Berat Özipek, 28 Şubat darbesinin sadece bir hükümet değişikliği değil, Müslüman kadının kimliğine yönelik topyekûn bir imha operasyonu olduğunu hatırlattığı yazısında, "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" bildirisi üzerinden, Kemalist azınlığın Müslüman kadınları nasıl "insan hakları" dairesinin dışına ittiğine ve bugün dahi süren o kirli zihniyete dikkati çekiyor.
Üstü çizilmiş kadınlar
Berat Özipek / Serbestiyet
Bir gün yazmak için elimde tuttuğum notlar arasındaki bu bildiriyi bulunca, birkaç cümle bir şeyle paylaşmak isterken bu yazı çıktı ortaya. Adı “Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü.” Tam 28 Şubat öncesi...
28 Şubat birçok boyutuyla anlatılabilir.
Demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin tepeden tırnağa politize olmuş bir ordunun muhtırasıyla alaşağı edilmesiyle…
“Bu kez silahsız kuvvetler halletsin” komutuyla…
İnsan olmayı laik olmakla özdeşleştiren ve dolayısıyla ötekilere yönelik insan hakları ihlalini ifade eden kararları ihlal olarak görmeyen bir Anayasa Mahkemesi başkanıyla…
İrtica ile mücadele adına “türban yasağını uygulamak için gerekirse bilime ara verilmesini” isteyen rektörlerle…
Hakimlerin ve savcılara askerler tarafından “irtica tehdidine karşı toplu brifing” verilmesi, bunu “yargı talimat almaz” diyerek reddetmeleri gereken hakimlerin bu talimatı uzun uzun ayakta alkışlamalarıyla…
Orduda Batı Çalışma Grubu gibi yasa dışı odakların, cuntaların kurulması, “adı açıklanmayan üst düzey askeri yetkililer”in sürekli siyasi demeçler verip manşetlerden hükümeti tehdit etmeleriyle…
Kendilerine dokununca “kutuplaştırma”dan yakınan TÜSİAD’ın ve diğerlerinin oluşturduğu “beşli çete”nin muhtıranın “sivil ayağı” olarak militarizme destek vermesiyle…
Ülkenin başbakanına omuz atan, küfreden komutanlara “boşalma hakkını kullandı” diyen bir cumhurbaşkanıyla…
Hükümetin yıkılmasıyla kazanılan zaferin ganimeti olarak ülkenin yağmalanması, geri alınamayacağı bile bile verilen kredilerle bankaların batırılması, “mevduat garantisi“ ile sonra onun maliyetinin de halka yüklenmesi, 1999 krizi ve esnaf intifadası ve iki büyük ekonomik çöküş, yazar kasa atılması, iflaslar ve intiharlarla…
Üniversitelerde “çağdaş giysi” giymeyen eşe sahip öğretim üyelerinin jandarma belgesiyle rektörlere ihbar edilmesiyle…
Üniversite kütüphanesine “Sofi’nin Dünyası”nı aldıran öğretim üyesine “irticai kitap” aldırdığı sanılarak (Sofi, sofu, sufi) soruşturma açılması gibi trajikomik olaylarla…
Yargının çocuğuna “irticai isim” koyan öğretim üyesinin üniversiteden atılmasını hukuka uygun bulmasıyla…
Eşi başörtülü olduğu için YAŞ kararlarıyla savunma hakkı dahi tanınmadan ordudan atılan subaylara iş verilmemesi, belediyelerde de istihdam edilmelerinin engellenmesi, açlığa ve sivil ölüme mahkûm edilmeleri, bu yüzden ailesini geçindiremeyip intihar edenlerin varlığıyla…
Sırf İmam Hatipli öğrencilerin önünü kesmek için üniversiteye girişte katsayı uygulaması, bütün meslek liselerine katsayı dayatmasıyla yıllar içinde milyonlarca gencin üniversite sınavında daha fazla soruyu doğru cevaplamasına rağmen puanlarının düşürülmesi, kazanılmış haklarının ellerinden alınması, geçiş yaparak kurtulmamaları için geçişlerin de engellenmesi, onların ve prestijli bölümlerde öğrenim görebilmeleri ve bambaşka bir kariyer yapabilmeleri mümkünken üniversiteye dahi girememeleriyle…
