Han Yunus'a giden yol

Şehre üçüncü kez gittiğimde, her şey bana farklı geldi: garip, boğucu ve ağır.

Samah Zaher Zaqout’un WANN’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


Bu yazıyı Gazze'nin merkezindeki Deyr El-Belah'ta küçük bir kafede yazıyorum. Buraya, evimizi kaybettikten ve geri dönecek hiçbir yerimiz kalmadıktan sonra sığındığımız dedemin evinden ayrıldıktan sonra geldik. Ayrılmak kolay olmadı; aylarca süren tereddüt, korku ve uykusuz geceler geçirdik. Kararımızın doğru mu yanlış mı olduğunu bilmeden oradan ayrıldık.

Bugün bir çadırda yaşıyoruz. Neredeyse iki yıl süren soykırımın ardından, sonunda çadırda yaşamaya mecbur kaldık; kaçtığımızı sandığımız bir kader. Şimdi kuzeyden Deyr El-Belah'a giden yoldan ya da ayrılmadan önce geçirdiğimiz uzun kararsızlık gecelerinden bahsetmek istemiyorum. Aklımın oraya dönmesine bile izin vermek istemiyorum. Unutmayı umduğum şeyleri hatırlamaya devam etmek istemiyorum. Daha güneydeki Han Yunus'a yaptığım yolculuktan bahsetmek istiyorum. Bu şehri üçüncü kez ziyaret ediyordum, ama hiçbir şey bana tanıdık gelmiyordu.

Han Yunus'a ilk ziyaretim yıllar önce, bir kuzenimin düğünü için olmuştu. İkinci kez iş arkadaşlarımla, Umre'den yeni dönen bir arkadaşımızı ziyaret etmek için gitmiştik. Şehir her zaman geniş ve açık görünüyordu; sokakları Gazze Şehri'ninkinden daha geniş, denizi daha yakındı, tarlaları daha yeşildi. Ama bu üçüncü sefer her şey farklıydı. Her şey garip, boğucu ve ağır geliyordu.

Geriye kalanlara doğru

Babam ve ben Deyr El-Belah'ı yürüyerek terk ettik, bizi daha güneyde bir yere götürebilecek herhangi bir araba bekledik. Uzun süre yürüdük, ancak hiçbir araç yoktu, yakıt neredeyse tamamen tükendiği için Gazze'nin ana ulaşım aracı haline gelen hayvan arabaları bile yoktu. Benzin ve mazot çok pahalı, tabii bulabiliyorsanız. Birçok sürücü, motora zarar verse de motorlarına yemeklik yağ dökmeye başladı.

Sonunda, bizi yolun yarısına götürecek bir araba bulduk. Babam ve ben arabaya bindik ve tozlu yolda yavaşça ilerlerken kenarda oturduk.

Bu günlerde Gazze'de araba ile her yolculuk yaptığımda, hem izleyici hem de karakter olduğum, hüzünlü ve sonsuz bir film izliyormuşum gibi hissediyorum. Yanlarından geçerken insanlara bakmaya devam ettim: Hayır mutfaklarından aldıkları tencereleri taşıyan çocuklar, tencereler kendi ağırlıklarından daha ağır görünüyordu.

İlerlerken kafamda binlerce soru dolaşıyordu. O çocuk şu anda hangi sınıfta? O küçük kız bu yıl okula gitti mi? Bu çocuklar, artık çok az kişinin alabileceği bir lüks olan tavuğu hiç tattılar mı? Parkların, güvenliğin ve dinlenmenin olmadığı bir hayatı hak etmek için ne yaptılar? Ve çocuklarının geleceğini güvence altına almak için Gazze'yi terk edenler, topraklarını bırakarak doğru kararı verenler miydi?

Yol boyunca, insanların bulabildikleri her boş araziye sıkıca dizilmiş çadırlardan oluşan kamplar vardı. Bazıları küçük parseller kiralayıp, kendilerine ait olmayan arazilere çadırlarını kurmak için para ödüyorlar. Ancak halkımızın çoğu bunu karşılayamıyor.

“Şanslı” olanlar, çadırlarının önünde küçük bir mutfak veya geçici bir banyo inşa etmek için biraz alana sahipken, çoğu bu temel ihtiyaçlardan mahrum. Çadırlar birbirine sıkışmış, üst üste yığılmış, sıcak ve boğucu. Çadırların köşelerine giysiler asılmış ve hava duman, toz ve lağım kokuyor.

