadele yetkilisi Jonathan Kent, istifa mektubunda yönetimin “İsrail ve onun güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle bu savaşı başlattığını” belirtti.

Geçen Ekim ayında İsrail parlamentosuna hitap eden Trump, İsrail lobisinin etkisi altında olduğunu itiraf ediyor gibi göründü. ABD büyükelçiliğini Tel Aviv'den yasadışı olarak işgal edilmiş Kudüs şehrine taşıdığı için kendini överken, en etkili bağışçısı olan İsrailli-Amerikalı milyarder Miriam Adelson'a defalarca atıfta bulunarak şöyle dedi: “Aslında ona bir keresinde sordum, dedim ki, ‘Miriam, İsrail'i sevdiğini biliyorum. Hangisini daha çok seviyorsun, Amerika Birleşik Devletleri mi yoksa İsrail mi?’ Cevap vermeyi reddetti. Bu, İsrail olabilir, demeliyim.”

2001 yılına ait bir videoda, şu anda İsrail başbakanı olan Binyamin Netanyahu, gizlice kameraya yakalanmış halde bir grup yerleşimciye şöyle diyor: “Amerika’nın ne olduğunu biliyorum. Amerika, çok kolay yönlendirebileceğiniz, doğru yöne çevirebileceğiniz bir şeydir. Size engel olmazlar.”

İsrail’in yasadışı yerleşim yerlerinin genişlemesini sınırlamaya çalışıp başarısız olan eski ABD Başkanı Barack Obama, Netanyahu ile defalarca çatışmış ve aynı şekilde düşünmüştü. 2020 tarihli otobiyografisinde, İsrail lobisinin “İsrail, ABD politikasına aykırı eylemlerde bulunsa bile, ABD ve İsrail hükümetleri arasında ‘hiçbir fark’ olmaması gerektiğini” ısrarla savunduğunu yazdı.

Buna uymayan herhangi bir politikacı, “’İsrail karşıtı’ (ve muhtemelen antisemitik) olarak etiketlenme ve bir sonraki seçimde iyi finanse edilmiş bir rakiple karşı karşıya kalma riskini” göze alıyordu.

Karmaşık düzen

Ancak ABD ile İsrail arasındaki ilişkiyi katı ve ikili bir şekilde çerçevelemek, aydınlattığından çok gizler.

Bu konuyu, 2008 yılında yayınlanan ve “İsrail ve Medeniyetler Çatışması: İran, Irak ve Ortadoğu’yu Yeniden Şekillendirme Planı” başlığını taşıyan İsrail dış politikası üzerine yazdığım kitabımda ele almıştım. O zaman da, şimdi de vardığım sonuç şuydu: Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişki, farklı bir bakış açısıyla daha iyi anlaşılıyordu; birbirini sallayan köpek ve kuyruk gibi.

Bu ne anlama geliyor?

İsrail, Washington’un en gözde müttefik devletidir. Dolayısıyla, ABD’nin Orta Doğu için belirlediği “güvenlik” parametreleri dâhilinde hareket etmek zorundadır.

Aslında, İsrail’in görevinin bir kısmı – onun bu kadar önemli bir müttefik devlet olmasının nedeni – şimdiye kadar bu parametreleri bölgedeki diğer ülkelere dayatabilmiş olmasıdır.

Ancak hikâye bundan daha karmaşıktır.

Aynı zamanda İsrail, elindeki birçok aracı kullanarak, başta ABD’deki askeri, siyasi ve kültürel söylemi şekillendirmek suretiyle, kendi çıkarları doğrultusunda bu parametreleri etkileme yeteneğini en üst düzeye çıkarmaya çalışıyor.

Hem Yahudi hem de Hıristiyan Siyonist lobiler, İsrail’in hem kendi hem de ABD’nin çıkarları olduğunu iddia ettiği her şeyi desteklemesi için çok sayıda sıradan insanı harekete geçiriyor.

Adelson gibi büyük bağışçılar, servetlerini ABD’li politikacıları ikna etmek ve sindirmek için kullanıyor.

