1. YAZARLAR

  2. Hamza Türkmen

  3. Yahudi Ulusçuluğunun Din İstismarı ve Kudüs’ün Özgürlük Sorunu

Yahudi Ulusçuluğunun Din İstismarı ve Kudüs’ün Özgürlük Sorunu

Kasım 2017A+A-

2000-2500 yıllık sürgün/diaspora hayatına mecbur bırakılan Yahudilerin, Avrupa’nın kapitalist yapılanma süreci içinde uluslaşmaya maruz kalmaları ile birlikte Yahudilik dini ve kültür algısı oldukça zedelenmiştir. Ayrıca Yahudi ulusalcıları için Filistin toprakları üzerinde kurulan devletin adı İsrail olmuştur. Bu isimlendirme, Yahudilerin de kabul ettiği ve öncü olarak gördüğü Allah’ın Elçisi Yakup/İsrail (Âl-i İmran, 3/93) Aleyhisselam’ın da istismarıdır. Yahudi ulusçuluğu modernitenin bir ürünüdür; icat edilmesi sürecinde dinî olanı da dönüştürmeye çalışmıştır.

Modern bir olgu olan "Yahudi ulusçuluğu" ile tarihî bir kategori olan "Yahudi dini” ve “cemaat değerleri” arasında paradigmal farklar vardır. Siyonizm ya da Yahudi ulusçuluğu, “yerlilik ve kültür” söylemi çerçevesinde dinî olanı yeniden tanımlayıp kullanmaya çalışmıştır. Uluslaşma süreçlerinde üretilen veya üreyen diğer “milli dindarlık”lar konusunun Siyonizm ile üretilen “milli dindarlık” olgusuna mütekabiliyet dereceleri, özellikle Müslümanların tevhidî arınma süreçleri açısından üzerinde önemle durulması gereken bir mevzuudur.

Diaspora hayatında ana gövdesi tüccar olan Dinî Yahudi Topluluğunun/Ümmetinin, son bir, bir-buçuk asır içinde nasıl seküler ve ırkçı bir ulus yapısına dönüştüğünü ele aldığımızda önemli bir isim öne çıkmaktadır. Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal nasıl ki Oğuzların ve Osmanlı Müslümanlarının Türkleştirilmesindeki sembol isimler olarak öne çıktı iseler Theodor Herzl de Yahudi Cemaatinin/Ümmetinin uluslaştırılmasında öne çıkan en önemli sembol isim olmuştur.

Theodor Herzl öncülüğünde Münih’te gerçekleştirilecek olan ilk Siyonist Kongre girişimi Alman Hahamlar Yürütme Kurulu ve Yahudi cemaati tarafından engellenmişti.1 Daha sonra İsviçre’nin Basel şehrinde 1897’de I. Siyonist Kongresi gerçekleştirildi. Bu kongrede Yahudilik, dinî olandan veya dinî cemaat/ümmet bağlılığından uzaklaştırılıp yeni icat edilen seküler bir ulusal aidiyete, ırk tasarımlı bir halka ya da ulusa (nation) dönüştürülmek istendi.

Tevrat metinleriyle, büyük hacimli Talmut rivayetleriyle ve üstat olan hahamların/ruhbanların sözleri ile muharref biçimde şekillenen Yahudilik dini, Yahudiliğin uluslaştırılması dizaynı içinde yeni bir yabancılaşmayı yaşadı. Ulusal Yahudilik, modernite-kapitalizm bağlamına ayak uyduracak bir kopuşu/emansipasyonu ifade ediyordu. II. Dünya Savaşı’na zorunlu kılan siyasi şartların ve Batı sermayesinin teşviki ile de güç kazandı.

I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 9 Kasım 1917’de Filistin ve Kudüs, daha önce İngilizler tarafından buralara yerleştirilen işbirlikçi Yahudilerin de yardımıyla işgal edilmişti. Sonraki muharebelerde de Osmanlı paşaları ve Mustafa Kemal komutasındaki birlikler İngiliz birliklerinin komutanı Genaral Allanby karşısında mağlup olmuşlardı. Allanby’nin yanında Louis Massingnon isimli meşhur İslamolog bilgin ve meşhur istihbaratçı Thomas Lawrence bulunuyordu.