Birçok ailenin küçük tepelere çadır kurduğunu görünce şaşırdım; tehlikeli, rüzgârlı ve her şeyden uzak yerler. Ama bu mantıklı, çünkü o tepeler ücretsiz ve düz yerlerdeki alanları kiralamaya neredeyse hiç kimsenin parası yetmiyor.

Gazze'deki Filistinli aileler küçük tepelere çadırlarını kuruyorlar, 26 Ekim 2025. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Elbette eskiden böyle değildi; çadırlarda yaşayan kitleler kendi evlerinde yaşıyordu. Savaş başlamadan önce Gazzeliler hayatı seven insanlardı; resmi bir işleri veya diplomaları olmasa bile, çalışıp onurlu bir yaşam sürmek için yeterli parayı kazanmanın yollarını bulabiliyorlardı. Ancak savaş her şeyi değiştirdi ve aynı insanlar artık temiz su, bir somun ekmek veya basit bir telefon şarjını bile zar zor karşılayabiliyor.

Varışta karşılaştığımız zorlu gerçeklik

Sonunda Han Yunus'a vardığımızda, kalabalık ve gürültülü pazarı gezdik. Ancak her şey farklı olduğu için kendimi orada bir yabancı gibi hissettim.

Arkadaşımı en son ziyaret ettiğimde sokaklar ışıkla doluydu, ama bugün şehrin büyük bir kısmı yıkılmış durumda. Tarım arazileri bile solgun ve cansız görünüyordu. Süpermarketlerin yerini, ailelerini beslemek için yeterli parayı kazanmak için bütün gün çalışan insanlar tarafından işletilen küçük sokak tezgâhları almıştı.

Gazze'de süpermarketlerden tezgâhlara dönüşen yerler. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Çoğu tezgâh konserve yiyecek satıyor, ancak son zamanlarda bazı meyve, sebze ve biraz dondurulmuş tavuk ve et de satılmaya başlandı. Diğerleri odun satıyor, çünkü çoğu aile hala yemek pişirmek için odun kullanmak zorunda. Bazı gazlar yardım olarak geliyor, ancak herkese ulaşmıyor ve satılan az miktardaki gaz da çok pahalı. Ateş yakmak, günlük hayatımızın en yorucu kısımlarından birisi haline geldi.

Gazze'de odun hala yüksek fiyatlara satılıyor. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Bombalanmış dükkânlardan kurtarılan giysilerle dolu bir çadırdan ibaret olan bir giyim tezgâhının önünden geçtik. Giysiler tozluydu ama güzeldi, hem yıkımı hem de hayatta kalmayı simgeliyorlardı.

Gazze'deki çoğu giyim mağazası bu hale geldi. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Sonra pizza ve hamur işleri satan küçük bir fırının önünden geçtik. Caddenin karşısında, ayakta kalmış nadir hastanelerden biri vardı. Dışarıda tekerlekli sandalyede oturan, yüzü örtülü ve tüm vücudu yorgunluktan bitkin düşmüş yaşlı bir kadınla göz göze geldik. Genç bir adam öfkeyle dışarı çıktı. Her gün gelip hiç gelmeyen ilaçları almaya çalıştığını söyledi. Yakındaki kapıda ise çocuklar acımasız güneşin altında bir şeyler satıyorlardı.

Bu yolculukta hiçbir şey kalbimi hafifletmedi. Bu ziyaret göğsüme biraz nefes aldırır diye düşünmüştüm, ama tek hissettiğim, kelimelerin hafifletemeyeceği bir ağırlıktı. Sonunda geri döndüğümüzde Gazze şehrinden geriye ne kalacağını düşünmeye devam ettim. Herkes, son zorla yerinden edilme olayından sonra şehrin tanınmayacak kadar değiştiğini söylüyor. Geriye ne kaldı?

Sonunda gelen az miktardaki yardımla bile Gazze hala kanıyor. İnsanlar yorgun, kırılmış, sadece anıları ve inançlarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar. Yaralar içimizde derinlemesine kalacak ve neşe duymaya izin verdiğimizde suçluluk duygusu her zaman içimize sızacak.