Başörtülü kadınlardan katsayı mağdurlarına eğitimde ve çalışma hayatında ayrımcılığa karşı her yasal düzenleme çabasının CHP tarafından Anayasa Mahkemesine, Danıştaya götürülerek iptal ettirilmesiyle (Son olarak 2010’da Danıştay’ın yapısı değiştirildiğinde ve katsayı kaldırıldığında dahi son bir kez şansını deneyip yine de iptal için kararı Danıştay’a taşımasıyla)…
YÖK’ün anlamlı bir gerekçe göstermeksizin doktora yapan öğrencileri üniversitelerinden ayırıp “gericilere doktora vermemekle” bilinen bölümlerin bulunduğu üniversitelerde doktoraya devam ettirmesi ve başarılı biçimde yoluna devam ederken atılıp akademik kariyerleri bitirilenlerle…
Özal döneminde “mülakat” yerine yapılan merkezi sınavla yurt dışında YL ve doktora için gönderilen öğrencilerin 28 Şubat sonrası geri çağrılmaları, YÖK’ün Batılı ülkelerde inceleme için heyetler göndererek “çağdışı kıyafet giyen, irticai bir yaşam süren veya yıkıcı bölücü” öğrencileri tespit edip doktoralarını iptal ettirmesi, direnip doktoraya kendi imkanlarıyla devam etmek isteyenlerden de ödeyemeyecekleri astronomik tazminatlar istemesi ve dönenlerin akademik kariyerlerinin olabildiğince engellenmesiyle…
Üniversitelerden ihraç edilen akademisyenlerin 12 Eylül sonrası ihraç edilen 1402’likler gibi bir gün topluca dönüş yapamamaları için her birinin ayrı ve farklı gerekçelerle atılmaları, atılanlardan bunu kaldıramayanların ailelerinin ortada kalmasıyla…
Bunlar, Mazlumder’in ve diğer hak örgütlerinin 28 Şubat ile ilgili ihlal raporlarına bakmadan bir çırpıda hatırladıklarım. Yoksa insani, hukuki, siyasi, ekonomik ve sınıfsal anlamlarda çok daha ağır bir tablonun mevcut olduğunu biliyorum. Çok daha kapsamlı, astronomik hapis cezalarını vs. de içerecek şekilde hazırlanabilir bu bilanço.
Bunu niye yazıyorum? Çünkü hayal gibi, sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor bütün bunlar, ateşin düştüğü yerde olmayanlara. “Ne çekmiş be bu muhafazakârlar?” diyerek dalga geçmek veya küçümsemek de her zaman yaşananları bilmemekten kaynaklanmıyor. O gün bütün bu yapılanları destekleyenler çoğu kez bugün inanmıyormuş gibi yapmayı da tercih edebiliyorlar.
Bugünlerde bir “laiklik bildirisi” yazıp laiklikten sapıldığını dile getiren bazı isimlere bakıyorum (hepsi için konuşmuyorum) ve bazılarının o günlerde 28 Şubat’ı ve onun getirdiği insan hakları ihlallerini “laiklik” adına, “Atatürk” ve “çağdaşlık” adına desteklediklerini hatırlıyorum. Laiklikten anladıkları bugün bunları yapamamanın öfkesi belki. Ama onların zalimlikleri, bugün bu konularda makul bir müzakereye engel olmamalı. Çünkü “öğretmenimiz onlar değil.”
28 Şubat’taki mağduriyetlerden söz etmek, bu ülkede sadece İslami kesimlerin, dindarların veya muhafazakârların mağdur olduğu anlamına gelmiyor. Başka acıların geçmişte ve bugün yaşanmadığı anlamına da. Herkes ve hepimiz mağdur olabiliyoruz. Bugün ifade özgürlüğü sebebiyle mağdur olanları veya hakları çiğnenen KHK’lıları da görmezden gelelim demiyorum. Acı yarıştıranlara da acıyı küçümseyip yok sayanlara da değil sözüm. Ama 28 Şubat’ta ne oldu, neden toplumun geniş bir kesimi hala çocuklarının geleceği adına kaygılanıyor, neden o günlerin geçmişte kaldığına bir türlü ikna olmuyor veya neden hala bunun etkisiyle oy veriyor, anlamak isteyenlere.
28 Şubat sanıldığı gibi 1997’de yaşanıp bitmedi. O ortamı hazırlayan ekiplerin, cuntaların, derin devletin ve derin cinayetlerin konuşulduğu uzun bir dönemdi o. Bir tarih vermek gerekirse, siyasi cinayetlerle 1990’da başlayıp başörtüsü yasağının ve katsayı uygulamasının 2010 veya 2013 gibi bitirilmesiyle sona eren bir kabustu toplumun geniş bir bölümü, mütedeyyin kesimleri, alt ve orta sınıfları için.
