Shaheen Kattiparambil’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Geçen ay binlerce kişi Londra’da “Unite the Kingdom” sloganı altında bir araya gelirken, yürüyüşü savunanların çoğu, yürüyüşün İslamofobik ya da göçmen karşıtı söylemlerini inkâr etmek yerine, ifade özgürlüğü argümanına başvurdu.
Yürüyüşü destekleyenler ve yorumcular, bu eylemi vatansever bir endişenin, demokratik muhalefetin ve göç, İslam ve ulusal kimlik hakkında açıkça konuşma hakkının bir ifadesi olarak sundular. Bu arada eleştiriler, sıradan insanları susturma ya da rahatsız edici gerçekleri bastırma girişimi olarak sıklıkla bir kenara itildi.
Bu model, Britanya’da ve Avrupa genelinde giderek daha tanıdık hale geldi. İfade özgürlüğü söylemi artık soyut demokratik özgürlükleri korumak için kullanmıyor; ırksallaştırılmış siyasi oluşumları meşrulaştırmak için giderek daha fazla kullanılırken, ırkçılık karşıtı eleştiriler otoriter olarak nitelendiriliyor.
İfade özgürlüğü, tarafsız bir ilke olmaktan çıkıp, yazar Gavan Titley'in Is Free Speech Racist? (İfade Özgürlüğü Irkçı mı?) adlı kitabında tanımladığı gibi, ırksal bir senaryoya dönüşüyor: belirli ırksal düşmanlık biçimlerinin cesurca gerçeği söyleme olarak yeniden çerçevelendiği, ırksal azınlıkların söylemlerinin ise aşırı, tehlikeli veya tehditkâr olarak gösterildiği bir çerçeve.
Bu zıtlık, Müslümanların siyasi ifadelerine ne kadar farklı bir muamele edildiği düşünüldüğünde özellikle belirgin hale geliyor.
Müslümanları hedef alan aşırı sağcı hareketler, ifade özgürlüğü ve ulusal çıkarlar bayrağı altında rutin olarak savunulurken, Müslümanların aktivizmi – ister ırkçılık karşıtı örgütlenme, ister İslamofobiye yönelik eleştiriler, ister Filistin ile dayanışma yoluyla olsun – sıklıkla güvenlik meselesi haline getiriliyor ya da toplumsal bölünmeye yol açan bir unsur olarak gösteriliyor.
Dolayısıyla mesele, sadece ifade özgürlüğünün olup olmadığı değil; kimin ifadesinin korunduğu, kimin ifadesinden korkulduğu ve kimin ifadesinin ulusun kendisi için bir tehdit olarak algılandığıdır.
Asimetriyi ortaya çıkarmak
Bu durum, Birleşik Krallık’taki İslamofobi etrafındaki güncel tartışmalarda açıkça görülmektedir. Yıllardır politikacılar, gazeteciler ve meslektaşları, İslamofobiyi tanımlamanın ifade özgürlüğünü tehlikeye atacağını savunmaktadır. İngiliz Müslümanları Üzerine Tüm Partiler Parlamento Grubu tarafından geliştirilen terimin tanımı, öncelikle bu bakış açısıyla eleştirilmiştir. Aynı zamanda, Müslümanları hedef alan söylemler meşru yorum, hiciv veya provokasyon olarak savunulmaktadır.
Milletvekili Nick Timothy'nin toplu kılınan namazın (cemaatle kılınan namaz) bir “hâkimiyet eylemi” olduğunu iddia etmesi üzerine soruşturma açılması yönündeki çağrılar, yorumcular ve kampanya grupları tarafından ırksal siyasi retorik meselesi olarak değil, ifade özgürlüğüne bir saldırı olarak hemen yeniden çerçevelendi.
Bu asimetri, günümüz Britanya'sındaki ifade özgürlüğü politikası hakkında daha derin bir gerçeği ortaya koyuyor. İfade özgürlüğü adına defalarca savunulan şey, soyut bir ifade değil, Müslümanlara yönelik ırksal söylemdir.