Kaynakları belirsiz düşünce kuruluşları, İsrail adına yasa tasarıları hazırlıyor ve ABD’li politikacılar bunları hiç sorgulamadan onaylıyor.

Yine kaynakları şeffaf olmayan hukuk kuruluşları ise yasaları, insanları susturmak ve iflas ettirmek için bir silah olarak kullanıyor.

Ve çoğu zaman İsrail’in tarafında yer alan medya sahipleri, kamuoyunu şekillendirerek İsrail’in aşırılıklarına karşı çıkan her şeyi “antisemitizm” olarak damgalıyor.

Bu durum, çok karmaşık bir düzeni ortaya çıkarıyor.

Ortadan kaybolan Filistinliler

ABD’nin İsrail’e basitçe emir yağdırdığı – iki tarafın ortak çıkarlarını oluşturan unsurlar üzerinde sürekli pazarlık yaptığı yerine – fikrinin sorunu, Gazze’de iki buçuk yıldır süren soykırımı düşündüğümüz anda ortaya çıkıyor.

İsrail, etnik temizlik ya da soykırım yoluyla Filistinlileri ortadan kaldırmak konusunda uzun zamandır ateşli bir istek beslemektedir.

Tarihi Filistin'in tamamını istemektedir ve Filistinliler bu hedefin gerçekleştirilmesinin önündeki bir engeldir. Fırsat doğarsa, İsrail, komşularından, özellikle de Lübnan ve Suriye'den önemli toprakları ele geçirip ilhak etmeyi gerektiren bir Büyük İsrail'i güvence altına almaya da heveslidir – şu anda yine yaptığı gibi.

7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısının ardından İsrail, devletin kurulduğu 1948 yılında başlattığı Filistinlilere yönelik etnik temizliği ciddiyetle yeniden başlatmak için bu fırsatı değerlendirdi.

İsrail, Gazze’yi topyekûn bombalayarak bir “insani kriz” yaratıp Mısır’ı, bu bölgenin nüfusunu sürmeyi umduğu Sina Yarımadası’na geçiş kapılarını açmaya zorlamaya çalıştı. Kahire bunu reddetti. Sonuç olarak İsrail, Gazze halkını katlederek ve aç bırakarak baskıyı artırmaya çalıştı. Hukuki açıdan bu, soykırım teşkil ediyordu.

Ancak ABD’nin İsrail’in Gazze’de soykırım gerçekleştirmesine derinden yatırım yaptığı, bu soykırımı yönlendirdiği ya da soykırımın gerçekleşmesinde özel bir çıkarı olduğu fikrini savunmak zor.

Washington – önce Biden, sonra Trump döneminde – İsrail’e Filistin halkını toplu katliama uğratması için koruma sağladı ve soykırımı silahlandırıp finanse etti. Ancak bu, toplu katliamda jeostratejik bir çıkarı olduğu anlamına gelmez.

Aksine, ABD, Filistinliler kontrol altında tutulduğu sürece onların kaderine büyük ölçüde kayıtsızdır ve her zaman öyle olmuştur. Filistinliler işgal hapishanelerinde kalıcı olarak hapsedilebilirler. Ya da Sina Yarımadası ve Ürdün'e etnik temizlikle sürülebilirler. Ya da Mahmud Abbas gibi uysal bir diktatörün yönetimindeki sahte bir devletçik verilebilir. Ya da yok edilebilirler.

ABD, İsrail'in çıkarlarına en uygun olduğuna inandığı seçeneği finanse edecektir – tabii bu “çözüm”, İsrail yanlısı lobi grupları tarafından Batı kamuoyuna Filistin “terörizmine” karşı meşru bir “yanıt” olarak satılabildiği sürece.

İsrail’in yanına neyin kâr kalabileceği, 7 Ekim 2023’te değişti. ABD, İsrail’in Gazze’de aralıklı olarak “çim biçme” politikasından – yani kısa süreli yıkım saldırılarından – Gazze’nin tamamını kademeli olarak yerle bir etmeye geçişini onaylamaya hazırdı.

Başka bir deyişle, İsrail, Washington’u soykırımdan paçayı sıyırmasının tam zamanı olduğuna ikna etmek için elindeki tüm kozları oynadı. Gazze’nin artık yok edilebileceği planını ABD’ye sattı.