O günlerde bu kâbusu en ağır şekilde yaşayanlar yine kadınlardı. Erkekler ne düşünürlerse düşünsünler “nötr” görülebiliyorlardı dışarıdan bakılınca. Ama başörtülü kadınlar, öğrenciler, kimi zaman üniversiteden mezun olacakları yıl gelen başörtüsü yasağıyla bütün bir geleceklerini, kariyerlerini ve hayallerini kaybedenler açısından çıkış yoktu.
Hukuk veya tıp fakültesi son sınıfa gelen ve bütün hayallerini başarıyla sürdürdüğü bölümünü tamamlayamadığı için üniversitenin kapısında bırakıp en alt gelir düzeyindeki mesleklerde (genellikle de kurumların görünmeyen elemanların çalıştığı kısımlarında) devam ettiren, işsiz kalan, istemediği evlilikler yapan ve kadın dernekleri ve kadın hakları savunucuları tarafından hakları görmezden gelinen veya üstü çizilen kadınlardan söz ediyorum.
Bir okulda veya işyerinde başındaki peruk mu yoksa gerçek saçı mı diye anlamak için saçını çekerek “kontrol eden” erkeklerin önünde sıraya dizilen, çalışmalarına izin verilen yerlerde de görünür konumda olmamaları istenen, hakarete uğrayıp kovulan, mağduriyetlerini dile getirmek istemelerini “isyan provası” olarak adlandırıp, onlara yönelik polis şiddetinin daha fazla olmasını isteyen ana akım bir medyanın manipülasyonuna maruz kalan veya ülkenin başbakanı tarafından Meclis’ten kovulup “haddi bildirilen” kadınlardan. Seküler kadın dernekleri tarafından ihlal olarak kayda geçmeyen çok boyutlu ihlallerden…
Yine o günlerde şöyle söyleyenlerle tartışmalar yaptığımızı hatırlıyorum: “Bakın, eğer bu yasak bir kalksın, yarın üniversitelerde başını örttürmedikleri bir kız kalmayacak.” Bugün yasak kalktı ve o yasakçıların dedikleri olmadı. Örten örtüyor, örtmeyen örtmüyor, başını örtenlerin de açtığından söz ediliyor. Bugün çıkıp “evet, o günlerde yasağı savunduk ve bunları söyledik. Şimdi yıllar boyunca o kadınların geleceğini, sağlığını, geçimini çaldığımız için derin bir pişmanlık duyuyorum” diyen kaç kişi oldu bilmiyorum şimdiye kadar. En azından ben rastlamadım.
28 Şubat’ı başka bir zaman yazmayı düşünüyordum. Ama bir gün yazmak için elimde tuttuğum notlar arasındaki bu bildiriyi bulunca, onu birkaç cümle bir şey yazıp paylaşmak isterken bu uzun, yazı çıktı ortaya. Bildirinin adı “Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü.” Tam 28 Şubat öncesi, milyonlarca insanın hayatını karartacak müdahalenin öncesi. Fadimelerin, Kalkancıların, Aczimendilerin, cin çıkarma törenlerinin ve diğer ürkütücü irtica “haberlerinin” toplumu ikna etmek için her akşam haber bültenlerini doldurduğu günler.
Kimse şeriatı sevmek zorunda değil elbette. Ama bunu bir kadının üzerine çarpı koyarak, bir insanın ve onun giyinme biçimi üzerinden yapmanın tam da ihlalleri anlamak, ihlallerin ihlal olarak dahi görülmemesini açıklamak ve o kadınlara mağdur olma “payesini” dahi esirgemek bakımından bir anlamı var. Bugün de değişmeyen bir zihniyetten ve bir insanlık durumundan söz ediyorum. Bildiriyi büyülterek altındaki katılan kurum ve örgütleri de görmenizi istedim; değişen ve değişmeyeni daha iyi değerlendirmek için.
Yazdıkça hatırlıyor insan ve hatırlamak acı veriyor. Özellikle o günlerde yaşadıklarını kaldıramayan arkadaşların ve tanıdıkların yitip giden hayatlarını hatırlamak daha çok acı veriyor.
Ama belki de daha çok hatırlamak ve daha çok yazmak gerek. Yaşananları inkâr etmek isteyenler yine edecek belki. Sayısız insanın ahını alanlar bugün yine yüzleri kızarmadan dolaşacak. Bu da acı verecek. Ama insanların akıl ve vicdan sahibi olduklarına güvenmek, konuşmak ve hikayeleri birleştirmek hepimize iyi gelecek.