Lubna Ahmad Abu Sitta’nın Electronic Intifada’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Bugün, yüksek lisans tez planımı sunmak üzere Deyr el-Belah’taki El-Aksa Üniversitesi’nin geçici merkezinde bulunan danışmanımla buluşmak için Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’tan yola çıkıyorum ve zarif görünmek istiyorum.
Onunla bir üniversite öğrencisi olarak görüşmek istiyorum, çünkü bu görüşmeyi hayatımda bozulmuş olan şeyleri onarmak için atılmış bir adım olarak görüyorum: günlük rutinler, ortadan kaybolan altyapı, yok edilen üniversite hayatı.
Gazze dışındaki birinin doğal karşılayabileceği bir şey – güzel bir kıyafet giyip düzgün görünmek – burada doğal karşılanmıyor.
Giysilerimizi elle yıkıyoruz. Bu iş için su bidonları taşıyoruz ve sabun için para biriktiriyoruz. Giysileri elle yıkamak saatler sürüyor. Sonra ütülemek için şarjlı ve hazır bir pilimiz olması gerekiyor.
Kişinin fiziksel görünümünü korumak, önceden planlanmış birçok adım içeren yorucu bir günlük görev.
Ama bugün kendimi hazır hissediyorum ve güne enerji dolu başlıyorum.
Doğduğum ve tüm hayatım boyunca yaşadığım Han Yunus'taki evimizde, en güzel kıyafetlerimi giyiyorum: açık bej bir palto ve kareli bir fular. Sonra Deyr el-Belah'a doğru yola çıkıyorum.
Geri dönüşün olmadığı korkusu
El-Bahr Caddesi’ne adımımı attığım anda gerçeklik yüzüme çarptı. Gazze’nin sokakları duyulara şok etkisi yaratıyor.
Yolun asfaltı yok olmuş. Kaldırımın döşemesi döşeme değil; toprak ve moloz, beton parçaları, çöp ve çeşitli enkaz parçalarının karışımı. Eski caddenin her iki yanında moloz yığınları var.
Enkazların arasında seksek oynuyorum, su birikintilerine batmamak için ayaklarımın nereye basacağına dikkatle karar veriyorum. Kıyafetimi temiz tutmak, giyinirken kendime oluşturduğum imajı korumak için çaresiz bir mücadele veriyorum.
Sonra da korku var. Savaşın başından beri, tek başıma dışarı çıkma düşüncesi bile beni dehşete düşürüyor: İsrail saldırısında öldürülme ve günlerce kimsenin cesedimi bulamama ihtimali.
İnsansız hava araçlarının sesini duyduğumda, yanımdaki kişiyi izlediklerini ve saldırmak için beklediklerini hayal ediyorum. Kuzeye, Gazze Şehri'ne gidersem, İsrail'in yine kuzeyi güneyden keseceği ve ailemden uzakta, orada mahsur kalacağım, bu tekrarlayan bir kâbus.
Beni alacak bir araba bekliyorum. Artık sıradan bir manzara haline gelen şeyi görüyorum: bir arabanın arkasına bağlanmış bir römork ya da aqalah, düşmemek için römorkun kenarlarına tutunmak zorunda olan insanları taşıyor. Yoldaki tümseklerin sarsıntısıyla vücutlarının sallanıp sarsılmasını izliyorum.
Yoldan geçen her araba, bir mekanik mucizedir – harap, bozuk ve sırf şans eseri çalışır durumda. Gazze’deki arabaların çoğu İsrail saldırıları sonucu tahrip olmuştur; yollarda çalışan arabalardan çok, yanmış, terk edilmiş ya da üst üste yığılmış arabaları görmek daha yaygındır.
Havada yemeklik yağ kokusu var – bu yağ, arabayla biraz daha fazla yol kat edebilmek için benzine karıştırılıyor – ve kokuyu içime çekerken boğazım biraz yanıyor.
Toz bulutlarının arasında tam bir saat bekledikten sonra, az önce hissettiğim zarafetin kaybolduğunu hissediyorum.
Araba bulmak
Sonunda, daha da fazla yolcu taşıyan bir römorku da çeken, tıklım tıklım dolu bir arabanın arka koltuğuna binmeyi başarıyorum.
Yanımda, 13 yaşındaki torunu bana yer açmak için kucağına geçen, altmışlı yaşlarında bir kadın var. Onun diğer yanında, telefonuna fısıldayan bir tıp öğrencisi var: “Hastaneye varır varmaz raporları göndereceğim; hâlâ yoldayım.”
Aniden araba duruyor, yüzü ter ve endişeyle kaplı kırklı yaşlarında bir kadın yalvarıyor: “Sizin yanınıza oturayım; annem hastanede beni bekliyor.”
Onu bir şekilde arka koltuğa sıkıştırmayı başardık, şimdi beşimiz oraya tıkışmış durumdayız. Onun arkasındaki pencereden dışarı bakıyorum ve yolda yüzlerinde umutsuzluk ifadesiyle araba bekleyen yüzlerce insan görüyorum.
Araba her durduğunda, insanlar içeriye bakıyor, arabanın dolu olduğunu görüyor ve sonra başka bir araç beklemeye devam ediyorlar.
Araba, çok sayıda yolcunun ağırlığı altında zorlukla tekrar hareket ediyor.
Tik tak eden bir saatli bomba
Sonunda, Han Yunus ile Deyr el-Belah arasında seyahat eden araçların toplanma noktası olan El-Aksa kavşağına varıyoruz. Eskiden bir taksiyle tüm yolu gidebilirdiniz, ama artık yolculuk birden fazla taksiye ya da bulabildiğiniz herhangi bir ulaşım aracına bölünüyor.
Kavşakta, arabaları çeken eşekler ve atlar görüyorum; boş kalan her alana çadırlar kurulmuş. Eskiden bu bölge, yeşil alanlar ve tarım arazileriyle biraz daha kırsal bir havaya sahipti. Ancak Selah el-Din yolu artık “sarı” bölgede yer aldığı ve girişin yasak olduğu için ulaşım merkezleri başka yerlere, her gün binlerce insanın Gazze’de dolaşmak için toplandığı bu tür yerlere taşındı.
Arabaların ve pazar tezgâhlarının arasından geçiyorum ve annesi hastanede olan kadını başka bir arabada buluyorum. Yanına oturuyorum ve bana annesinin kanser olduğunu ve kemoterapi gördüğünü söylüyor. Eskiden hastanelerin hastalara eşlik eden aile üyelerine ulaşım sağladığını, ancak bunun artık sona erdiğini söylüyor.
Yolculuğumuz devam ediyor ve yol boyunca gördüklerimi içime çekiyorum.
12 yaşında bile olmayan bir çocuğun, tekerlekleri yıpranmış tahta bir arabayı kumların üzerinde sürüklediğini görüyorum. Arabanın arkasında siyah bir su tankı var ve çocuk tüm gücüyle bağırıyor: “Su! Kim su almak ister?”
Onu izliyorum ve çığlık atmak istiyorum. Bu çocuk neden böyle yaşamak zorunda?
Birkaç dakika sonra, yavaşça ilerleyen harap bir mavi arabanın içinde, 10 yaşından büyük olmayan başka bir çocuk görüyorum. Aracın tamponları ve camları sökülmüş; naylon ve bantla bir arada tutuluyor.
Sonra, çatısı olmayan, paslı, kırmızı, üç tekerlekli bir tuk-tuk'un bir o yana bir bu yana sallandığını görüyorum. Çocuklar aracın kenarlarına tutunmuş. Metale sıkıca tutunan küçük ellere bakıyorum.
Başka bir arabada, sürücünün yanındaki yolcu koltuğunda demir zincirle bağlanmış büyük bir gaz tüpü var.
Bunun saatli bir bomba olduğunu düşünüyorum ve başımı başka yöne çeviriyorum.
Çantamdan tezimi çıkarıp okumaya çalışıyorum. Yüksek lisansım coğrafya üzerine ve tezim Gazze’deki gençlerin harita yapma becerileriyle ilgili.
Ancak konsantre olmakta zorlanıyorum ve yolculuğun geri kalanında gözlerimi kapatıyorum.
Gideceğim yer
Sabah saat 8’de evden çıkmıştım ve Deyr el-Belah’a vardığımda öğlen vakti yaklaşıyordu.
Çantamdan ıslak mendillerimi çıkarıp ayakkabılarımı ve eşarbımı sildim, kendimi toparlamaya çalıştım ama dört saatlik bir yolculuğun ardından bu pek kolay olmadı.
Profesörümü ararken, El-Aksa Üniversitesi coğrafya bölümü başkanı Dr. Wissam Issa'yı düşünüyorum. O, Aralık 2023'te şehit oldu. Dr. Wissam'ı özlüyorum; tezimde bana rehberlik edecek kişi o olurdu.
Sınıfımdaki bir başka coğrafya yüksek lisans öğrencisi olan arkadaşım Shahd'ı da düşünüyorum. O, bir buçuk yıl önce ailesiyle birlikte şehit oldu.
Danışmanımla görüşmem kısa sürüyor, yaklaşık bir saat. Önümüzdeki zorlukları tartışıyoruz – sınırlı kaynaklarla ve güvenilir internet erişiminin, hatta elektriğin bile olmadığı bir ortamda coğrafya ve teknoloji okumak.
Saat 14:00 civarında, gün batımından önce geri dönebilmek için Han Yunus'a dönüş yolculuğuna başlıyorum.
Bu diploma almak için attığım her adımı, artık kaybettiğimiz insanlara bir saygı duruşu olarak görüyorum.
*Lubna Ahmad Abu Sitta, Gazze'li bir yazardır.