Bundan on dört yıl önce 15 Ramazan Siyonizmin vahşi yüzünü gözler önüne seren önemli bir katliama şahit olmuştu. Gerçi Siyonizmin tarihi bu türden vahşi katliamlarla doludur. Ancak Hicri 15 Ramazan 1414, Miladi 25 Şubat 1994 tarihinde Batı Yaka'nın el-Halil şehrinde bulunan Hz. İbrahim Camisi'nde gerçekleştirilen katliam Siyonist vahşetin can almada, cinayette, insanları topluca katletmede ne kadar sınır tanımaz olduğunu gözler önüne sermesi açısından dikkat çekiciydi. Bu vahşi katliam aynı zamanda Siyonist vahşetin öldürme, katletme konusunda ne kadar farklı metotlar keşfedebildiğini ve bu metotları hiçbir vicdanî ızdırap hissetmeden uygulayabildiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir. El-Halil katliamının bir önemli yanı da Siyonist işgal güçlerinin siviliyle askeri arasında hiçbir fark olmadığını, işgal, cinayet ve vahşetin her iki kanadın işbirliğiyle yürütüldüğünü gösteren binlerce olay içinde en belirgin, en göze batan olay olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlara hayat vermek üzere yetiştirilip doktor yapılan bir Yahudi bu olayda hiç gözünü bile kırpmadan onlarca insanı toplu halde katledebilmiştir.
El-Halil, Batı Yaka'nın güneyinde, Kudüs'ün de güneyine düşen bölgesinde yer alan oldukça sevimli ve tatlı bir şehirdir. Bu ismi almasının sebebi ise Hz. İbrahim (a.s.)'in Filistin'e göç etmesinden sonra o şehre yerleşmiş ve orada ikamet etmiş olmasıdır. Hz. İbrahim (a.s.)'ı, Yüce Allah kendisine dost yani Halil edindiğinden o Halilurrahman (Rahman'ın dostu) diye tarihe geçmiştir. Söz konusu şehir de onun bu vasfına atfen Halil'in şehri diye adlandırılmıştı. Sonra sadece el-Halil olarak adlandırılır oldu.
Hz. İbrahim (a.s.) insanlara Yüce Allah'ın davetini ulaştırmaya çalıştığı, onları Allah'a kulluk görevlerini yerine getirmeye çağırdığı ve kendisi de onlara örnek olmaya özen gösterdiği için gittiği her yerde aynı zamanda kendisine bir mabet inşa etmiş ve bunlarla tarihe imzasını atmıştır. Filistin'de ikamet ettiği şehre de aynı şekilde bir mabet inşa ederek imzasını atmış ve bir işaret koymuştur. Onun inşa ettiği mabet tabii daha sonra yıkıldı. Ama onun iz bıraktığı noktaya sonraki dönemlerde de bir mabet inşa edildi ve üzerinde Allah'a kulluk görevi yerine getirildi. Hz. İbrahim (a.s.)'in iz bıraktığı o noktaya inşa edilen mabede de Hz. İbrahim Camisi adı verilmişti.
Bir Ramazan sabahıydı. 1414 yılının Ramazan ayının tam ortası, yani 15. günün sabahı. Hz. İbrahim (a.s.) de dâhil tüm peygamberlerin ortak dini olan tevhid dini ve peygamberler silsilesinin son halkası olan Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tebliği üzere kulluk görevlerini yerine getirmek isteyen birçok Müslüman sabahın o sakin saatlerinde, namazlarını huzur içinde cemaatle birlikte ve üstelik Halilurrahman'ın izini taşıyan kutlu bir mekânda eda etmek için Hz. İbrahim Camisi'ne koşmuştu. İbadetlerini bu mekânda yerine getirmeye özen gösteriyorlardı, ama işgalci Siyonistlerin şerrinden de emin değillerdi. Çünkü onlar cinayette, saldırıda hiçbir sınır tanımıyor, her gün vahşette yeni bir metot keşfedebiliyorlardı.
