Maziyar Ghiabi’nin Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Haziran ayının başlarında bir Pazar günü, İranlı futbolcular, maç oynamak dışında geçmelerine izin verilmeyen sınırdan birkaç yüz metre uzaklıktaki Meksika’nın Tijuana kentine indi.
Takım, Arizona’da kurmayı planladığı kamp yerini terk etmek zorunda kalmıştı; İran’ı kapsamlı bir giriş yasağı uygulanan ülkeler listesinin en üst sıralarına yerleştiren ABD, oyuncuların vizelerini açılış maçından 10 gün önce vermiş ve heyetin birkaç üyesinin girişine izin vermemişti.
Birkaç gün sonra FIFA, takımın ABD’de oynayacağı üç maç için ayrılan bilet kotasını iptal etti; bu nedenle İranlı oyuncular, kendi taraftarlarının boşalttığı tribünlerin önünde sahaya çıkacak. Çoğu kişinin görüşüne göre bu, turnuva başladığında ev sahibi ülkenin, savaş halinde olduğu bir ülkenin takımını ağırladığı ilk Dünya Kupası’dır.
Çatışmalı bir yılda düzenlenen turnuva nedeniyle daha da şiddetlenen diplomatik çekişmelerin yanı sıra, İran takımına yönelik muamelede daha yakından düşünülmesi gereken bir husus var.
Takımın sahaya çıkmasına izin veriliyor, ancak hemen sınırın ötesine geri gönderiliyor; her maçın oynandığı gün ABD topraklarına girip çıkması zorunlu tutuluyor. Bu durum, takımın katılımını hem kahramanca bir hareket hem de ABD’nin emperyalist kibrine tutulan bir ayna haline getiriyor.
İran’ın kültür tarihinde, futboldan çok önceye dayanan uzun bir kahraman sporcular geleneği vardır. İran’daki sporcular, modern spor endüstrisinin anlamında nadiren birer eğlence figürü olmuştur. Fiziksel olarak geliştirilmiş beden, uzun zamandır ahlaki ve ulusal bir metin, hatta bir mitoloji işlevi görmüştür.
Bu gelenek, varzesh-e bastani ve zurkhaneh, yani “güç evi”nden geçer; burada bedensel gelişim, şövalyelik, sabır ve zayıfları koruma ahlakından ayrı düşünülemezdi. Vücudu ustaca kontrol etmek, şöhret değil ahlaki otorite kazandırırdı; şampiyon, yani pehlivan, ancak başkalarının hizmetine sunulduğunda meşru sayılırdı.
Sporun küresel sermaye devrelerine dâhil olduğu günümüzde bile, bu eski beklenti yavaş yavaş kaybolmaktadır: Sporcu, Abolqasem Ferdowsi’nin 11. yüzyılda kaleme aldığı Şehname’deki kahramanların mirasçısı olmasa da bir örneğidir; ondan etik davranış – ve gerektiğinde fedakârlık – beklenir; bu gelenek, 20. yüzyılın güreşçilerine kadar uzanır.
Sporun sembolizmi
Örnek bir figür olarak, 1950’ler ve 1960’larda Olimpiyat sporcusu olan güreşçi Gholamreza Takhti öne çıkmaktadır. Onun şöhreti, atletik üstünlüğünü Pehlevi sarayından onurlu bir mesafeyle ayırması ve sıradan insanlara olan sadakatiyle birleştirdiği algısına dayanıyordu. 1968’de vefat ettiğinde, cenazesi, yas kisvesi altında Şah’a karşı muhalefetin dile getirilebildiği nadir kitlesel toplanmalardan biri haline geldi.
Onun imajı ve örneği, İran sosyal medyasında düzenli olarak dolaşmaktadır. Güreş minderi terminolojisi, en üst düzeydeki siyasi söylemlere sızmaktadır: Ayetullah Ali Hamaney, 2013 yılında bu terminolojiye başvurarak nükleer diplomasiyi “kahramanca esneklik” (narmesh-e qahremananeh) olarak nitelendirmiş ve stratejik bir tavizi, askeri bir tehdit karşısında geri çekilme olarak değil, bir güreşçinin taktiksel bir geri adım atması olarak sunmuştur.
Hem monarşi döneminde hem de İslam Cumhuriyeti döneminde devlet, spora ulusu temsil etme görevini yüklemiştir; böylece sporcu bedeni, devletin meşruiyetinin sınandığı ve bazen de pekiştirildiği bir sahne haline gelmiştir.
En bilinen örnek, İran’ın Avustralya ile oynadığı gergin bir baraj maçında 1998 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanmasıydı. Dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin reformist yönetimi, bu zaferi sahiplenmek ve halkın katılımına bir alan açmak istiyordu.
Ancak bu zaferin tetiklediği kutlamalar – sokakları dolduran kalabalıklar ve resmi olarak girişleri yasaklanmış olmasına rağmen Tahran’daki Azadi Stadyumu’na akın eden kadınlar – bu tür bir coşkunun izin verilen sınırları ne kadar çabuk aşabileceğini gösterdi.
Bu arada, sporcuların kamu politikasındaki rolü de değişti. Sosyal medyanın etkisini ustaca kullanan daha genç bir nesil, resmi kanalların dışında, hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki kamuoyuna doğrudan seslenebiliyor.
2016’da Olimpiyat madalyası kazanan ilk İranlı kadın olan Kimia Alizadeh, birkaç yıl sonra devletin kadınlara uyguladığı baskıyı kınamak için ülkeden kaçtı; judocu Saeid Mollaei, bir İsrailli ile karşılaşmamak için maçı bilerek kaybetmek yerine 2019’da ülkeden kaçtı; forvet Sardar Azmoun ise 2022’de protestocuların öldürülmesini kınamak için milli takımdaki yerini riske attı.
Dört yıl önce Katar’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İran milli takımı, tarihsel olarak İran’ın iç işlerine karıştığı algılanan İngiltere ile oynayacağı maç öncesinde, ülke marşı çalarken sessiz kaldı. Bu sessizlik, iki yönlü bir tepkiyle karşılandı: jeopolitik gerilimler ortasında birlik göstermeye istekli devlet yetkililerinden kınama, uluslararası sahneyi İran’ın iç politikası hakkında daha yüksek sesle konuşma fırsatı olarak görenlerden ise destek.
İşte bu yüzden uluslararası arena İranlılar için bu kadar patlamaya hazır bir ortamdır. Küresel kameraların gözü önünde, en ufak bir jest bile net bir şekilde okunabilir hale gelir ve bundan yararlanmaya hevesli izleyiciler için önemli bir araç haline dönüşür.
Çatışmanın ortasında
FIFA ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi, turnuvalarını tarafsız bir küresel ortak alan olarak sunar; ancak yönetim yapıları, sponsorluk ekonomileri, vize rejimleri ve medyadaki sunum biçimleri büyük ölçüde Batı lehine ağırlık taşımaktadır. Tarafsız bir festival gösterisi, ABD’nin ırkçı politikalarına boyun eğerek taraftarların, oyuncuların ve hakemlerin girişini yasakladığında ya da onları yalnızca kimlikleri nedeniyle denetime ve müdahaleye maruz bıraktığında, boş bir sözden ibarettir.
Küresel Güney’deki ülkeler ve Washington ile aynı çizgide yer almayı reddedenler için bu arena, tüzüğünde ilan edildiği gibi hiçbir zaman eşit şartlar sunan bir saha olmamıştır.
1998 yılında Fransa’da düzenlenen ve diplomatik ilişkisi olmayan iki hükümet arasında oynanan ABD-İran Dünya Kupası maçı, İranlı oyuncuların rakiplerine sunduğu beyaz gülleri bir gerginliğin azalmasının sembolüne dönüştürdü — tıpkı Nixon döneminde Washington ile Pekin arasında yaşanan masa tenisi diplomasisi gibi, başka yollarla yürütülen bir dış politika örneği.
Bu yılki Dünya Kupası’nda İran’ın ilk iki maçı Los Angeles’ta, üçüncüsü ise Seattle’da oynanacak. Los Angeles, şiddetli tartışmalara sahne olabilir: Şehir, Pehlevi hanedanını destekleyen restorasyoncu monarşistlerin ağırlıkta olduğu en büyük İran diasporasına ev sahipliği yapıyor.
Bir zamanlar nostaljik bir monarşizm olan bu akım, son on yıl içinde küresel sağın estetiğini benimsemiştir: kurtarıcı lider kültü, zorla geri kazanılması gereken mitleştirilmiş bir geçmiş, iç düşmanlarına karşı tanımlanan bir “gerçek İran”, “İran’ı Yeniden Büyük Yap” sloganı.
MAGA hareketiyle olan uyumu tesadüfî değildir. Bu akımın önemli kesimlerinin İran’a yönelik yaptırımları ve hatta bombalamaları memnuniyetle karşılaması, İran’daki pek çok insanın gözünde silinmesi zor bir iz bırakmıştır.
Böylece sporcular, varoluşsal bir savaşın ortasında, İsrail’in çıkarları tarafından desteklenen bir çatışmaya karşı ulusal birliği talep eden iç ortam ile İslam Cumhuriyeti’ne ve muhaliflere yönelik baskısına karşı durmaları yönündeki Amerikan diasporasının baskısı arasında sıkışıp kalmış durumdadır.
Peki, Meksika’daki kamp ile ABD’deki sahalar arasında gidip gelen bu takımdan ne beklemeliyiz? İran’ın dört bir yanından, düşman topraklarındaki ulusun sembolleri olarak izlenen bu takım, Washington ve müttefikleri tarafından ise meşruiyetini daha da sarsmak için bir araç olarak görülüyor.
Şu an için takım, Şubat ayında ABD’nin Minab’daki bir kız okuluna düzenlediği bombardımanında hayatını kaybeden çocuklara atıfta bulunarak, takım elbiselerinin üzerine 168 rakamını gösteren bir rozet takmış olarak Meksika’ya ulaştı. Savaş ve savaşın hedefleri, İran’ın endüstriyel ve bilimsel altyapısının yok edilmesi ve bağımsız kalkınma hakkının elinden alınmasına doğru genişledikçe, İran takımının, oyuncuların ABD topraklarında kalmasına izin verme gibi sporcu ruhuna uygun bir jesti bile es geçen Amerikalı ev sahibinin ekmeğine yağ sürmesi şaşırtıcı olurdu.
Bunun yerine, Meksikalı ev sahiplerinden başlayarak Küresel Güney’den gelen taraftarlar, Washington’un kibrinden duydukları tiksinti nedeniyle ve açıkça sergilenen ABD emperyalist politikasına karşı hem kendi adına hem de dünyanın büyük bir kısmı adına eşitsiz bir mücadele veren bir ülkeye dayanışma göstererek, İran takımını yüksek sesle destekleyebilirler.
Savaşta olduğu gibi futbolda da İran, zafer gelene kadar dayanmak zorunda kalabilir.
* Maziyar Ghiabi, Exeter Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Doçenti ve Farsça ve İran Çalışmaları Merkezi Direktörüdür. Drugs Politics: Managing Disorder in the Islamic Republic of Iran (MESA Nikki Keddie Ödülü sahibi) ve States without People: revolt and defeat in the Middle East (Billie Jeanne Brownlee ile birlikte) kitaplarının yazarı olan Maziyar’ın eserleri arasında The Virtual Shepherd adlı belgesel film ile Noire Lebanese ve Havana-Tehran adlı grafik romanlar da yer almaktadır. Kendisi, Sosyoloji dalında Philip Leverhulme Ödülü’nün sahibidir.