Bunu Washington’un planı olarak sunmak tamamen çarpık bir yaklaşımdır. Bu, kesinlikle İsrail’in planıydı.

Bu, soykırımdaki ABD’nin sorumluluğunu hiçbir şekilde azaltmaz. ABD tamamen suç ortağıdır. Soykırımın bedelini ödedi. Soykırımı silahlandırdı. Sorumluluğunu da üstlenmelidir.

İsrail’in saldırı köpeği

Benzer bir analiz İran savaşına da uygulanabilir.

ABD ve İsrail, İran’a karşı aynı genel politikayı paylaşıyor: İran’ın kontrol altında tutulmasını, zayıflamasını ve etki gösterememesini istiyorlar. Ancak bunu biraz farklı nedenlerle yapıyorlar.

İsrail, Orta Doğu’da bölgesel bir hegemonyaya sahip olmayı ve Washington’daki politika yapıcılarına ayrıcalıklı erişim imkânı sunan paha biçilmez bir müttefik devlet olmayı talep ediyor. Dolayısıyla, İsrail’in üstünlüğü ve cezasızlığı, bölgedeki tek makul rakibi olan İran’ın olabildiğince zayıf kalmasına ve Lübnan’daki Hizbullah gibi silahlı direniş gruplarıyla etkili ittifaklar kuramaması üzerine kurulu.

Aynı şekilde Washington da İsrail’in tehdit altında kalmamasını istiyor; böylece müttefiki, ABD’nin emperyal gücünü Orta Doğu’ya yayma konusunda serbest kalıyor.

Ancak dikkate alması gereken daha karmaşık bir çıkarlar dizisi vardır. Arap monarşilerinin itaatkâr kalmasını sağlaması gerekir ve bunu hem sopa sallayarak – itaatsizlik etmeleri halinde İsrail’in saldırı köpeğini üzerlerine salmakla tehdit ederek – hem de havuç uzatarak – sadık kaldıkları sürece İran’a karşı güvenlik şemsiyesi altında onları koruyacağına söz vererek – yapar.

Nihai hedef, petrol akışı ve dolayısıyla küresel ekonomi üzerinde ABD'nin tartışmasız kontrolünü garanti altına almaktır.

Başka bir deyişle, ABD'nin İran'la ilişkilerinde İsrail'den çok daha fazla çıkarları göz önünde bulundurması gerekiyor.

İsrail'den farklı olarak Washington, İran'a yönelik bir saldırının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirmek, dünyanın rezerv para birimi olan dolar üzerindeki etkisini ölçmek, Çin ve Rusya gibi rakip güçlerin stratejik hatalardan yararlanmasını önlemek zorundadır.

Bu nedenlerle Washington, geleneksel olarak bölgede bir ölçüde istikrarın korunmasını tercih etmiştir. İstikrarsızlık iş dünyası için çok zararlıdır; bu durum şu anda fazlasıyla açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Buna karşılık İsrail, İran'a karşı mücadelesini varoluşsal bir mesele olarak görmektedir. İsrail kabinesindeki pek çok kişi bunu bir din savaşı olarak değerlendirmektedir. Onlar, İran'ı sadece kontrol altında tutmakla ilgilenmemektedir – onlarca yıldır süren ve başarısız olduğuna inandıkları bir politika. İran ve müttefiklerini diz çöktürmek ya da en azından İsrail'in bölgesel hegemonyasına herhangi bir tehdit oluşturamayacak kadar kaos içinde bırakmak istemektedirler.

Bu nokta, Joe Biden'ın eski ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan tarafından bu hafta Jon Stewart ile yaptığı röportajda vurgulandı. Sullivan, İsrail'in İran'dan sorumlu eski askeri istihbarat şefi Danny Cintrinowicz'in kendisine yaptığı son yorumlara atıfta bulunarak, Netanyahu'nun amacının “sadece İran'ı parçalamak, kaos yaratmak” olduğunu söyledi. Neden? Sullivan, “Çünkü onlar için parçalanmış bir İran, İsrail için daha az tehdit oluşturuyor” diyor.

Başka bir deyişle, İsrail İran’da istikrarsızlık yaratmak istiyor ve bu durumun bölge geneline yayılacağı kesin.

Kötü niyetli entrikalar

Şimdiye kadar açıkça anlaşılmış olması gerektiği üzere, bu iki gündem birbiriyle pek uyumlu değil. İşte bu yüzden Netanyahu, savaş havası yaratmak için Washington’da elindeki her türlü aracı kullanarak on yıllardır çaba sarf ediyor.

Savaşın ABD’nin çıkarlarına açıkça uygun olması durumunda, onun çabaları gereksiz kalırdı.

Bunun yerine İsrail, lobi gruplarını devreye sokmak, bağışçılarını seferber etmek ve sempatik köşe yazarlarını işe almak zorunda kaldı; böylece kamuoyunun ruh halini, savaşın açıkça tehlikeli değil, düşünülebilir bir seçenek olduğu noktaya yavaş yavaş kaydırdı.

Ve en önemlisi, İsrail, uzun zaman önce Washington’un en içteki çevrelerinde bir yer edinen neocon’larla – şahin, fanatik bir şekilde İsrail yanlısı ABD’li yetkililerle – samimi, ideolojik bir ittifak kurdu.

Son dönemdeki her yönetim, neoconların mı yoksa daha “ılımlı” seslerin mi galip geleceği konusunda bir çekişme sahnesine dönüştü. George W. Bush döneminde neoconlar hâkimiyet kurdu; bu da 2003’teki Irak işgaline, 2006’daki İsrail’in Lübnan’a karşı kısa süreli savaşına ve savaşı Suriye’ye, ardından da İran’a yayma yönündeki başarısız plana yol açtı. Bütün bunları “Israel and the Clash of Civilisations” (İsrail ve Medeniyetler Çatışması) adlı kitabımda belgeledim.

Obama döneminde neoconlar daha geri planda kalmak zorunda kaldılar; bu yüzden de Obama yönetimi, Trump’ın 2018’de, başkanlık görevindeki ilk döneminde anlaşmayı yırtıp atana kadar geçerliliğini koruyan İran’la bir nükleer anlaşma imzalayabildi. Biden ise, pek çok konuda olduğu gibi, kararsız kaldı.

Trump’ın ikinci döneminde neoconlar yeniden tam anlamıyla ipleri ele geçirmiş görünüyor ve yine entrikalarını örüyorlar. Sonuç – İran'a karşı yasadışı bir savaş – ABD için stratejik bir felaket, İsrail için ise kısa ömürlü de olsa potansiyel bir zafer olacak gibi görünüyor.

Gizli güç

Peki, bu, “kuyruğun köpeği salladığı” demekle aynı şey değil mi?

Hayır, en azından bu, ABD siyasetinin görünür âleminin – Başkan, Kongre, iki ana siyasi parti – sistemdeki tek güç deposu olduğunu varsayıyor.

Bu görünür alanda bile, Gazze soykırımından bu yana İsrail'e verilen destek dramatik bir şekilde azaldı. İran'a karşı yasadışı savaşın maliyeti hem maddi hem de can kaybı açısından giderek artarken, ABD'li seçmenler arasında İsrail'e verilen destek uçurumdan düşecek.

İsrail, ilk kez derin bir partizanlık meselesi haline geldi; Demokratları ve Cumhuriyetçileri bölüyor, ayrıca gençler ve yaşlılar arasında nesiller arası bir bölünmeye yol açıyor. Hatta Trump'ın dayandığı MAGA tabanını bile bölüyor.

Bu siyasi kutuplaşma giderek daha da kötüleşecek ve sonuçta ABD siyasetindeki cesur isimlerin, İsrail’in alçakça rolünü daha açık sözlü bir şekilde dile getirmeye başlamasına olanak sağlayacaktır.

Ancak ABD'de iktidar sadece resmi ve görünür düzeyde kullanılmıyor. Görünmez bir şekilde faaliyet gösteren, kurumsal hafızaya sahip kalıcı bir bürokrasi var. Julian Assange'ın ihbarcılar için kurduğu yayın platformu Wikileaks'in çalışmaları ve ABD devletinin kendi vatandaşlarını yasadışı olarak toplu olarak izlediğini ortaya çıkaran ihbarcı Edward Snowden sayesinde, bu gizli operasyonlara dair kısa bir fikir edinebildik.

Her ikisi de, son derece yozlaşmış gizli iktidar sistemine biraz şeffaflık getirme çabaları nedeniyle ciddi sonuçlara katlandı. ABD, uydurma “casusluk” suçlamalarıyla Assange’ı iade etmeye çalışırken, o uzun yıllar Londra’da yüksek güvenlikli bir hapishanede tutuldu; Snowden ise tutuklanmaktan ve uzun süreli hapis cezasından kaçmak için Rusya’ya sürgüne zorlandı.

Bazen Derin Devlet veya askeri-sanayi kompleksi olarak da anılan bu bürokrasi, adil oynamaz ve adil savaşmaz. Buna da gerek yoktur. Gölgelerin içinde faaliyet gösterir.

Eğer isteseydi, İsrail lobisini zayıflatabilir ve böylece ABD siyasetinin görünür alanındaki İsrail’in etkisini kısıtlayabilirdi.

Bu, lobi gruplarının liderlerine – AIPAC, Anti-Defamation League, Amerika Siyonist Örgütü, Büyük Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı, İsrail için Birleşen Hıristiyanlar ve diğerleri – Assange ve Snowden’a yaptıklarının aynısını etkili bir şekilde yapabilir.

Örneğin, kamuoyundaki tartışmaları etkileyerek, bu grupların gerçekten ABD'nin çıkarlarına hizmet edip etmediklerini veya yabancı ajanlar olarak hareket edip etmediklerini sorgulamaya başlayabilir. Bu da, medya ve yasa koyucuların bu grupların faaliyetlerine daha sıkı kısıtlamalar getirilmesini talep etmeleri ve bu grupların kendilerini bu şekilde kaydettirmelerini zorunlu kılmaları için alan açacaktır.

Kalıcı bürokrasi şüphesiz çok daha karanlık, aldatıcı şeyler de yapabilir.

Henüz bunlardan hiçbirini yapmayı seçmemiş olması, İsrail’in hedeflerinin şu ana kadar ABD’nin hedefleriyle önemli ölçüde çelişmediği izlenimini veriyor.

Ancak bu durum değişmek üzere olabilir. Aslında, İsrail’in ABD’yi İran’a karşı bir savaşa sürüklediğine dair şu anda kamuoyunda çokça tartışılan ve halkın bilincine zaten sızmaya başlayan bu fikir, yaklaşan savaşın ilk atışları olabilir.

İran'a karşı savaş, her şeyin işaret ettiği gibi felaketle sonuçlanan bir yanlış adım olarak ortaya çıkarsa, bunun bedeli ödenecek ve önde gelen ABD'li politikacılar suçu İsrail'e atmak için birbirleriyle yarışacaklardır. Belki de şimdiden bahanelerini hazırlıyorlardır.

İsrail’in Washington’da satın alma, baskı uygulama ve susturma konusunda sahip olduğu, herkesin gözü önünde sergilenen bu özgürlük, yakında büyük bir yük haline gelebilir. ABD’yi kendi kendini sabote eden bir savaşa sürükleyebilecek kadar açıkça manipülasyona açık bir sistemin, böyle bir felaketin tekrarlanmasını önlemek için yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunmak zor olmayacaktır.

Bu, Washington’un İran’la savaştan alacağı en büyük ders olabilir. Artık kuyruğun bu kadar şiddetle sallanmasına son vermenin zamanı geldi.

* Jonathan Cook, akıntıya karşı yüzen bağımsız bir gazetecidir.

Çeviri Haberleri

Trump yönetimi nasıl kendi yalanlarının esiri haline geldi?
Süveyş, Britanya İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. Hürmüz de ABD için aynı sonuca yol açabilir
ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş şimdiye kadarki en çılgın savaş olabilir
Trump ve Hegseth: Merhametten yoksun, ruhsuz iki adam
Rüşvet, bombalar ve görmezden gelme