'Refah devletleri'nden 'savaş devletleri'ne dönüş

'Refah devletleri'nden 'savaş devletleri'ne dönüş

ABD’nin küresel taahhütlerin maliyetini müttefiklerine yükleyen yeni jeopolitik stratejisi ve artan güvenlik tehditleri karşısında Batılı devletlerin tutumunu yorumlayan M. Evren Eken, 'refah devleti' modelinden 'savaş devleti' yapısına geçildiğini vurgul

Emeklilik mi, mühimmat mı?: Refah devletlerinden savaş devletlerine dönüş

M. Evren Eken / Fikirturu


Avrupalı bir seçmenin önümüzdeki on yılda vereceği karar giderek basitleşiyor: Emeklilik mi, mühimmat mı?

Avrupa hükümetleri, kıtanın yeniden silahlanması için bütçelerini sosyal refahtan savunmaya kaydırıyor. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında yürüttüğü pasifist politikadan vazgeçerek ordusunu büyütüp savunmaya daha fazla kaynak aktarımı sağlamayı gerekçelendiren politikası Zeitenwende‘den[1] AB’nin kitlesel bir savaş beklentisiyle savunmaya yüksek miktarda kaynak aktarmasını kararlaştıran politikası Readiness 2030’a[2] ve hatta NATO 3.0’a[3] uzanan çizgide pek çok gelişme oluyor.

Aslında ABD yönetimi sadece Avrupa’ya değil, tüm dünyadaki müttefiklerine ordularını büyütme ve savunma için daha fazla para ayırma konusundaki baskısını iyice artırdı. Hatta aynı askerî yapısal talep Tokyo, Seul ve Canberra hattına da iletilmiş durumda. Ancak buradan ABD’nin “Ben artık bu işte yokum, herkes kendini korusun” diyerek tamamen kendi yarı küresine çekildiği çıkarımına kapılmamak gerek. Zira güncel gelişmeler de bunu doğruluyor.

ABD küresel taahhütlerinin maliyetini artık taşıyamadığını kabul etmiş bir güç olarak müttefiklerini kendi hegemonyası için daha fazla desteğe zorluyor. Yâni ABD’nin asıl amacı küresel anlamda topyekün bir jeopolitik tahkimat.

Küresel aşırı yayılmadan bölgesel düzenlemeye

Donroe Doktrini[4] olarak ifade edilen bu mantık, Washington’ın çok daha müdahaleci bir stratejiyi devreye soktuğunu gösteriyor. Hegemonyasından vazgeçip bir tecrit politikasına yöneleceğini değil.

Ocak ayında yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi belgesi küresel aşırı yayılmayı düzeltme hedefini merkeze alarak Grönland‘ı, Panama Kanalı’nı ve Meksika Körfezi’ni “anahtar arazi” olarak kodluyor. Yani Trump’ın bir gün Kanada’yı, ertesi gün Grönland’ı “51. Eyalet” ilan eden söylemleri dışarıdan popülist bir kapris silsilesi gibi görünse de, harita üzerinde işaretlenen bu noktalar son derece sistemik bir jeopolitik tahkimatın dışavurumu aslında.

Venezuela‘nın ağır petrol rezervleri, Kanada’nın enerji boru hatları, Grönland’ın nadir toprak elementleri ve Panama ile Küba’nın deniz ticaret yollarındaki konumu tamamıyla Çin’in Batı yarı küreye yönelik tedarik ve erişim kanallarını oluşturmakta.

Geri çekilme retoriğinin altında yatan asıl pratik de, Amerika’nın kendi arka bahçesinde Pekin’e karşı aşılmaz bir lojistik ve stratejik duvar örme hedefi. Zira aşınmış Amerikan gücü, kabından taşmakta olan Çin’i 20. yüzyılın stratejilerini kullanarak çevreleyemeyeceğini biliyor. Bunun için de müttefikleri ile yük paylaşıp yayılmacı bir neo-merkantalizme[5] yöneliyor.

Stratejinin taşeronlaşması ve bölgesel dinamikler

Neo-merkantilizm ülkelerin ihracatı artırıp, ithalatı sınırlamasını savunan güvenlik merkezli ve korumacı bir yaklaşım.

Bu neo-merkantilist çabanın mimarisi ise tek başına Washington’a ait değil. Ortadoğu’daki güç dengeleri ve özellikle İsrail’in güvenlik bürokrasisi, Amerikan büyük stratejisini kendi bekası doğrultusunda araçsallaştırmanın yolunu bulmuş durumda. İran’a yönelik baskı politikasının Washington’da meşrulaştırılma biçimi bunun en net örneği. Tahran, yalnızca bölgesel bir tehdit olarak değil, Çin’in enerji güvenliğinin kritik bir tedarikçisi olarak Amerikan güvenlik aygıtına sunuluyor.