Öte yandan vahşi katliamı gerçekleştirmeye niyet eden canavarlar planlarını geniş çaplı yapmış ve işgalci askerlerle de işbirliği içinde ortak plan geliştirmişlerdi. Dolayısıyla diğer günler yedi veya sekiz askerin beklediği iç koridorda o sabah işgalci askerlerden kimse yoktu. Çünkü ortamı caniler için müsait hale getirmeye ve saldırı düzenlemelerine imkân sağlamaya niyetliydiler. Sonra katliamın baş canisi Dr. Barush Goldstien adlı kişi omuzundan astırdığı kalaşinkofla sessizce içeri girmişti. Namaz kılanlar tam secdeye varıp da alınlarını yere koyduklarında söz konusu cani arkadan otomatik silahıyla tarama yapmaya başladı. Katliam planlı ve organize bir şekilde gerçekleştirildiğinden Barush Goldstien tek başına değildi. Planın içinde yer alanlardan bazıları dışarıda kapıları kontrol altında tutmaya çalışırken, diğer bazıları da arkadan mermi yetiştiriyordu. Kullanılan silahın şarjörü boşaldıkça arkadaki kişi dolusunu veriyor ve boşalan şarjörü dolduruyordu. Cani Goldstien ise nefes arası bile vermeksizin namazdaki insanların üzerine mermi yağdırıyordu.
Selim İdris ve Nemir Mücâhid adlı gerçekten mücahit ve fedakâr iki genç ölümü göze alarak Müslümanların üzerine mermi yağdıran vahşi canavarın üzerine atladı ve onu öldürdüler. Böylece katillerin mermi yağdırma işi sona ermiş oldu. Fakat atılan mermilere hedef olan o gençlerin her ikisi de daha sonra şehit oldu.
Olayın baş göstermesi sebebiyle camiye müdahale eden işgalci askerler kendi saldırganlarıyla uğraşmak yerine saldırıya uğrayan Müslümanların üzerine göz yaşartıcı gaz sıktılar.
İki mücahit katili öldürerek kurşun yağmurunun durmasını sağlamıştı ama Müslümanları secde anında yakalayan vahşi canavarlar bu arada birçok kişinin isabet almasına sebep olmuşlardı. İsabet alanların bazıları hemen camide hayatlarını kaybederek şehit oldu. Birçok kişi de yaralanmıştı ve hemen ambulanslarla camilere taşındılar. Ne kadar ilginçtir ki yaralıları hastanelere nakleden ambulansların bazıları yolda işgalci askerlerin saldırılarına maruz kaldı ve bu yüzden de bazı yaralılar hayatlarını kaybetti. Bazıları da hastanelere nakledilmelerine rağmen kurtarılamadı. Sonuçta söz konusu vahşi baskın ve katliam yüzünden şehit olanların sayısı 67'yi buldu.
İşgal devleti olayı bahane ederek Hz. İbrahim Camisi'ni uzun bir süre ibadete kapattı. Bir yıla yakın bir süre ibadete kapalı tutulan kutsal mekân açıldığında üçte ikisi Yahudi mabedine dönüştürülmüştü. Bu gelişme de katliamın, alelade bir terör hadisesi olmadığını terör devleti İsrail ile onun himayesi altında faaliyet yürüten Siyonist terör örgütlerinin ortak planıyla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyordu. Siyonist devlet saldıranları mükâfatlandırmış, saldırıya uğrayanları ise cezalandırmıştı. Zaten saldırı sonrasında askerlerin camiye girmesiyle yapılan müdahalenin mahiyeti, yaralıların hastanelere nakledilmesi esnasında ambulanslara işgalci askerler tarafından saldırı düzenlenmesi ve benzeri diğer gelişmeler de bu işbirliğini gözler önüne seriyordu.
İşgal devleti caminin önemli bir kısmını Yahudi mabedine dönüştürmekle yetinmemiş Müslümanlara bırakılan üçte birlik kısmından yararlanmak isteyenlere de yaş sınırlaması getirmişti ve kırk yaşından küçük olanlar artık bu camiye giremeyeceklerdi. Çünkü vahşi canavar Goldstien'ı iki mücahit genç öldürüp etkisiz hale getirmişti. İşgal devleti benzer bir saldırının düzenlenmesi durumunda caninin üzerine atlayacak ve onu etkisiz hale getirecek gençlerin camide bulunmamasını istiyordu.
İşgal devletinin getirdiği bir diğer uygulama ise caminin Yahudi mabedine dönüştürülen bölümüne girecek Yahudilerin Müslümanların namaz kıldıkları esnada da darbukalarını çalarak kendi müzikli törenlerini düzenlemelerine izin verildiğini açıklamasıydı. Önceden caminin küçük bir bölümü Yahudilere tahsis edilmişti ve buraya girenlere de namaz esnasında darbuka veya diğer Yahudi çalgıları çalarak müzikli tören düzenleme yasağı uygulanıyordu. Vahşi canavar Goldstien'ın katliamını mükâfatlandırmak amacıyla, onun anısına bu yasak kaldırılmıştı. Artık Yahudiler istedikleri her an çalgı çalıp Müslümanların Kur'an tilavetlerine çalgı ve müzik sesi karıştırabileceklerdi.
(FEM)