İngiltere’de ifade özgürlüğünün bu ırksal temelli savunması, derin tarihsel kökenlere sahiptir. Irkçılıkla mücadele çabaları, uzun süredir espriden yoksun, aşırı duyarlı ya da aşırı siyasi doğruculuğun simgesi olarak bir kenara itilmiştir.
Medya ve siyasi kültürde, ırkçılığı dile getirme girişimleri sıklıkla eşitlik talebi olarak değil, İngiliz kimliğine, geleneğine ve sağduyuya yönelik bir saldırı olarak yeniden çerçevelenmiştir. “Aklındakini söylemek” söylemi, ırksal hiyerarşilerin savunulabileceği güçlü bir mazeret haline gelirken, bunlara karşı çıkanlar ise gerçek otoriterler olarak gösterilmiştir.
Bu örüntü, özellikle 1965, 1968 ve 1976 tarihli Britanya Irk İlişkileri Yasalarına karşı gösterilen şiddetli muhalefette belirgindi. Bu yasalara karşı direniş, nadiren açıkça ırkçı bir dil kullanılarak dile getirildi.
Bunun yerine, muhalifler ırkçılık karşıtı yasayı özgürlük, ifade özgürlüğü ve ulusal değerlere yönelik bir tehdit olarak çerçevelediler. İşçi Partisi hükümeti Nisan 1965’te Irk İlişkileri Tasarısını yayınladığında, yasa hemen tartışmalara yol açtı; Muhafazakârlar, ifade özgürlüğünün kısıtlanması olarak gördükleri bu duruma itiraz ettiler.
Tanıdık bir dil
1976 Irk İlişkileri Yasası’nı çevreleyen tartışmalar bu dinamikleri daha da net bir şekilde ortaya koydu. Yasa tasarısına karşı en sesli muhalefeti gösteren Muhafazakâr Parti üyelerinden eski milletvekili Ronald Bell, ırkçı nefreti kışkırtmayı ele alan 69. maddeyi “dini zulüm günlerinden bu yana ifade ve yazma özgürlüğüne yönelik en büyük ihlal” olarak nitelendirdi.
Yasanın hazırlanmasında doğrudan rol alan hukuk uzmanı Anthony Lester'ın daha sonra belirttiği gibi, Muhafazakâr sağın bazı kesimleri bu yasayı ırk eşitliği için bir mekanizma olarak değil, İngiliz özgürlüklerine ve geleneklerine yönelik bir saldırı olarak gördü.
Bu söylem bugün de şaşırtıcı derecede tanıdık geliyor: Bir kez daha, asıl endişe kaynağı ırkçılığın kendisi değil, onu düzenlemeye çalışanların sözde otoriterliği.
“İfade özgürlüğü”ne yönelik bu geniş kapsamlı savunma, parlamento tartışmalarıyla ya da ırkçı nefret suçlarına ilişkin yasal ihtilaflarla sınırlı kalmıyor. Bu savunma, kültürel alana da derinlemesine uzanıyor; bu alanda, belirli şakaların, karikatürlerin ya da eğlence biçimlerinin ırkçı olabileceği yönündeki en ufak bir ima bile sıklıkla öfke ve düşmanlıkla karşılanıyor. Bu tür temsillere itiraz etmek, ırkçılığa yönelik meşru bir eleştiri olarak değil, aşırı duyarlılığın ve İngiliz mizahını anlamadaki yetersizliğin bir kanıtı olarak gösteriliyor.
Bu dinamik, Unite the Kingdom yürüyüşüyle ilgili tartışmalarda, özellikle de sahnede üç beyaz kadının Müslüman kadınların kıyafetleriyle alay ettiği ve kalabalığın bir kısmının bunu teşvik edip eğlendiği görüntülerin ortaya çıkmasından sonra, açıkça görüldü.
Olayla ilgili eleştirilere yanıt veren LBC sunucusu Iain Dale, bu açık İslamofobiyi mizah dilini kullanarak yeniden çerçevelendirerek önemsizleştirmeye çalıştı. Buradaki ima, eleştirmenlerin “şakayı” anlamadıklarıydı; bu da, ırksal alayların tarihsel olarak kendi şartlarıyla değil, komediye, ironiye ve ırkçılık karşıtı eleştirmenlerin mizahı anlayamadığı iddiasına başvurularak savunulduğu İngiliz kamu kültüründeki tanıdık bir kalıbı yeniden üretti.