1916 Sykes-Picot gizli anlaşması sonrası İngiliz Dışişleri Bakanı’nın tasarladığı 1917 Balfour Deklarasyonu’na bağlı olarak Siyonist Yahudiler ve mağduriyet yaşayan Yahudiler peyderpey Filistin topraklarına yerleştirildi. Ve Haziran 1922 yılında Cemiyet-i Akvam kararıyla Filistin toprakları fiilen İngiltere’ye bırakıldı.

Siyonist lider Herzl, yeni Yahudi ulusu için uygun vatan toprağını Afrika’nın veya Güney Amerika’nın bir bölgesinde hayal ederken,2 Filistin, eski Yahudi tarihi ve mitolojisiyle birlikte tasarlanarak Siyonistlerin önüne altın tepsi üzerinde sunuldu. Filistin’de işgalci İsrail devlet tasarımı 1948 tarihinde hayata geçirildi. İsrail aynı zamanda Ortadoğu’da Müslümanların fiilî ve fikrî vesayetten kopma mücadelesine karşı bir karakol devlet olarak emperyal güçlerden onay almıştı ve silahlandırılıp çeteleştirilen Siyonist hareketin önü açılmıştı. BM’de İsrail’in onayı konusunda yapılan oylamada halkı Müslüman olan devletlerden onay veren ilk devlet de maalesef ki Türkiye olmuştu.

O tarihten bu yana Siyonizm’in yani ulusalcı Yahudiliğin işgal sürecini ve Kudüs’ün seküler temelde Yahudileştirilmesi ifsadını hep takip edegeldik. Bugün seküler Siyonistler ve Siyonistleşen dindar Yahudiler, “yerleşimcilik” adına sürekli Filistin topraklarını mülkleştiriyorlar ve Süleyman Mabedine ve Allah’ın Elçisi Musa’ya verilen levhaları barındıran “Ahid Sandığı”na ulaşmak bahanesiyle içinde Kubbetu’s-Sahra ve Kıble Camii’nin de bulunduğu 144 dönümlük alanı kapsadığı kabul edilen Mescid-i Aksa’nın3 altını çökme tehlikesi oluşturacak şekilde kazıp delik deşik ediyorlar.

Siyonist İsrail Devleti’nin bölgenin tarihî ve toplumsal dokusuna yaptığı tahribat ve yayılmacı tutumu dünya gündeminin önemli konularından birisi olarak tazeliğini halen korumaktadır. Ama Filistin topraklarında hakları gasp edilen Filistin Müslümanlarının direnişi de devam etmektedir. İsrail’in bu zulümleri BM Genel Kurulu’nda da müteaddit defalar eleştirilmiştir. Mesela 1975 yılında BM Genel Kurulu’nda dünya nüfusunun yüzde 93’ünü temsil eden delege çoğunluğu ile alınan 3379 sayılı yasası ile İsrail devletinin zulümleri ve ırkçılığı kınanmış; Siyonizm’in “ırkçılık ve ırk ayrımının bir çeşidi” olduğu ezici bir çoğunlukla kabul edilmiştir.4 Ancak İsrail, BM’de kendi hakkında alınan 70’e yakın kararın hiçbirine uymamıştır.5 Ve üstelik küresel istikbarın gücü ve baskısı sonucunda 3379 sayılı karar yine BM’de 1991 tarihinde iptal edilmiştir.

***

Bizim için Filistin ve özellikle Kudüs, İbrahim Aleyhisselam’ın hanif yolunu takip eden vahiy temelli üç dinin müminlere bıraktığı mübarek mirasıdır. Kudüs ve Mescid-i Aksa dün de bugün de işgaller ve tahripler gördü. Kudüs, adalet, esenlik ve özgürlük yurdu olabilmek için Calutlara karşı yeniden tarih içindeki Talutlarını, Ömerlerini, Selahaddin Eyyubilerini beklemektedir. Yani İslam ümmetinin uyanışını, bilinçlenmesini ve dirilişini beklemektedir.