İran ile Venezuela arasında kurulan entegre enerji hattına (Venezuela’nın ağır petrolünün piyasaya sürülebilmesi için elzem olan kondensatların İran’dan tedarik edilmesi) yönelik ardı ardına gelen müdahaleler de bu anlatıyı teknik olarak destekliyor.

Dolayısıyla Tahran’a vurulan her darbe, eşzamanlı olarak İsrail’in bölgesel hegemonya inşasına ve Amerika’nın Çin’i çevreleme stratejisine hizmet ediyor. Bölgesel bir müttefikin, küresel bir süper gücün rekabet vizyonunu bu denli yönlendirebilmesi, stratejinin asıl kurucusu ile yönlendiricisi arasındaki hiyerarşik sınırları da silikleştirmiş halde.

Kimlik siyaseti olarak 19. yüzyıl söylemi

Öte yandan bu soğuk tedarik zinciri ve jeopolitik kuşatma hesabının, Amerikan iç kamuoyuna 19. yüzyılın yayılmacı söylemi ile pazarlanması son derece önemli.

Resmî strateji belgelerinde ve siyasi söylemlerde Amerika’nın yeniden “büyüyen bir ulus” olacağına ve bayrağının “yeni ufuklara” taşınacağına dair yapılan vurgular da tesadüf sayılmaz.

Bir asır önce Latin Amerika’yı coğrafi determinizm ve yerçekimi kanunları üzerinden ilhak edilebilir bir alan olarak tanımlayan aynı dil, bugün müttefikleri ve komşularını eyalet numaralarıyla sınıflandırarak geri dönmüş durumda.

Kritik limanları ve madenleri güvence altına almak için ulusal güvenlikten ve deniz yollarından bahsetmek yeterliyken, söylemin bayrak, kader ve kutsal misyon ekseninde kurgulanması iç kamuoyuna bir kimlik hikâyesi sunuyor.

Bu genişlemeci emperyal söylem de sıradan insanların desteğini alarak askerî stratejiyi halkın gözünde meşrulaştırıyor. Zira hiçbir tedarik zinciri haritası kitleleri mobilize edip konuyu tartışmaya kapamak için bundan daha etkili olamaz.

Toplumsal sözleşmenin feshi: Refah devletinin krizi

Hem Amerikan anlatısının hem de altındaki stratejik yönelimin paylaştığı en büyük yapısal zaaf ise kapasite eksikliği. ABD’nin küresel taahhütlerini daraltmasının temel nedeni, askerî ve ekonomik altyapısının kendine biçtiği devasa coğrafi kaftanı artık finanse edememesi.

Daha az tartışılan bir diğer konu ise faturanın devredildiği Avrupalı ve Asyalı müttefiklerin de aynı kapasite açığıyla mücadele etmekte olması.

“Taşın altına daha fazla elin koyulması” talebi, kâğıt üzerinde basit bir bütçe kalemi meselesi gibi durabilir. Ancak bu dayatma, esasında İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen refah devletlerinin süratle savaş devletlerine dönüştürülmesi sürecidir.

Dahası, bu toplumsal sözleşmenin Soğuk Savaş boyunca kıtanın kaynaklarını ABD’nin askerî şemsiyesi altında savunma yerine sosyal devlete kaydırabilmesiyle mümkün olduğunu da unutmamak gerek. Zira kıta böylelikle bir yanda kendini vahşi kapitalizmin cazibesi ile komünizmin sosyal vaatleri arasında bir orta yolda konumlandırıyor diğer yandansa dönemin ideolojik çalkantılarından sistemik düzeyde arındırıyordu. Şimdiyse ABD’nin bunlardan vazgeçtiğini görüyoruz.

Dolayısıyla bu yapısal dönüşümün sancısız olması beklenemez. Avrupa toplumu sosyal demokrasi ve refah devleti mantığını tamamen içselleştirmiş durumda. Savunma harcamalarını kısa vadede hızla artırmak, tarihi sosyal devlet uzlaşısının yeniden müzakere edilmesi, hatta tek taraflı olarak feshedilmesi anlamına geliyor.

Japonya ve Güney Kore bağlamında ise durum daha da sorunlu. Yaşlanan nüfus, daralan işgücü ve savunma sanayiinin gerektirdiği insan kaynağı arasındaki fark hızla açılıyor.

Seçmenlerin, kendilerine sorulmadan imzalanan bu yeni sözleşmeye ne ölçüde rıza göstereceği de bu yüzden meçhul. Avrupa’nın merkez ülkelerinde zorunlu askerlik tartışmalarının yeniden alevlenmesi, bu rızanın hiç de garanti olmadığını kanıtlar durumda.

