Mitchell Plitnick’in Mondoweiss’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
İran savaşının başlamasından bir ay sonra, İsrail’in Trump yönetimi ile İran’ın çatışmayı sona erdirmek için arayabileceği her türlü çıkış yolunu engellemeyi amaçladığı ve savaşın nasıl sona ereceğini belirleyecek kilit aktörün ABD değil İran olduğu açıkça görülüyor.
Salı günü New York Times, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MBS) ABD Başkanı Donald Trump’ı İran’a karşı savaşta ısrarcı olmaya çağırdığını bildirdi. İddiaya göre Suudiler, savaşın İran İslam Cumhuriyeti’nin ülke, kaynakları ve elindeki silahlar üzerinde hâlâ kontrol sahibi olarak sona ermesi halinde, bunun geçmişte olduğundan daha büyük bir tehdit oluşturacağından endişe duyuyor. Trump'a sunulan argüman, onun “Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek için tarihi bir fırsat” yakaladığı yönünde.
Bu haberin doğruluğundan şüphe etmek için pek çok neden var. Bu potansiyel olarak patlayıcı nitelikteki haberin “kaynakları”, “Amerikalı yetkililerle görüşmeler yapmış kişiler” olarak tanımlanıyor. Suudi hükümeti de bu haberi açıkça yalanladı. Ayrıca makalenin kendisi, savaşın uzamasının Suudi çıkarlarına aykırı olacağına dair bir dizi neden sıralıyor.
Ne yazık ki makale, zayıf temellerine rağmen birçok kişi tarafından doğru kabul edilerek yaygın bir şekilde alıntılanmış ve yeniden basılmıştır. Trump yönetimi, İran savaşında net bir Amerikan hedefinin olmaması ve bu savaşın Amerikan çıkarlarıyla değil, İsrail çıkarlarıyla ilgili olduğu yönündeki artan inanç nedeniyle büyük baskı altında.
İran’a karşı savaşın üçüncü haftasında ortaya çıkan gerçek, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, ABD ve İsrail dâhil olmak üzere İran’ın düşmanları arasında çıkar farklılıkları olduğudur. Bu farklılıklar, İsrail’in istediği gibi savaşı uzatma ya da Trump’ın arzu ettiği gibi hızlıca sona erdirme eğilimlerini doğrudan etkilemektedir ve Times gazetesindeki makaleye rağmen, KİK ülkelerinin çoğunun da muhtemelen bunu istediği söylenebilir.
Bir de İran'ın, savaşın geri kalanında ve savaşı sona erdirmek için yapılacak müzakerelerde savunmaya çalıştığı kendi çıkarları var.
Bu çıkarların nasıl tanımlanacağı ve karşılanacağı, İran'a karşı savaşın sonunu belirleyecek, ancak İsrail'in, Trump yönetimi ile İran'ın şu anda aradığı olası bir çıkış yolunu bozma yeteneğine sahip olduğu ve savaşın sonunu şekillendirecek kilit aktörün ABD değil İran olduğu şimdiden açık.
Savaşın son aşamasına ilişkin ABD ve İran’ın hedefleri
Donald Trump’ın, adını vermediği gizemli bir İranlı liderle müzakere ettiğine dair uydurma hikâyeleri yalan olabilir, ancak bunlar aynı zamanda Trump’ın ne kadar büyük bir hata yaptığını fark etmeye başladığını ve bu durumdan bir çıkış yolu aradığını da gösteriyor.
Bu çıkış yolunun önünde, çoğu Trump'ın kendi yarattığı birçok engel var. Ancak belki de en büyüğü, bu çıkış yolunu arayan tek tarafın ABD olmasıdır.
Birçok kişi, İran'ı, ABD ve İsrail'in bir daha böyle bir şey yapmayı iki kez düşünmelerini sağlayacak kadar “yeterince acı” verdiklerine inanana kadar savaşmaya devam etmek isteyen bir ülke olarak tanımlıyor. Ancak İran, bundan daha spesifik açıklamalarda bulundu.
İran, savaşı sona erdirmek için şartlarını açık ve net bir dille sıraladı:
- Savaşın tekrarlanmayacağına dair garantiler.
- Batı Asya’daki tüm ABD askeri üslerinin kapatılması.
- ABD ve İsrail’in İran’a tam tazminat ödemesi.
- ABD ve İsrail’in, İran’la ittifak halindeki tüm gruplara karşı olanlar da dâhil olmak üzere, tüm bölgesel savaşlara son vermesi.