Çoğu insan Gazze'yi kamera merceğinden görüyor, ama içinde yaşamak, yollarında yürümek ve havasını koklamak tamamen başka bir şey. Fotoğrafların gösteremeyeceği şekilde sizi boğuyor.

Gelecek için bir umut ışığı

O gün beni gülümseten tek an pastanedeydi. Tezgâhta, Ebu Kuweik'in sabahları sattığı uzun susamlı ka'ak'ları gördüm. Ebu Kuweik, Gazze'nin en ünlü ka'ak satıcısıydı. Gazze'deki neredeyse herkes onu tanırdı. Çocukluğumuzdan beri ondan ka'ak alırdık. Onu yaşlıyken tanıyordum ve sanırım hayatının neredeyse tamamını ka'ak satarak geçirmişti.

Savaşın ilk günlerinden beri çocukluğumuzun bu ekmeğini görmemiştim ve tatmamıştım. Sanırım Ebu Kuweik artık öldü. Bunun savaş sırasında mı yoksa öncesinde mi olduğunu bilmiyorum. O ekmeği tekrar görmek beni çok mutlu etti — eski Gazze'nin bir parçası, hala sıcak, hala bir şekilde hayatta.

Çocukluğumuzun ekmeği ka'ak, Gazze'de hala satılıyor. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Birkaç dakika sonra fırıncı bir tepsi Türk hamur işi getirdi! Bunlar üniversitede her sabah ayranla birlikte yediğim hamur işleriydi. Güldüm. O değerli an için, o günler geri gelmiş gibi hissettim, arkadaşlarım ve ben binamızın merdivenlerinde oturmuş, hikâyelerimizi ve aynı hamur işini paylaşıyorduk. Üniversite artık yok, binalar yıkıldı ve arkadaşlarım dağıldı. Geriye kalan tek şey, bizi geçmişe götüren o tat, o lezzet.

Gazze'de yapılan Türk hamur işleri. Fotoğraf: Samah Zaher Zaqout

Babam 15 hamur işi sipariş etti. Biz beklerken, sekizinci sınıfta olan küçük bir çocuk, küçük elleriyle ateşin üzerinde hızlıca hareket ederek ekmeğimizi pişirdi. Isırdığımızda, tadı kesinlikle çok lezzetliydi.

Bu küçük detayların bana ne kadar süre daha mutluluk vereceğini bilmiyorum, her ne kadar bu mutluluk, bir daha geri dönemeyecek bir geçmişe duyduğum özlemle karışsa da. Ama bir şeyden eminim: yok olan her şey hala içimizde, anılarımızda, hayal gücümüzde, yarının bir şekilde daha iyi olacağına dair kırılgan ama cesur umudumuzda yaşıyor.


* Samah Zaher Zaqout, Gazze İslam Üniversitesi'nden mezun oldu. Sanat Fakültesi İngiliz Edebiyatı bölümünden en iyi öğrenci olarak mezun oldu. Mezun olduktan sonra Uygulamalı Bilimler Üniversitesi'nde (UCAS) İngilizce öğretmeni olarak çalıştı.

Samah şu anda yerel bir kurumda içerik yazarı, sosyal medya yöneticisi ve çevirmen olarak çalışmaktadır. Ayrıca Preply Platform'da çevrimiçi öğretmenlik yaparak ana dili İngilizce olmayanlara dil öğretmekte ve Community Service ve Continuing Education-IUG gibi eğitim merkezlerinde İngilizce dersleri vermektedir.

Samah, “Hazırlık okulundan beri yazmayı seviyorum” diyor. “Sanat Fakültesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'ne girdikten sonra yazmaya daha fazla ilgi duymaya başladım.”

Samah yazdıklarını yayınlamaya başladı. Kısa süre önce Kanada'nın Vancouver kentinde düzenlenen bir etkinlikte kişisel bir öyküsünü paylaştı.

Çeviri Haberleri

Dedemin ikinci Nekbe'si
Batı Şeria’nın gazetecileri “halkımızın sesi” olmak için azimle çalışıyorlar
Olağanüstü durumun ortadan kaldırılması: Filistin’in kurtuluşu için hukukun kullanılması
Gazetecileri Koruma Komitesi, İsrail yanlısı bağışçılarından mı korkuyor?
Günümüzde Gazze'yi arşivlemek: Filistin hafızasını koruma çabası