Görünmez kılınan
Irkçılık suçlamalarına karşı savunma olarak mizaha başvurma geleneği, ülkede uzun bir geçmişe sahiptir. 1958-78 yılları arasında BBC’nin prime time kuşağında yayınlanan “The Black and White Minstrel Show”, 19. yüzyıl Amerikan minstrel geleneğinden esinlenmişti; bu tiyatro türünde, çoğunlukla beyaz sanatçılar ırkçı klişeler aracılığıyla Siyahi insanları karikatürize ederek onları aptal ve itaatkâr olarak tasvir ediyorlardı.
Başlangıçta sağlıklı bir eğlence programı olarak sunulan program, bu ırkçı tasvirleri sürdürdüğü ve rahatsız edici bir uygulama olan “blackface”e dayandığı için yayın süresi boyunca giderek artan eleştirilere maruz kalmıştır.
BBC yapımcıları için minstrelsy, renk körü ve ırksal masumiyet perspektifinden tanımlanıyordu. Blackface'i, ırksal niyet veya zarar içermeyen, geleneksel bir tiyatro geleneği olarak sunuyorlardı. Program sürekli olarak “iyi niyetli aile eğlencesi” olarak tanımlanıyordu ve bu da savunucularının ırkçılığın varlığını inkâr etmelerine olanak tanıyordu.
Buna karşılık, Siyah izleyiciler ve aktivistler, minstrelsy’yi incitici ve ırkçı olarak tanımlamak için çaba harcadılar. Şikâyetleri, İngiliz mizahını anlayamama gerekçesiyle bir kenara itildi.
Bu olayların genelinde ortaya çıkan şey, ırkçılığın mizah, hiciv ve ifade özgürlüğü dilini kullanarak görünmez kılınırken, buna karşı çıkanların ise kamu kültürü ve demokratik değerler için asıl tehdit olarak gösterildiği tekrarlanan bir kalıptır.
Eğer ifade özgürlüğü mutlakçıları sansürden gerçekten endişe duyuyor olsalardı, bugün en sıkı denetime tabi tutulan ifade biçimlerine karşı çıkmaları beklenirdi. Oysa Müslümanlarla alay etme hakkını savunan ya da İslamofobi tanımlarına karşı çıkan pek çok kişi, Müslüman akademisyenler, Filistin yanlısı öğrenciler ve Filistin dayanışma aktivistleri gözetim, uzaklaştırma ya da suçlu muamelesi ile karşı karşıya kaldıklarında sessiz kalıyor.
Ekim 2023'ten bu yana, Birleşik Krallık, ABD ve Avrupa'daki üniversiteler ve hükümetler, Filistin yanlısı ifadelere yönelik kısıtlamaları yoğunlaştırdı. Akademisyenler bunu, ifade özgürlüğüne yönelik uzun süredir devam eden bir “Filistin istisnası” olarak tanımlayarak, ifade özgürlüğünün genellikle tarafsız bir liberal ilke olmaktan çok, hangi seslerin meşru, hangilerinin şüpheli olduğunu belirleyen ırksallaştırılmış bir mekanizma olarak işlediğini ortaya koydu.
Tarih bize bir şey öğretiyorsa, o da ifade özgürlüğüne yönelik en yüksek sesli çağrıların genellikle ırksal hiyerarşilerin sorgulandığı zamanlarda ortaya çıktığıdır. Başka bir deyişle, ifade özgürlüğü hiçbir zaman ifadeyle ilgili olmamıştır. Her zaman iktidarla ilgilidir; kimin konuşabileceğiyle, kimin şikâyetlerinin dinleneceğiyle ve kimin insanlığının tanınacağıyla ilgilidir.
* Shaheen Kattiparambil, Leeds Üniversitesi Sosyoloji ve Sosyal Politika Fakültesi'nde öğretim görevlisidir