- Hürmüz Boğazı üzerinde yeni bir hukuk sisteminin uygulanması.
- “Düşmanca medya unsurlarının” İran'a teslim edilmesi.
Açıkçası, bunlardan bazıları diğerlerinden daha önemlidir ve bu da müzakere olasılığını yansıtmaktadır. Savaşın tekrarlanmaması için verilen garantiler çok önemlidir, oysa “düşmanca medya unsurlarının” teslim edilmesi, müzakere konusu olarak tasarlanmış, baştan başarısızlığa mahkûm bir şarttır.
Ancak asıl mesele, İran'ın net bir gündem belirlemiş olmasıdır: İran, ABD ve İsrail'in geçen yılki 12 Gün Savaşı'ndan sonra yaptıkları gibi, birkaç ay içinde savaşı yeniden başlatmayacağından makul ölçüde emin olana kadar bu savaşı sürdürmeyi planlamaktadır.
İsrail ve ABD'nin gündemleri ise daha az nettir ve aynı tarafta savaşmalarına rağmen, bu gündemler birbiriyle tam olarak uyumlu değildir.
İsrail'in hedefi, başından beri İran'da rejim değişikliği olmuştur. Ancak daha geniş stratejileri, bölgesel gerginliği sürdürmektir. İsraillilerin güvensizliği, hem Netanyahu hem de muhalefet figürleri için değerli bir araçtır. Bu durum, mevcut aşırı sağcı hükümet için özellikle yararlıdır, ancak muhalefet liderleri Naftali Bennett, Gadi Eisenkot veya Yair Lapid gibi görünüşte daha az radikal figürler için de cazip olmaya devam etmektedir.
ABD, hedefleri konusunda zorunlu olarak belirsiz davranmış ve bunları sık sık değiştirmiştir. Trump, bir çıkış yolu bulmaya en çok ilgi duyduğunda, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasına asla izin verilmeyecek” sloganına geri dönmektedir. Yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in nükleer meseleye nasıl baktığını kesin olarak bilemesek de —ve ABD ile İsrail’in İran’a nükleer silah peşinde koşması için kesinlikle çok daha fazla teşvik sağladığı bir gerçek olsa da— İran’ın şartlarında nükleer programla ilgili hiçbir şeyin yer almaması, bu meseleyi hâlâ Trump’a atılacak bir kemik olarak kullanmaya hazır olduklarının bir göstergesidir; böylece Trump, yenilgisini takipçilerine bir zafer olarak sunabilir.
Hürmüz Boğazı’nı düzenleyen yeni bir kurallar dizisinin dâhil edilmesi, İran’ın bu konuda da uzlaşmaya hazır olduğunun bir işaretidir.
Ancak en azından şimdilik Trump, İran’ın İsrail-Amerikan saldırısına karşı koyma yeteneğinin temel unsuru olan füze programını bir sorun haline getirmeye devam ediyor. Bu, elbette İran’ın Körfez’deki Arap komşuları için de en büyük endişe kaynağıdır.
Ancak İran'ın bu konuda fazla taviz vermesi olası değildir, zira bu, nihayetinde Tahran'ın gelecekteki bir saldırıyı caydırmak için sahip olduğu son garantidir. İran'ın ABD ile ne zaman bir anlaşma yapmaya hazır olacağına karar verecek olan, Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşma istekliliği (ki Trump bunu yapacağını zaten belirtmiştir) ile birlikte bu nokta olacaktır.
Kontrolsüz bir unsur olarak İsrail
O halde sorun İsrail oluyor.
“İran yanlısı gruplara” karşı savaşlar konusunun dâhil edilmesi, yalnızca Lübnan’daki Hizbullah’ı kastetmiyor; ancak bu, söz konusu şartın ana konusu.
İsrail için Lübnan'a karşı yürütülen kampanya uzun vadeli bir projedir. Litani Nehri'nin güneyindeki Lübnan'dan halkın çoğunu etkili bir şekilde temizlemişler ve bir milyondan fazla insanı yerinden etmişlerdir. Kalan çoğu sivil, mecburiyetten kalmıştır; buradan ayrılamazlar. İsrail ise köprüleri bombalayarak Lübnan'ın geri kalanıyla bağlantıları kesmiş ve yerinden edilmiş insanların öngörülebilir bir gelecekte geri dönmelerine izin verilmeyeceğini belirtmiştir.
Bunun ötesinde, Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, aşırı sağcı destekçilerinin desteğiyle, Lübnan'ın güneyinde İsrail yerleşim yerleri kurulması için şimdiden baskı yapıyor.
Diğer bir deyişle, İsrail'in Lübnan'dan ayrılma niyeti yok ve bu da İran'a karşı savaş sona erse bile Lübnan'daki savaşın süresiz olarak devam edeceği anlamına geliyor. İran ise buna razı olmayacağını açıkça belirtmiştir.
Trump, hem İran’da hem de Lübnan’da savaşı sona erdirmek istiyorsa İsrail’i dizginlemek zorunda kalacak. Elbette, İran’la savaşmayı bırakıp İsrail’i kendi haline bırakabilir; omuz silkip tüm bunların kendi suçu olmadığını iddia edebilir.
Ve Suudi Arabistan’ın muhtemelen en çok korktuğu şey de budur.
Times’ın Salı günü MBS’nin Trump’a gönderdiği mesajlarla ilgili haberinde en ufak bir doğruluk payı varsa, durum tam da budur.
İsrail, Amerikan desteği olmadan İran'a yönelik yoğun bombardımanı sürdüremez, ancak geçmişte birkaç kez yaptığı gibi uzun menzilli füzeler ateşleyebilir veya sınırlı, hedefli saldırılar düzenleyebilir. Amerikan devi katılmasa da savaş daha küçük ölçekte sürer, ama yine de sürer.
İsrail tek başına İran'a saldırırsa, İran Körfez ülkelerine karşı misillemeye devam eder mi? Bundan emin olamayız, Suudiler de emin olamaz, ancak bu ihtimal daha yüksek görünüyor.
Nihayetinde İsrail, İran'ın bölgedeki bir güç olarak yok edilmesini istiyor. Bu, İslam Cumhuriyeti'ni devirmek anlamına geliyor ve bu muhtemelen ancak İran'ı başarısız bir devlete dönüştürerek yapılabilir.
Times’ın haberinin doğruluğu ne olursa olsun, Suudiler ve diğer Körfez ülkeleri bunu istemiyor. Yine de İran’ın komşusu olarak yaşamak zorunda kalacaklar ve İran’ın Suriye gibi bir radikallik kaynağı haline gelmesini istemiyorlar.
Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin de istediği bir şey değil. Trump bile bu savaş bittiğinde bölgede istikrarın gerekli olduğunu kabul ediyor. Bu o kadar doğru ki, en azından şu anda rejim değişikliği fikrinden vazgeçmeye razı olmuş gibi görünüyor.
Görünürde bir çıkış yolu olmadığı için Trump muhtemelen savaşı tırmandıracak ve yeterli güç uygulandığında İran'ın teslim olmasa da daha büyük tavizler vereceği yönündeki başarısız bahsine daha da ağırlık verecektir. Ancak aradığı şey bir çıkış yoludur.
Körfez ülkeleri, kendilerini ortada bırakarak İsrail ile İran'ı birbirine düşürecek bir Amerikan çekilmesini istemiyor. Ayrıca, bölgesel askeri süper güç ve onun küresel süper güç destekçisi tarafından gerçekleştirilen büyük çaplı bir saldırıdan sağ çıkma deneyimi ile askeri kapasitesini yeniden inşa edebilecek bir İran görmek de istemiyorlar.
Daha da kabul edilemez olan ise, cesaretlenen bir İsrail'in bir sonraki hedefini aramasıdır; İsrail'in söylemlerine bakılırsa, bu hedef muhtemelen Türkiye veya Katar olacaktır.
Körfez ülkeleri, bu savaşı en başından beri önlemek için neden bu kadar ısrarcı davrandıklarını her gün gözleriyle görüyorlar. Durum onlar için daha da karmaşık hale geliyor; zira ABD’nin buradan kazanacağı hiçbir şey yok ve ortağı İsrail’in gündemindeki hedefler, Beyaz Saray’ın bunu anlasa da anlamasa da (ve anlaşılan ki anlamıyor), sadece ABD’nin çıkarlarının dışında kalmakla kalmıyor, aynı zamanda bu çıkarlarla tamamen çelişiyor.
* Mitchell Plitnick, ‘ReThinking Foreign Policy’nin’ başkanıdır. “Except for Palestine: The Limits of Progressive Politics” kitabının ortak yazarıdır.
Mitchell’in daha önceki görevleri arasında Orta Doğu Barış Vakfı’nda başkan yardımcılığı, B’Tselem’in ABD Ofisi’nde direktörlük ve ‘Jewish Voice for Peace’de’ eş direktörlük bulunmaktadır.