Barış Konseyi, İran ve Gazze’deki savaş için taktiksel bir paravan niteliğindedir

Barış Kurulu, Gazze'deki “yatırımları” tartışmaya hazır hale geldiğinde, istikrar bahanesiyle parçalanmış bir bölgenin harabeleri dışında yatırım yapılacak pek bir şey kalmamış olabilir.

Mustafa Fetouri’nin Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Son günlerde, Hamas temsilcileriyle Başkan Trump’ın yeni kurulan Barış Kurulu (BoP) arasında kamuoyuna duyurulan ilk görüşme Kahire’de gerçekleşti. Yüksek riskli diplomasi sürecinde, ilk toplantılar genellikle “tanışma” oturumları niteliğindedir. Ancak Gazze’deki soykırım ve İran’a karşı eşzamanlı saldırıların damgasını vurduğu mevcut ortam, diplomatik nezaketlerin lüksüne izin vermiyor.

Görüşmenin ayrıntıları gizlilik içinde kalmaya devam etse de, temel gerilim açık:

Hamas’ın sert bir ültimatom verdiği bildiriliyor. Ya yok edilmiş Gazze Şeridi ile Mısır arasındaki tek ve harap olmuş can damarı olan Refah geçişi tamamen yeniden açılacak ya da grup ateşkesden tamamen çekilecek.

Bu talep, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinin merkezinde yatan temel “hileyi” ortaya koyuyor: Washington’da “Barış Başkanı” unvanını taşırken, Tahran semalarında “Savaş Komutanı” olarak hareket etmek. Bu arada, Trump'ın Gazze'de övündüğü barış, sahadaki insanlar için hâlâ görünmez durumda; ateşkes, İsrailli ortağı Binyamin Netanyahu tarafından hiçbir zaman gerçekten saygı görmedi, bu da Barış Kurulu'nu diplomatik bir kurumdan çok, daha fazla tırmanış için taktiksel bir sis perdesi gibi gösteriyor.

Trump yönetimi ile İsrail arasındaki “kutsal olmayan koalisyon” aracılığıyla kurgulanan İran’a karşı bir saldırı savaşı başlatma fikri, Hamas liderliğine Barış Kurulu’na veya onun temsilcilerine güvenmesi için neredeyse hiç bir neden bırakmıyor. Bu şüphecilik sadece ideolojik bir mesele değil; “bölgesel istikrar” vaadinde bulunurken aynı anda bölgesel güçlerin başını kesen bir stratejiye karşı rasyonel bir tepki niteliğinde. Hamas için, “barış” arabulucuları sağlayan aynı yönetimin aynı zamanda “Destansı Korku Operasyonu” için mühimmat da sağlaması nedeniyle Barış Kurulu’nun sözleri boş bir laftan ibarettir. Dahası, bu barış projesinin başlıca ortaklarından birinin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Gazze’deki savaş suçları iddiasıyla hakkında tutuklama emri çıkardığı Binyamin Netanyahu olması, iyi niyet beklentisini yerle bir etmektedir. Sunulan “barış”, soykırımla suçlananlar ve savaş alanını aktif olarak genişletenler tarafından aracılık edildiğinde, Hamas Barış Kurulu’nu diplomatik bir köprü olarak değil, bölge yanarken silahsızlandırılmalarını sağlamak için tasarlanmış bir tuzak olarak görür.

Bu güven krizi, Trump’ın ikili rolünün bariz çelişkisi nedeniyle daha da şiddetleniyor: Bir yandan Barış Kurulu’nun “Ömür Boyu Başkanı” olarak hareket ederken, diğer yandan “Destansı Korku Operasyonu”nun Başkomutanı olarak görev yapıyor. 28 Şubat 2026'da başlatılan ve okul çocukları da dâhil olmak üzere binlerce kişinin hayatına mal olan ve İran liderliğini büyük ölçüde zayıflatan İran'a karşı bu devasa askeri harekât, Barış Kurulu'nu gerçek bir barış aracı olmaktan çok, “aldatma”nın taktiksel bir aracı olarak ortaya koyuyor.

Trump, Davos'ta bölgesel refahın yeni bir çağını övünürken, aynı zamanda modern Orta Doğu tarihinin en agresif bombalama kampanyasını koordine ediyordu. Gazze'dekiler için Trump'ın reklamını yaptığı “barış” bir hayaldir; bu, Washington'da sadece kağıt üzerinde var olan bir ateşkesken, sahada ortağı Binyamin Netanyahu, boğucu bir kuşatmayı sürdürürken bunu sadece “beyan niteliğinde bir hamle” olarak görerek şartlarını sürekli ihlal etmiştir. Bir elinde Barış Kurulu'nun tokmağını, diğer elinde ise bölgesel bir savaşın gaz kolunu tutan Trump, barış arayışını, İran'da yasadışı bir rejim değişikliği yoluyla teslimiyet için bir denetim kuruluna dönüştürmüştür.

Bu “hile” stratejisi, Davos’un salonları ya da Kahire’deki toplantı odalarıyla sınırlı değil; bölgedeki sivillerin kanıyla yazılmıştır. Barış Kurulu, Gazze için 115 milyar dolarlık bir “yeniden inşa” hayali pazarlarken, “Destansı Öfke Operasyonu”nun gerçekliği Ortadoğu’yu eşi benzeri görülmemiş bir katliam sahnesine dönüştürmüştür. 28 Şubat’ta İran’ın Minab kentindeki bir okula düzenlenen ve 160’tan fazla sivilin ölümüne yol açan saldırı, yönetimin gerçek önceliklerinin acı bir kanıtıdır. Bu ortamda Barış Kurulu, savunmasız kesimlerin kalkanı olarak değil, ABD ve İsrail haritayı askeri olarak tamamen yeniden şekillendirmeye çalışırken bölgesel öfkeyi emmek ve Arap ortakları masada tutmak için tasarlanmış diplomatik bir “ısı emici” olarak hareket etmektedir.

Barış Kurulu, Gazze'deki “yatırımları” tartışmaya hazır hale geldiğinde, istikrar bahanesiyle parçalanmış bir bölgenin harabeleri dışında yatırım yapılacak pek bir şey kalmamış olabilir.

Bu güven krizi salt ideolojik bir mesele değildir; bir yandan ‘bölgesel istikrar’ vaadinde bulunurken diğer yandan bölgesel güçleri etkisiz hale getiren bir stratejiye karşı sergilenen rasyonel bir tepkidir. Gazze’deki liderler için, aynı ‘Barış Başkanı’nın bölge genelinde sivil altyapının tahrip edilmesine izin verdiği bir ortamda, Barış Kurulu’nun yeniden inşa konusundaki teknokratik vaatleri acı bir ironi teşkil etmektedir. Güven, Gazze’nin harap olmuş sokakları ve Tahran’ın yanan banliyöleri için artık karşılayamayacakları bir lüks haline gelmiştir; bunun yerine, Washington’dan gelen her türlü ‘barış anlaşmasını’ nihai bir tasfiye planı olarak gören sert bir kararlılık ortaya çıkmıştır.

* Mustafa Fetouri, Libyalı bir akademisyen ve serbest gazetecidir. AB Basın Özgürlüğü Ödülü’nün sahibidir.

Çeviri Haberleri

Pakistan, İran savaşı konusunda ince bir çizgide yürüyor
Avustralya, İran kadın futbol takımını nasıl istismar etti?
Kent’in uyarısı: Gerçek, savaş makinesinden kaçtığında
Dünya, Amerika Birleşik Devletleri olmadan yoluna devam etmelidir
İsrail ve ABD, İran'ın askeri gücüne karşı koyabilir mi?