Kudüs üç büyük vahiy dininin yaşayıp serpildiği tebliğ ve mücadele alanı, Müslimler için tarihî ve siyasi bir mekândır. Resulullah (s)’ın İsra mucizesindeki etrafı mübarek kılınmış son durağıdır. (İsra, 17/1) Mehmet Görmez’in Artuklu Üniversitesi’nin düzenlediği “Kudüs Sempozyumu”nun açış konuşmasında dediği gibi, miracı yani yeniden yükselişi gerçekleştirmek için, hikmetli yürüyüşümüzü Mescid-i Aksa’ya ulaştırmalı ve onu özgürleştirmeliyiz.6 Zaten Davud ve Süleyman Aleyhisselam’ın Kudüs’teki mirasını mamur/imar edecek olanlar da müminlerdir.(Tevbe, 9/17)

***

4-5 bin yıl öncesinden bu yana sürekli Sami kavimlerin göçlerine zemin olan söz konusu topraklara tüccar kavramıyla eş anlamlı olan Kenanlılardan sonra M.Ö. XII. yüzyılda eski deniz kavmi olan Filistinliler yerleşmişlerdi.7 Kudüs/Beytu’l-Makdis veya diğer bir isimlendirmeyle İlya şehrinin M.Ö. 2000 yıllarında Kenanlıların bir kolu olan Yabusiler tarafından kurulduğu eski metinlerde zikredilmektedir.8 Midyalı bir kadınla evli olan ve M.Ö. 1200’lü yıllarda 40 yıl Tih Çölü’nde yaşayan Musa (a)’ın9 kavminin devamı olan Musevilerin lideri Davud(a)’ın ise M.Ö. 900’lü yıllarda yaşadığı tahmin edilmektedir. Musa kavminin yanında Filistin ve Girit askerlerinin başına geçen ve kavmî ayrımcılık yapmayan Davud Aleyhisselam döneminde müşrik güçler yenilmiş ve Davud’un iktidarı kurulmuştur. Davud’un Hititli eşinden doğan10 Süleyman (a), Süleyman adıyla maruf mescidi tamamlamıştır. Süleyman’dan sonra hâkimiyet Kuzey İsrail ve Güney Juda diye bölünmüştür. M.Ö. 721’de Asurlular İsrail’i işgal etmiştir. M.Ö. 587’de ise Juda, Babillilerin eline geçmiş, Süleyman Mescidi yıkılmış ve Yahudiler Babil’e sürülmüştür.

Kudüs, M.Ö. 538’de de Perslerin eline geçti ve Yahudilerin geri dönüşüne izin verildi. Şehir ve bölge M.Ö. 332’de Büyük İskender tarafından işgal edildi ve daha sonra da Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti başladı; Yahudiler bu dönemde eski mabetlerini ve şehir surlarını tamir ve inşa ettiler. Yahudiler M.Ö. 138’de Romalılara isyan edince, kanlı bir bastırma oldu, Mescid yıkılıp üzerine Jüpiter adına bir tapınak yapıldı. M.Ö. 66’daki ikinci ayaklanma bu sefer Bizans Kralı Titus tarafından bastırıldı ve Yahudiler ikinci kez uzak diyarlara sürgüne yollandı. M.Ö. 66 yılında başlayan ikinci diaspora dönemi Yahudileri dünya ticaretinin aktörü haline getirdi.11

Yahudiler, deniz ticaretinde uzman olan Filistinliler gibi Akdeniz’de, Asya, Afrika ve Avrupa arasında büyük bir ticaret ağı kurdular. Ve Yahudiler, bir ümmet/cemaat olarak antik çağdan beri varlıklarını sürdürebilen en önemli sosyal bir birlikteliği ifade ettiler. Aynı işi yapan Fenikeliler, Cenevizler ve Kartacalılar onlar kadar uzun ömürlü olamadılar.12 Çünkü Yahudiler M.Ö. II. yüzyıl ile M.S. I. yüzyıl arasında yazılan Tevrat tomarlarını, M.S. X. yüzyılda Aaran ben Aşer tarafından İbranice yazılan Tevrat’ı13 ve din adamlarını önemsemeleri nedeniyle varlıklarını ve irtibatlarını sürdürebilmişlerdir. Ayrıca tüm erkek çocukları için Allah’ın Elçisi İbrahim uygulaması olan sünnet/hitam geleneğini devam ettirmişlerdir.14

