Jonathan Ofir’in Mondoweiss’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İsrailli Yahudilerin İran’a karşı yürütülen yasadışı saldırı savaşına desteği neredeyse tamdır. İsrail Demokrasi Enstitüsü’nün yakın zamanda yaptığı bir ankette (4 Mart), bu oran %93 gibi yüksek bir seviyede kaydedildi. Doğal olarak en yüksek oran sağda (%97) görülürken, merkezde de %93, hatta solda bile ezici bir çoğunlukla %76’dır. Karşı çıkanların oranı ise önemsiz bir seviyede, %3’tür. Ayrıca, son seçimlerde Yahudi-İsrailli seçmenlerin %68'inin kendilerini sağcı olarak tanımladığını ve bu oranın ilk kez oy kullananlar arasında %75'e çıktığını da hatırlayalım.
İran'a karşı savaşa yönelik bu aşırı destek, İsrail toplumunun içsel bir gerçeğini ortaya koyuyor. Bu gerçek, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 2015 yılında parlamentoda yaptığı konuşmada söylediği şu sözlerle de ortaya çıkıyor:
“Bana sonsuza kadar kılıçla mı yaşayacağımız soruluyor — evet.”
Bu, “şu anda öngörülebilir gelecekte tüm toprakları kontrol etmemiz gerekiyor” iddiasıyla bağlantılıydı.
Yani Netanyahu, ‘kılıçla yaşamayı’ toprak genişlemesiyle ilişkilendiriyor. Bu, İsrail politikasında sabit bir unsurdur – güvenlikten önce toprak, ardından da kazanılan toprakları elinde tutmanın bir güvenlik meselesi olduğu iddiası.
Bu topraklar elbette nehirden denize kadar uzanan Filistin’dir, ancak bunun ötesine de uzanır. Geçen ay, İsrailli merkez muhalefet lideri Yair Lapid, Irak’taki Fırat Nehri’nden Mısır’daki Nil Nehri’ne kadar uzanan toprak iddialarının Siyonizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu doğruladı; zira “Siyonizm Kitab-ı Mukaddes’e dayanır” ve “İsrail toprakları üzerindeki mülkiyet belgemiz Kitab-ı Mukaddes’dir”. Lapid, daha önce İsrail'in nehirden nehre kadar “hepsini alabileceğini” savunan Hıristiyan Siyonist ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile temelde aynı görüşteydi.
Şey, bilirsiniz, Fırat Nehri’nin güney ucu İran’a sadece 16 kilometre uzaklıkta akıyor ve nehrin son bulduğu Dicle-Fırat havzası da İran sınırları içinde yer alıyor. Dolayısıyla Türkiye, Suriye, Lübnan, Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Mısır’ın yanı sıra İran’ı da bu tabloya dâhil etmek mümkün olabilir. Ne de olsa bu kesin bir bilim değil. Ve İsrail'in iyi olduğu bir şey varsa, o da genişlemektir.
İran doğumlu İsrailli gazeteci Orly Noy, +972 Magazine'de “Savaştayız, öyleyse varız” başlıklı mükemmel bir yazı kaleme aldı (1 Mart). Yazar, yazısında Netanyahu’nun Haziran ayındaki dramatik açıklamasına dikkat çekti:
“Sadece sekiz ay önce, İran ile ateşkesin ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, ‘Kükreyen Aslan Operasyonu’nun 12 günü boyunca, nesiller boyu hatırlanacak tarihi bir zafer elde ettik’ demişti. Meğer bu ‘tarihi zafer’ nesiller boyu hatırlanmak bir yana, bir yıl bile sürmemiş.”
Ancak bu sefer durum farklı: “Bu sefer saldırının ek bir hedefi vardı: İran halkını Ayetullahların baskıcı yönetiminden kurtarmak. Zira İsrail’in Orta Doğu’daki temel rollerinden birinin, savaş uçakları ve bombardıman uçaklarıyla bölge halklarına özgürlük yağdırmak olduğu iyi bilinmektedir.”
İsrailliler sözde varoluşsal bir tehdidi ortadan kaldırmak istiyorlar. Ancak İran aslında öyle bir tehdit değil. Sorun, İran rejiminin çılgın olması değil, aksine İsrail’e karşı siyasi olarak hesaplı bir şekilde meydan okumasıdır. 2012 yılında eski Mossad başkanı Meir Dagan, İran rejimini “son derece rasyonel bir rejim” olarak nitelendirmişti.
Çılgınlığını kahramanlıkla örtbas etmesi gereken ülke İsrail'dir. Bu nedenle, şu anda “İran'ı kendisinden kurtarmak” gibi son derece ahlaki bir misyon üstlenmiştir. İran'a karşı son zamanlarda sergilediği saldırgan tavırlarda, şüphesiz bayrağında bu sembolizmi taşıyan İranlı monarşistlere de hitap etmek amacıyla kahramanca aslan imgesi kullanılmaktadır.
Aslan kükredi, aslan kükredi.
Bu sözde kurtuluş savaşına verilen destek, doğal olarak liberal (ancak İncil'e göre maksimalist) Lapid'i de içeriyordu: “Böyle anlarda bir arada dururuz — ve birlikte kazanırız. Koalisyon yok, muhalefet yok, sadece tek bir halk ve tek bir IDF var, hepimiz onların arkasındayız”, diye yazdı.
Bu destek, Siyonist siyasi yelpazenin en sol kanadından, İşçi Partisi ile daha solcu Meretz'in birleşmesinden oluşan Demokratlar'ın lideri Yair Golan'ı da içeriyordu:
“IDF ve güvenlik güçleri güç ve profesyonellikle hareket ediyor. Onlara tam desteğimizi veriyoruz.”
Elbette, Gazze halkını aç bırakılmasını savunan ve “deniz ile nehir arasında yaşayan 7 milyon Filistinlinin ortadan kaybolmasını” umut eden solcu ordu generali Golan, bu askeri kurtarma operasyonunu destekliyor.
İsrail’deki herhangi bir lider, savaş sayesinde en azından bir süreliğine tüm Siyonist siyasi yelpazeyi kendi arkasında birleştirebileceğini bilir. Netanyahu gibi, destek, anketler, davalarla boğuşan ve bu yıl seçimle karşı karşıya olan bir İsrail lideri için savaş başlatmamak neredeyse aptallık olur. Bazı anketler gelecekteki bir seçimde Netanyahu’nun mevcut koalisyonunun zaferini öngörürken, diğerleri muhalefet partileriyle bir çıkmaza işaret ediyor ve Netanyahu bunu aşabilecek belirleyici bir unsur arıyor.
Açık olan şey, Büyük İsrail ve ötesine dair Siyonist vizyonun devam ettiği. Soykırım devam ediyor, etnik temizlik devam ediyor ve ilhaklar devam ediyor; İsrailliler ise bunun olması gerektiği gibi olduğuna inanıyor gibi görünüyor. Sürekli genişlememizi sürdürmek için sürekli savaş. Çünkü eski Başbakan Ehud Barak'ın dediği gibi, biz “orman içindeki bir villada” yaşıyoruz. Medeniyetin barbarlığa karşı savaşı algısı, Siyonizm'in kendisi kadar eskidir.
* Jonathan Ofir, Danimarka'da yaşayan İsrailli müzisyen, orkestra şefi ve blog yazarı / yazar.