Bu demografik sorunlar karşısında alternatif yöntemler olan robotik ve yapay zekânın desteğine başvurmak ise çok daha büyük sosyo-ekonomik sorunlara sebep olacak görünüyor.

Çatlayan ittifaklar ve hegemonyanın geleceği

Batı ittifakının asıl kırılganlığı da aslında bu noktada ortaya çıkıyor. Zira yük devri politikasının gerekleri, müttefiklerin sosyo-ekonomik kapasitelerini aştığında ittifak içi güven sarsılmaya başlar. Bu yapısal çatlak ise tam olarak Washington’ın önlemeye çalıştığı senaryoyu besler.

Kuşak-Yol projesi ve bölgesel ticaret anlaşmaları üzerinden kendini istikrarlı ve çok taraflı bir ortak olarak pazarlayan Çin, ABD ittifak sistemi içindeki her gerilimi kendi söyleminin somut bir kanıtı olarak kullanma eğiliminde. Hatta Pekin’in bu konuda aktif bir çaba harcamasına bile gerek yok. Washington’ın müttefiklerine dayattığı bütçe faturası hegemonyanın yapısal çelişkilerini ve jeopolitik mantığını kendiliğinden ifşa ediyor.

Kısacası karşımızda iç içe geçmiş, çok katmanlı bir kriz mevcut. En içte, Venezuela’dan Grönland’a uzanan somut bir kaynak ve erişim haritası var. Onun üzerinde, Çin’i Batı yarı küreden dışlamayı hedefleyen jeopolitik bir kuşatma stratejisi ve bu stratejiyi kendi hedefleri doğrultusunda manipüle eden bir Orta Doğu siyaseti. Toplumsal düzlemde ise 19. yüzyıldaki gibi insanları mobilize etmeye çabalayan bir emperyal genişleme dili. Irkçılığın ve milliyetçiliğin yükselişi ile beraber düşünüldüğünde ise bu trendlerin birbirini nasıl beslediğini görmek daha kolay. Dolayısıyla ne Amerika’nın ne de müttefiklerinin tam olarak sahip olduğu kapasite, kimin bütçesinden ve kimin toplumsal sözleşmesinden karşılanacak sorusu bütün dünyayı etkilemesi açısından son derece önemli.

Sonuç olarak, Amerika’nın sûni geri çekilme söylemi aslında daha müdahaleci olacağının işareti. Ancak Washington bu stratejiyi kendi başına sürdüremez. Müttefiklerinin desteği ise ciddi bir sosyal ve kurumsal dönüşüme bağlı. Zira refah devletinden savaş devletine geçiş, basit bir mali yıl döngüsünde tamamlanacak bir işlem değil, kuşaklar boyu kurulmuş olan kurumların sökülüp yeniden kurgulanması meselesi.

Washington sözde geri çekildiği kıtadan toparlanıp döndüğünde ya da ittifaklarını komuta etmeye çalıştığında karşısında hangi müttefikleri bulacağı, bu dönüşümün faturasını kimin, hangi rızayla ödediğine bağlı olacak. Emeklilik mi, mühimmat mı sorusunu örtmeye çalışan “medeniyeti kurtarma” retoriği ise önümüzdeki 20 yılın ittifak haritasını jeopolitik teorilerden çok daha derinden şekillendirecek gibi görünüyor.


[1] Çağ Dönümü. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında yürüttüğü pasifist politikadan vazgeçerek ordusunu büyütüp savunmaya daha fazla kaynak aktarımı sağlamayı gerekçelendiren politikası.

[2] AB’nin kitlesel bir savaş beklentisiyle savunmaya yüksek miktarda kaynak aktarmasını kararlaştıran politikası.

[3] ABD Savunma Bakanlığı Siyasi Müsteşarı olan Elbridge Colby tarafından tasarlanan ve tüm ittifak üyelerinin savunma harcamalarını ciddi oranda artırmasını hedefleyen ABD’nin NATO’ya dair yük devri stratejisi.

[4] Hem Donald Trump hem de Monroe göndermesi içeren bir söz oyunudur. Trump Ocak 2026’da ABD’nin Batı yarı küreyi kendi alanı ilan ederek bölgedeki üstünlüğüne yönelik politikasına bu adı vermiştir. Monroe Doktrini ise 1823’te ABD Başkanı Monroe tarafından kabul edilen, ABD’nin Amerika kıtasını Avrupa sömürgeciliğine kapatıp, kendinin de dünyaya müdahil olmayacağını beyan eden tecritçi stratejidir.

[5] Serbest ticaret rejimine karşı devletin ekonomik ve teknolojik gücünü artırmak amacıyla stratejik kaynakların korunmasını, devlet müdahalesini, yerli sanayinin desteklenmesini ve ihracat odaklı büyümeyi savunan bir ekonomi modelidir.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir