Bu yaşananlar sadece Binyamin Netanyahu'nun suçu mu?

​​​​​​​İsrail başbakanını devlet politikasının tek sorumlusu olarak göstermeye yönelik çabalar, ülkenin uzun süredir devam eden genişleme ve baskı geçmişini gölgelemektedir.

Joseph Massad’ın Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


ABD’de son dönemde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Washington’u İran’a karşı bir savaşa sürüklemekle suçlamak amacıyla başlatılan ve birçok solcunun da katıldığı sağcı kampanya, ABD’yi emperyalist suçlarından aklamak ve İsrail’i Netanyahu’nun sözde entrikalarından kurtarmak için yürütülen en son girişimden ibarettir.

Bu kampanya, yirmi yıl önce İsraillilerin Filistinlilere, Lübnan'a, Suriye'ye ve daha geniş anlamda bölgeye yönelik politikalarını eleştiren Amerikalı, Avrupalı ve İsrailli liberal eleştirmenler tarafından başlatılan bir eğilimin devamıdır. Bu eğilim, Binyamin Netanyahu ve koalisyon hükümetini haksız bir şekilde suçlamış ve koalisyonun son dönem üyelerini, İsrail'i Netanyahu öncesi sözde barış yolundan saptırmakla haksız bir şekilde sorumlu tutmuştur.

İsrail'in başlıca Amerikalı savunucusu Thomas Friedman, Netanyahu'yu İsrail'in “barışçıl” sicilini bozan kişi olarak haksız bir şekilde suçlamaktan bıkmıyor. Ona sık sık solcu Senatör Bernie Sanders eşlik ediyor; Sanders'ın Netanyahu'ya yönelik öfkeli sözleri, hem Netanyahu'yu hem de İsrail'i suçlarından aklamaya yönelik süregelen çabalarla birleşiyor.

İsrail’in yayılmacı emelleri, komşularına karşı durmak bilmeyen saldırganlığı, sivilleri kasten hedef alması, Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı İsrailli yerleşimciler tarafından her gün gerçekleştirilen pogromlar, Gazze’deki soykırımı ve liderlerinin Filistinlilere yönelik ırkçı açıklamaları – soykırım sırasında Filistinliler “insan hayvanlar” olarak nitelendirilmişti - hepsi, Netanyahu'nun sözde sağcı taahhütlerine ve aşırı sağcı seküler ve dindar müttefiklerinin taahhütlerine dayalı olarak, İsrail politikası ve retoriğinde yeni bir yönelimmiş gibi tasvir edilmektedir.

Bunlar yeni argümanlar değil, daha çok İsrail'in iç ve batılı eleştirmenlerinin 1977'de iktidara gelen Menachem Begin hükümetine yönelttikleri suçlamaların iftira niteliğinde tekrarlarıdır.

Filistinlilerin görevi, Begin ve Netanyahu’yu bu tür ikiyüzlülük ve karalayıcı yargılara karşı kararlılıkla savunmaktır; zira onların tüm suçları, kendilerinden önceki tüm İsrail hükümetlerinin işlediği suçların abartılı bir tekrarı olmaktan öteye geçmemektedir – Begin’in kendisi de 1981’de, Beyrut’ta yüzlerce kişinin ölümüne yol açan büyük çaplı bir İsrail bombardımanı nedeniyle eleştirildikten sonra bu noktaya değinmişti.

Begin'i suçlamak

O dönem İsrail Başbakanı olan Begin, 1978'de ve daha yıkıcı bir şekilde 1982'de İsrail'in Lübnan'a yaptığı çok sayıda işgalden; 1981'de Irak'ın küçük nükleer reaktörüne yaptığı saldırıdan ve 1980-81'de Doğu Kudüs ile Golan Tepeleri'ni ilhak etmesinden sorumlu tutuldu.

Ayrıca, Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinlilere yönelik baskıların yoğunlaştırılmasından da sorumlu tutuldu; bu baskılar arasında, Filistinliler adına konuşacak Vichy tarzı bir “Köy Birlikleri” liderliğinin oluşturulması ve askeri yönetimi maskelemek için sözde “Sivil İdare”nin kurulması yoluyla Batı Şeria'nın yavaş yavaş ilhak edilmesi de yer alıyordu.

Buna, İsrail’in yasadışı işgalini sürdürmesine yardımcı olmak amacıyla paralı asker Sa’d Haddad’ın Güney Lübnan Ordusu aracılığıyla Güney Lübnan’ı işgal etmesini, işgal altındaki Filistin ve Suriye topraklarında İsrail yerleşim yerlerinin kitlesel olarak inşa edilmesini ve Begin’in “iki ayaklı canavarlar” olarak nitelendirdiği Filistinlilere yönelik ırkçı açıklamaları da eklemek gerekir.

O dönemde, liberal Amerikan ve İsrailli eleştirmenler, Begin ve onun sağcı Likud partisinin “güzel İsrail'i” nasıl “kirlettiğinden” bahsediyorlardı - Noam Chomsky'nin bu görüşü tanımladığı gibi - ki bize söylendiğine göre, Begin'den önce İsrail sadece barış ve uzlaşma peşindeymiş.

Begin ve Netanyahu'dan önce Moshe Dayan'ın Filistinlileri “köpekler” ve “eşek arıları” olarak tanımladığı ve İsrailli İşçi Partisi diplomatı David Hacohen'in onları “insan değil, halk değil, Araplar” olarak tanımladığı gerçeği, eleştirmenlerin yargısından kaçıyor.

Netanyahu'nun eleştirmenleri için bu iftira niteliğindeki tasvirlerde söz konusu olan, Begin ve Netanyahu döneminde İsrail'in içindeki ve dışındaki tüm İsrail sömürge politikalarının, Netanyahu tarafından “kirletilmeden” önce komşularıyla sadece barış içinde bir arada yaşamayı amaçladığı iddia edilen İsrail yerleşimci kolonisinin varlık nedeni ile bağdaşmaz olarak sunulmasıdır.

Elbette bunların hiçbirisi doğru değil.

Öncelikle, sivilleri kasten hedef alan İsrail askeri doktrini, 30 Kasım 1947’de başlayan Siyonist Filistin işgalinden bir aydan fazla bir süre sonra, Ocak 1948’de şöyle diyen David Ben Gurion ile başlar: “Bir evi havaya uçurmak yetmez. Gerekli olan acımasız ve sert tepkilerdir. Zaman, yer ve kayıplar konusunda hassas olmalıyız. Aileyi tanıyorsak - kadınlar ve çocuklar dâhil - acımasızca saldırmalıyız. Aksi takdirde tepki etkisiz kalır. Eylem yerinde suçlu ile masum arasında ayrım yapmaya gerek yoktur."

Liberal eleştirmenlerinin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarmak amacıyla İsrail basınına yazdığı mektupta Begin, önceki İşçi Partisi hükümetlerinin emriyle İsrail ordusu tarafından sivilleri hedef alan en az 30 saldırının yer aldığı bir “kısmi liste” sundu: “Arap sivil nüfusa karşı düzenli misilleme operasyonları düzenlendi; hava kuvvetleri onlara karşı harekete geçti.”

Begin'in en önemli eleştirmenlerinden biri olan İsrail'in eski dışişleri bakanı Abba Eban, Begin'in İsrail'in suç geçmişini ifşa etmesinden dehşete düştü. Eban, bu saldırıları savunarak karşılık verdi ve Begin'in sunduğu gerçeklerin hiçbirini sorgulamadan, “Arap propagandasına” yardımcı olan Begin'in “kısmi listesinin”, “İsrail'in, ne Begin ne de benim adını anmaya cesaret edemeyeceğimiz rejimleri anımsatan bir ruh hali içinde, sivil nüfusa her türlü ölüm ve ıstırap yöntemini keyfi bir şekilde uyguladığını” gösterdiğini belirtti.

Daha önceki pogromlar

Batı Şeria'da yasadışı İsrailli yerleşimciler tarafından her gün işlenen mevcut pogromlar da Netanyahu dönemine özgü yeni bir olay değildir.

Bunlar, yerleşimcilerin Filistin topraklarını çalmasının hemen ardından 1970'lerde başladı ve daha sonra 1980'de Filistinli belediye başkanlarının arabalarında havaya uçurulması, Filistinli çocukların dövülmesi ve Filistinlilerin evlerine ve bahçelerine yapılan saldırıları da içeriyordu.

Amerikalı-İsrailli yerleşimciler ve Meir Kahane'nin takipçileri, 1975 yılında İşçi Partisi hükümeti döneminde “Teröre Karşı Terör” adlı terörist grubu kurdular ve Filistinli sivillere yönelik saldırılara başladılar; bu saldırılar arasında gazetelerin yakılması, Filistinli işçilerin otobüslerine ateş açılması, Kudüs'teki Müslüman ve Hıristiyan kutsal mekânlarına saldırılar ve daha pek çok eylem yer alıyordu.

Netanyahu’nun Suriye ve Lübnan topraklarına yönelik son işgalleri ve işgal politikası da, İsrail’in yerleşik politikalarıyla pek de çelişmiyor.

İsrail’in topraklarını genişletme planları, liberal eleştirmenler ne kadar tarihsel hafıza kaybında ısrar etseler de, ne Begin’in ne de Netanyahu’nun bir yeniliği değildi. Bu planlar, yerleşimci kolonisinin kurulmasından kısa süre sonra zaten uygulamaya konulmuştu; bu durum, 1956’da Gazze ve Sina Yarımadası’nın işgali öncesinde ve sonrasında da açıkça görülüyordu.

1956 fethinden sonra, seküler Ben-Gurion İncil'e atıfta bulunarak Knesset'e, işgal ve işgalin “Kral Süleyman'ın mirasını güneyde Yotvat adasından kuzeyde Lübnan'ın eteklerine kadar” geri kazandırdığını söyledi. İsraillilerin “Tiran” olarak yeniden adlandırdığı ‘Yotvat’, “bir kez daha Üçüncü İsrail Krallığı'nın bir parçası olacak!”

Eisenhower yönetimi İsraillilerin geri çekilmesinde ısrar edince, Ben-Gurion öfkesini şöyle dile getirdi: "Altıncı yüzyılın ortalarına kadar, Yahudi bağımsızlığı, dün İsrail ordusu tarafından kurtarılan Eilat Körfezi'nin güneyindeki Yotvat adasında korunmuştu. İsrail, Gazze Şeridi'ni ulusun ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Adı ne olursa olsun hiçbir güç, İsrail'i Sina'yı boşaltmaya zorlayamazdı. Ve Peygamber Yeşaya'nın sözleri gerçekleşti."

1950'li yıllarda bu hedefler sürekli dile getirildi. 1953'te Ben-Gurion, “Hebron bölgesinin fethedilmesi”ni önerdi. 1954'te, Savunma Bakanı Pinhas “Lavon'un [İsrail-Suriye sınırındaki] askerden arındırılmış bölgelere girmeyi, Suriye sınırının ötesindeki yüksek arazileri [Golan Tepeleri'nin bir kısmını veya tamamını] ele geçirmeyi ve Gazze Şeridi'ne girmeyi veya Eilat yakınlarındaki bir Mısır mevzisini ele geçirmeyi” önerdiğini ekledi.

Moshe Dayan da İsrail'in güneydeki Ra's el-Negeb'deki Mısır topraklarını ele geçirmesini ya da Refah'ın güneyinden Sina'yı kesip Akdeniz'e ulaşmasını önerdi. Mayıs 1955'te daha da ileri giderek, İsrail'in Litani Nehri'nin güneyindeki Lübnan topraklarını ilhak etmesini önerdi.

Aslında İsrailliler, Suriye'nin Golan Tepeleri sınırındaki askerden arındırılmış bölgedeki tüm toprakları ele geçirme planlarını uygulamaya koymuşlardı ve 1949 ile 1967 yılları arasında tüm DMZ'yi ele geçirdiler. İsrail'in toprak hırsları, işgal için doğru fırsatı bekleyerek 1948'den 1967'ye kadar olan dönem boyunca genişlemeye devam etti.

Sınır dışı etme stratejisi

Netanyahu'nun 7 Ekim 2023'ten bu yana Gazze'yi haritadan silme girişimi, kendisinden önceki İşçi Partisi hükümetlerinin Batı Şeria'da izlediği politikalarından daha radikal bir önlem olmakla birlikte, İsrail'in stratejisiyle de uyumludur.

1967 işgalinin ardından, İşçi Partisi hükümeti yönetimindeki İsrailliler, 1948’de yaptıkları gibi Batı Şeria’daki Filistin köylerini haritadan silmeye başladılar; Bayt Nuba, ‘Imwas ve Yalu da dâhil olmak üzere bu köylerin 10.000 sakini sürüldü. Ardından Bayt Marsam, Bayt Awa, Hablah ve Jiftlik gibi köyleri de yerle bir ettiler.

Doğu Kudüs'te İsrailliler, yedi yüzyıl önce Selahaddin'in Haçlı Franklara karşı savaşına katılan Kuzey Afrika'lı Maghrebi gönüllülerinin adını taşıyan Magharibah Mahallesi'ne baskın düzenlediler. Mahalle, yüzyıllardır bir İslam vakfına aitti.

Binlerce sakine evlerini boşaltmaları için birkaç dakika süre verildi ve evler, fetheden Yahudi kitlelerin Eski Şehir'e girip, Burak Duvarı'nın (sözde “Batı Duvarı”) önünde zaferlerini kutlamaları için hemen buldozerlerle yıkıldı.

İşgal altındaki toprakların ilk İsrailli askeri valisi olan ve daha sonra İsrail’in altıncı cumhurbaşkanı olacak İrlanda doğumlu Chaim Herzog, “ortadan kaldırmaya karar verdikleri” bir “tuvalet” olarak nitelendirdiği bu yoğun nüfuslu mahallenin yıkılmasından sorumlu olduğunu üstlendi. Herzog şunları ekledi: “14 Haziran Cumartesi günü Şavuot Bayramı olacağını ve birçok kişinin dua etmeye gelmek isteyeceğini biliyorduk. O zamana kadar işin bitmesi gerekiyordu.”

7 Ekim 2023'ten hemen sonra açıklanan, soykırımdan şimdiye kadar hayatta kalan Filistinlileri Gazze'den sürme planları da Netanyahu'nun orijinal bir fikri değildir. İsrail İşçi Partisi yetkilileri, 1967 işgalinin hemen ardından, işgal altındaki Gazze'deki kamplarda kalan 1948 Filistinli mültecilere ne yapılacağı konusunda hararetli bir tartışma başlattı.

Onları Sina Yarımadası'na veya diğer Arap ülkelerine sürgün etmeyi, hatta Batı Şeria'ya yerleştirmeyi önerdiler. İsrail'in İşçi Partisi başbakanı Levi Eshkol, ne onların kaderi ne de 1967 savaşı sırasında sürgün edilenler konusunda hiçbir pişmanlık göstermedi.

1923'te Yunanistan'ın Türkiye ile yaptığı nüfus sürgünü ve “değişimi” örneği, İsrailliler için en ilham verici örnek olmaya devam etti. O dönemde sağcı bir milletvekili olan Begin, tartışmaya müdahil oldu: “Yunanistan'da orada doğmuş Türkleri çıkardılar ve bu bir anlaşmanın parçasıydı.”

Eshkol şöyle karşılık verdi: “Ben de tam olarak bunu söylemek istiyordum ve onların nasıl yerleştirildiklerini gördüm.”

Yunanistan'ın kışkırttığı sürgünler kırk yıl önce gerçekleşmiş olsa da, genç Eshkol "Küçük Asya'dan gelen 600.000 Yunan mültecinin yeniden yerleştirilmesi hakkında bilgi edinmek için Yunanistan'a gitmişti. O zamanlar, bunun Filistin'deki Yahudi yerleşimi bağlamında öğretici olabileceğini düşünerek, “bu muazzam ve ilginç bir projeydi” diye yazmıştı.

Genişlemeci planlar

Avrupa Birliği'nin kınadığı Netanyahu hükümetinin Batı Şeria'yı ilhak etmeye yönelik son hamleleri de, 1967'den bu yana İsrail'in İşçi Partisi hükümetlerinin izlediği politikalarla uyumludur.

Allon Planı olarak bilinen işgal altındaki topraklara yönelik İsrail kolonizasyon projesi, 1967 yılında İşçi Partisi hükümetinin yerleşim yerleri bakanlar komitesi başkanı Yigal Allon tarafından geliştirildi. Plan, Netanyahu'nun mevcut planlarından çok da farklı olmayan bir şekilde, Batı Şeria'nın üçte birini ve Gazze'nin çoğunu ilhak etmeyi amaçlıyordu.

Hiçbir İsrail hükümeti bu planı resmi olarak benimsememiş ve kolonileştirme konusunda “planlama karşıtı” bir tutum sergilemiş olsa da, Ra'anan Planı, Dayan Planı, Sharon-Wachman Planı ve 1978'de tasarlanan Drobles Planı dâhil olmak üzere çeşitli ilhak önerileri geliştirilmiştir.

Nitekim, İsrail’in işgalinden 10 yıl sonra, 1977’ye gelindiğinde, birbirini izleyen İsrail İşçi Partisi hükümetleri Doğu Kudüs’ü fiilen ilhak etmiş ve yalnızca Batı Şeria’da 30, Gazze Şeridi’nde ise dört yerleşim birimi kurmuş; 15 tanesi de planlanmış ve inşaat halindedir.

50.000'den fazla İsrailli yerleşimci, Doğu Kudüs'te kurulan ve yanlış bir şekilde “mahalleler” olarak adlandırılan yerleşim yerlerine taşınmıştı. İşçi Partisi hükümeti, Likud seçilmeden önce Sina Yarımadası'ndaki 18 yerleşim yerinin çoğunu da kurmuştu.

1969'da topraklarına el koyduktan sonra 1972'de 10.000 Mısırlıyı sınır dışı edenler de İsrailli İşçi Partisi mensuplarıydı. İşgal altındaki Sina'da altı kibbutz, dokuz kırsal İsrail yerleşim yeri ve Yamit şehir-kolonisini kurmak için evlerini, ekinlerini, camilerini ve okullarını buldozerlerle yıkıp yok ettiler.

Sonuçta Sina'da toplam 18 yerleşim yeri inşa edildi. Golan Tepeleri'nde ise ilk yerleşim yeri, Temmuz 1967'de kurulan Kibbutz Golan'dı.

Kudüs'ün kolonileştirilmesi

Son beş yıldır Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin evlerinden hızla ve sürekli olarak sürülmesi ise Netanyahu'nun yeni bir uygulaması değil, 1967'den beri İsrail'in izlediği politikanın sadık bir devamıdır.

İsrailliler, Doğu Kudüs’ün “Yahudi Mahallesi”nde yaşayan 4.000-5.000 Filistinli mülteciyi o dönemde tahliye etmişti; bu mahallenin 1948 öncesinde Yahudilere ait kısmı yüzde 20’den azdı – Yahudilere ait mülkler, en fazla üç sinagog ve bunların çevresini içeriyordu.

1948'de Ürdün ordusu Doğu Kudüs'ü işgal ettiğinde, mahallenin 2.000 Yahudi sakini Siyonist tarafa kaçtı. Beş dönümden daha küçük bir alana sahip olan mahalle, hiçbir zaman tamamen Yahudilere ait olmamıştı; çünkü sakinlerin çoğunluğunu Müslümanlar ve Hıristiyanlar oluşturuyordu ve orada yaşayan Yahudilerin çoğu, mülklerini onlardan ya da mülklerin sahibi olan Hıristiyan ve Müslüman vakıflardan kiralıyordu.

İsrail'in işgalinden sonra mahalle, orijinal büyüklüğünün 10 katı olan 40 dönümün üzerine çıkacak şekilde önemli ölçüde genişletildi. Ürdünlü Gıyabi Mülkiyet Vekilliği, tüm Yahudi mülklerini orijinal sahiplerinin adına elinde tuttu ve kamulaştırmadı.

1967'den sonra Doğu Kudüs'teki Yahudi mülkleri İsrailli Yahudi sahiplerine iade edilirken, İsrail hükümeti bu bölgedeki tüm Filistinli mülklerine el koydu. İsrail'in 1948'de el koyduğu Batı Kudüs'teki Filistinli mülkler, şu anda bu mülklerin hak talebinde bulunan Doğu Kudüs'teki Filistinlilere iade edilmedi.

Doğu Kudüs, 29 Haziran 1967'de İşçi Partisi hükümeti tarafından Batı Kudüs'ün genişletilmiş belediyesi bünyesine dâhil edildi; bu, fiilen şehrin ilhakı anlamına geliyordu. Filistinli-Ürdünlü belediye başkanı görevden alındı ve daha sonra sınır dışı edildi; belediye meclisi feshedildi ve ardından tüm şehir yönetimi “Yahudileştirildi”.

Fetihten hemen sonra şehir, “antik bir alan” ilan edildi; bu, hiçbir inşaatın yapılmayacağı anlamına geliyordu. İsrailliler, Yahudi tapınağını bulmak için çaresizce yeraltında arkeolojik kazılara başladı; bu kazılar, Fakhriyyah Hospice, al-Tankiziyyah okulu ve bir düzine daha dâhil olmak üzere 14. yüzyıldan kalma Filistin binalarının yıkılmasına yol açtı.

Likud hükümeti, 1980'de şehri hukuken ilhak ederek bu süreci sürdürdü; ancak bu hamle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 478 sayılı kararıyla “geçersiz” ilan edildi. Hiç var olup olmadığı bile belirsiz olan, bulunması imkânsız görünen ilk Yahudi tapınağını bulmak amacıyla, Müslümanların kutsal mekânlarının altında ve yanında kazı ve sondaj çalışmaları hızla devam etti.

Filistinli Kudüslülerin tahliyesi de, özellikle şehirdeki çok sayıda Filistinli sakinin ikamet kimliklerinin el konulması yoluyla başlayacaktı; bu uygulama günümüze kadar devam etmektedir. Son haftalarda El-Aksa Camii’nin kapatılması ve bayram sırasında Filistinli Müslümanların burada namaz kılmasının yasaklanması, bu önlemlerin en son örnekleridir; aynı şekilde, Pazar günü Latin Patrik’in Kutsal Kabir Kilisesi’nde Palmiye Pazarı ayinini düzenlemesinin engellenmesi de öyledir.

Bu nedenle, İsrail'i ve 1948'den bu yana işlediği canavarca suçları aklamaya yönelik her türlü girişim ve Netanyahu'yu, aksi takdirde etik olan İsrail politikaları ve değerlerinden uzak duran, hatalı bir lider olarak haksız yere suçlamaya yönelik her türlü girişim, propaganda ve yalan olarak ifşa edilmelidir.

Bu tür yalanlar, İsrail yerleşimci kolonisini meşrulaştırmaya ve suçlarından arındırmaya çalışmaktadır.

Filistinliler, Netanyahu'ya yönelik bu iftira niteliğindeki saldırılara karşı çıkmanın ve onu, 1948'den bu yana kendisinden önceki tüm İsrail başbakanları kadar bir savaş suçlusu olarak savunmanın ön saflarında yer almalıdır.

* Joseph Massad, New York’taki Columbia Üniversitesi’nde modern Arap siyaseti ve entelektüel tarih profesörüdür. Çok sayıda kitap ile akademik ve gazetecilik makalesinin yazarıdır. Kitapları arasında “Colonial Effects: The Making of National Identity in Jordan” (Sömürgeciliğin Etkileri: Ürdün’de Ulusal Kimliğin Oluşumu), “Desiring Arabs” (Araplara Duyulan Arzu), “The Persistence of the Palestinian Question: Essays on Zionism and the Palestinians” (Filistin Sorununun Devamı: Siyonizm ve Filistinliler Üzerine Denemeler) ve en son yayınlanan “Islam in Liberalism” (Liberalizmde İslam) yer almaktadır. Kitapları ve makaleleri bir düzine dile çevrilmiştir.

Çeviri Haberleri

İran'da kara savaşı, Amerika'nın bugüne kadarki en büyük stratejik hatası olur
İsrail, İran'a karşı savaşı başlatırken yanlış bir hesap mı yaptı?
Trump sayesinde, sömürünün acımasız eli artık görünmez değil
“Paraguay Planı”: 70'lerde Gazze sakinlerini sınır dışı etmek için İsrail'in gizli planı
İsrail, Lübnan’da tanıklık etmeyi nasıl engelliyor?