Ancak M.Ö. XIII. yüzyıla doğru Kenan ilinde yerleşikliklere dair İsrailoğulları veya İsrail halkından söz açmak imkânsızdır.15 Lakin Yahudiler dağıldıkları coğrafi bölgelerde İbranice bilen din adamlarının dışında ortak dillerini kaybetmişlerse de dinî Yahudi aidiyetlerini sürdürmüşlerdir. Daha çok ticaret ve finans alanında tekellerden oluşan kastlar oluştursalar da özellikle 1300-1650 yılları arasında Avrupa iç savaşları ve Otuz Yıl Savaşları sırasında çok acılar çekmişler, Avrupa içinde sürgünlere uğramışlar ve anti-semitist ambargolar yaşamışlardır.

Materyalist felsefeci Engels’e göre anti-semitizm, modern ulusal toplumlar karşısında, çökmekte olan Ortaçağ toplum tabakalarının tepkisi olarak okunmalıdır.16

Bu arada Yahudi mistisizmi (Kabbala), Yahudiliği kitabi bir din olmaktan uzaklaştırıp, ezoterik tanrı anlayışı ile tek tanrı anlayışını zedelemiş,17 Yahudiliğin vahyî değerlerini iyice çürütmeye başlamıştır.

XII. yüzyıldan itibaren Kuzey Fransa, Almanya ve Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudilerin bir kısmı gelişmekte olan moderniteye, laikliğe yönelen yeniliklere açık hale geldiler. Siyonizm’e kapı açtılar. Ki bunlara “Aşkenazi Yahudileri” dendi. Kullandıkları karma dilin adı “Yidiş” idi. Aşkenazilerin dindar kesimine ise “Heradim Yahudileri” dendi.

Endülüs, İtalya ve Hollanda’da yaşayan ve oraların yerel kültürüyle bütünleşen ve dindarlıkta daha selefi/ortodoks olan Yahudilere ise “Safarad Yahudileri” dendi. Kullandıkları İbranice, Arapça, Latince kırması ortak dilin adı da “Ladino” olmuştu.18

1881’de Rus Çarı Aleksandr’ın öldürülmesine karıştıkları gerekçesiyle Rus ve Ukrayna Yahudilerine karşı katliamlar (pogrom) başladığında, Ortodoks Yahudilerin kendilerine “maksilim” (aydın) adını veren modern Yahudilere karşı yürüttükleri bazı dinî ve gizli infaz yöntemleri durakladı. Yahudileri birleşme ve dayanışmaya iten pogrom uygulamalarına karşı Yahudiler ya bölgeden göç etmeye ya da tamamen içe kapanmaya başladılar.19 Göç büyük ölçüde ABD’ye ve Batı Avrupa’ya yapıldı. Ancak üç bin kişi de Filistin’e geldi. Bunlar “Siyon Sevgisi” adlı bir irtibat örgütü kurdular. Bu camianın liderliğini ele geçiren Leon Pinsker, ilk olarak Yahudiler için “bir vatan” fikrini ortaya attı.20 Nasıl ki Nazi katliamlarını ifade eden Nazi holokostu/soykırımı, Dinî Yahudi Cemaati içinde azınlık olan Siyonistleri güçlendirdiyse, Rus Çarlığının pogromları/Yahudi katliamları da Yahudiler arasında ön Siyonist okumaların tahrik edicisi oldu.

1897’de Basel’de toplanan Dünya Siyonist Kongresinden hemen sonra da pogromu haklı göstermek Siyonist eğilimi kriminalize etmek abartısıyla Rus gizli polisi tarafından sahte vesikalar ve saptırılmış bilgilerle üstün ırk teorisine dayanan “Siyonist Önderlerin Protokolü” ortaya çıkarıldı.21 Böylece dindar Yahudiler de “protokoller” kurgusuyla, ilgileri olmadıkları halde sınırlı sayıdaki Siyonist’in inşa etmeye çalıştığı gündeme iteklenmeye başlandı.

Occident, Siyonizm ve Ümmetin Hali

Aydınlanma felsefesi, sanayi devrimi ve uluslaşma süreci vahyi dışarıda bırakarak yeni oluşan Batı paradigmasını (Occident) yani seküler temelli, pozitivist, benmerkezci, ulusalcı moderniteyi ifade ediyordu. Bu anlamıyla Batı/Occident artık bir coğrafyanın adı değil, sanayi devrimiyle birlikte oluşan sömürgeci-emperyal bir statünün, dünya görüşünün/paradigmanın adıydı.

Batılı paradigmanın ürettiği ulusal yapı ve devletlerin rekabetiyle ateşlenen I. ve II. Dünya (Paylaşım) Savaşları nedeniyle 70 milyondan fazla insan öldürüldü. Ama Tahran - Postdam - Yalta görüşmelerinden sonra dünya iki nüfus bölgesine ayrıldı. İki nüfus bölgesi kapitalizmin demokratik ve sosyalist yorumlarına dayanıyordu.

Özellikle II. Dünya (Paylaşım) Savaşı ile birlikte iki kapitalist blok da Siyonist hareketin Filistin’de konuşlanmasının teşvikçisi oldular. Bu emperyal yapılar kendilerine iltisaklı Siyonistlerin, Müslüman coğrafyayı kontrol etmesi ve Batılı çıkarlar için bölgede jandarma üssü olması için Filistin’de karakol devlet olarak İsrail’in kurulmasına destek verdiler.22

Dünya Siyonist hareketi kapitalist dünyanın sağladığı devlet kurma fırsatını emperyal, ırkçı ve yayılmacı amaçları doğrultusunda değerlendirdi. Ve 1948’den buyana da Filistin halkına ağır bedeller ödetmekte, bölgenin İslami hareketlerini ve İslami bilinçlenme sürecini engellemek için her türlü psikolojik harp taktiklerini uygulamaktadır. Siyonist İsrail devleti, ABD Başkanı John Kennedy’nin öldürülmesinden sonra kendisine emanet edilen 400 ya da 500 nükleer başlıklı füze23 ile de ümmet bütünlüğüne karşı bölgenin en önemli tehdit unsurunu oluşturuyor. 1982 Lübnan İç Savaşında ‘Beyrut Kasabı’ olarak bilinen ve 2001-2006 arasında Siyonist devletin başbakanlığını yürüten Ariel Şaron’un sözü ürkütücüdür: “Arapların petrolü varsa, bizim de kibritimiz var.”

Bugün her Müslümanın kanayan yaralarından birisi de Selahaddin Eyyubi tarafından özgürleştirildikten sonra Kudüs ve Beytu’l Makdis’in yeniden işgal edilmesidir. Kurtarıcı liderliğe zemin oluşturan Nureddin Zengi perspektifine, azmine ve disiplinine bugün de ihtiyacımız bulunmaktadır. Ayrıca vahyî uyarılar ve akıl da kurtarıcı yeni bir zemin için durum değerlendirmesi yapmayı gerekli kılmaktadır.

Öncelikle vahyî ölçülerden veya yakîn ve kesin olan tevhidî ölçülerden, şura nimetinden uzaklaşmamız neticesinde düştüğümüz acziyeti kavramamız gerekiyor. Bağdat, Sicilya, Endülüs’te yükselen medeniyet hamlemizi ve temel ilkelerimizi yitirdiğimizden buyana ve 1699 Karlofça Anlaşması’ndan sonra düşkünlüğümüz hep devam etti. Şu anda dağılmış ve 1921 Kahire Toplantısında bizler için tasarlanmış seküler ulus devletlere bölünmüş bir ümmetin çocukları olarak yaşıyoruz.

Vahyî bildirim, bu düşkünlüğümüz içinde ümmetimiz için, belki Resul öncesi Yahudiler için de düşünülecek şekilde üç kategoriyi ifade ediyor:

“Kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Böylece onlardan bir kısmı nefsine zulmedicidir (zalimun), onlardan bir kısmı orta gidendir (muktesidun), onlardan bir kısmı da Allah’ın izniyle hayırlarda yarışanlardır (sabikun).” (Fatır, 35/32)

Kelimeleri yerlerinden değiştiren (Nisa, 4/46) Yahudilerin geleneği, X-XII. yüzyıllarda mistik Kabbalacılar ile devam etti. Tabii ki Ehli-i Kitab’ın hepsi bir değildi. Gece saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanan ve Allah’ın ayetlerini okuyan bir topluluk (Âl-i İmran, 3/113), kendilerine yüklerce emanet bırakıldığında onları eksiksiz sahibine verenler de vardı. (Âl-i İmran, 3/75)

Siyonizm’in/Yahudi Ulusçuluğunun Doğuşu

Büyük bir bölümünü zalimun kapsamında değerlendireceğimiz diasporadaki Yahudi cemaati, XII. yüzyıldan sonra mistik Kabbalacı çözülmeyle beraber ambargo ve sürgünlere maruz kalmıştı. Avrupa içi sürgün ve ambargolar döneminde kent ve kır arasında imalat ve ticaret alanında rol bulup burjuvazinin öncüleri arasında yer edinebilen Yahudilerden pozitivist-ilerlemeci Aydınlanma felsefesiyle bütünleşen laik Yahudiler, kapitalist düzenin de öncülerinden oldular.

Ancak reformist Yahudiler Herzl’den çok önce moderniteyle mekânsal olarak da bütünleşmek derdindeydiler. Örneğin Charlestonlu Yahudiler 1841 Bildirisi “Bu ülke (ABD) Filistin’imiz, bu kent (Charleston) Kudüs’ümüz, bu Tanrı evi tapınağımız.” diyordu. Amerika’daki reformist Yahudilerin çoğu böyle düşünüyordu.

İlk Siyonist düşünür Marx ve Engels’in arkadaşları Moses Hess (1812-75)’dir. Hess, Marx gibi çağdaş hayatın eleştirisini yapar ama “Roma ve Kudüs” adlı kitabında Yahudiliği bir din olmaktan ziyade ırk olarak gösterir. Yahudiliğin ilk ırklardan olduğunu, iklimle ilgili koşulların etkisine karşın, bütünlüğünü koruduğunu işleyen Hess, hatta Indo-Alman ırkının Yahudi ırkı ile karıştıktan sonra niteliğini düzelttiğini iddia eder.24

İlk Siyonist yazarlar Yahudi ulusçuluğu ile ilgili duygunun, Yahudiliğin yaşayan öz cevheri olduğunu, dağılan Yahudiliğin Yahudi ulusçuluğu ile yeniden doğacağını ifade eder ve bunun içinde dinî birikimin ulusallaşmasından, yani “ulusal din”den bahsederler.

Kilise ilahilerinde Tanrı Krallığı anlamına gelen “Siyon” kelimesi, Normanlar tarafından Hıristiyan ideali için “Siyon’a yürüyoruz” diye başlayan ilahide kullanılıyordu. Ayıca “daha iyi bir dünya düzenine ait umutlar”ı ifade ediyordu. İşte Herzl de bu ifadeyi Yahudi ulus kurgusu için aldı ve kullandı.25

Yahudilik bir dindi. Lâkin Kur’an-ı Kerim’de de “İsrailoğulları âlemlere üstün kılındı.” ifadesiyle gelen ayet26 Musevîliğin/Yahudiliğin üstünlüğü bağlamında dönemsel değil de ontolojik çerçevede sür-git bir anlayışla okundu. Siyonistlerin ırk tezi de sonradan bu yoruma bağlandı.

Ama tüm sapmalara ve ilavelere rağmen Yahudilik bir dindi; bu dinin bağlıları dünyanın birçok coğrafyasında farklı etnik unsurlarla karışmış hatta İbranice olan dillerini de yitirmişlerdi. Avrupa’daki Yahudilerin bir kısmı Aşkenazi, Afrika’da yaşayanlarıyla birlikte bir kısmı da Ladino dilini konuşuyorlardı. Habeşistan’da yaşayan Eski Ahit'in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanan siyah derili “Falaşa” Yahudilerinin dili ise Etiyopya’nın klasik dili olan “Ge’ez” dilidir. (Falaşalar, siyah derili oldukları için Aşkenazi hahamları, onların Yahudiliklerine ısrarla karşı çıkarken, Safarad hahamları ise onları cemaatten saymaktadırlar.)27 Ayrıca tarihî süreç içinde Arapça, Türkçe, Kürtçe vd. dilleri konuşan farklı kavimlerden de Yahudi dinini seçenler olmuştur.

Aydınlanma sürecinden itibaren Yahudi dini içinde dinî aidiyetlerini yitiren-bizim Jön Türkler, Jön Kürtler gibi- kimliğini Batılı paradigma ile bütünleştiren reformistler, Yahudiliğin dinî birikimini hem saptırıp hem istismar ederek, Yahudiliği yeni seküler bir ulus tanımına yönelttiler. Reformistler, dinî kültürleri ile icat edilen ulusu iç içe geçirip kullanılabilir bir Ulusal Yahudilik modeli örmeye çalıştılar.

Ve 1897 Basel Siyonist Deklarasyonu’na dünya Yahudiliğinin ve hahamların büyük çoğunluğu “Hayır, Yahudilik bir ulus değil, bir dindir ve bizde dinî bir topluluğuz.” diye karşı çıkmasına rağmen tarihî şartlar, İsrail’de toplanan çoğu dindar ve Nazi katliamından/Holokost’tan sonra da buraya sürülen Yahudilerin Siyonistleştirilmesine imkân sağladı. Bugün İsrail’de Aşkenazi ve Sefarad Yahudilerinden Haradimler/Ortodoks olanlar seçimlerde aldıkları oy oranı yüzde 10-13 arasında olsa da ulusal marş ve ritüellere karşı çıkmakta, Siyonizm’in bazı vurgularıyla çatışmakta; hatta bazıları da zorunlu olarak geldikleri veya getirildikleri İsrail’in diasporaları olduğunu çünkü henüz Mesih/Mehdi’nin gelmediğini söylemektedirler.28

Birçok Ortodoks Yahudi, bazı Hassidik (mistik olmayan) mezhepler, hatta ABD'deki ve İngiltere'deki Reformist Yahudiler, Siyonist hareketin siyasi hedeflerine karşı çıktılar. 1885'te yapılan Amerikan Hahamları Merkezi Konferansında Yahudilerin dinsel bir toplum oluşturdukları ve artık bir ulus olmadıkları ilkesi kabul edildi. 1897'de yapılan Birinci Siyonist Kongre'den sonra da toplanan Merkezi Konferansta Siyonist tasarı "hasta zihinlerin geçici bir sarhoşluğu" olarak değerlendirildi. Yahudiliğin, tanrısının bir kabile tanrısı olmadığı gibi, ulusal bir din de olmadığı, gerçeklerin ve ahlakın evrensel bir sistemi olduğu vurgulandı.29

1897'de ilki yapılan Siyonist Kongre'nin kararları doğrultusunda ilan edilen "Yahudi Ulusu" ve "Yahudi Devleti" tasarımına dünya Yahudilerinin büyük bir çoğunluğu olumlu yaklaşmamıştı. Yahudi ruhani liderler, Siyonizm'in etnik, ulusçu ve toprak öncelikli isteklerinin seküler olduğunu, Yahudi dininin ahlaksal kural ve inançlarıyla uyuşmadığını güçlü bir şekilde vurgulamışlardı. Kudüs/Yeruşalayim'den ve Filistin/Eretz İsrail'den önce, Siyon’a (Kudüs'teki Mabed Tepesi'ne)ulaşmak idealinin özü dinî idi. Ruhani liderler, bunun gerçekleştirilmesinin toprağa dayalı bir etnik temelde ve normalleştirmeyi amaçlayan bir ulusçulukla değil, Tanrı'nın buyruklarına uymakla mümkün olacağına işaret etmişlerdi. 1912'de Almanya-Polonya sınırında Siyonizm’le savaşmak amacıyla sadık Yahudi kitlesinin ve hahamların büyük bir kısmının katıldığı Agudath İsrail (İsrail Birliği) adlı bir örgüt kuruldu. Bir dünya Yahudi örgütü haline gelen Agudath İsrail, Viyana ve Marienbad'da Siyonizm karşıtı kongreler düzenledi. Nazi döneminden sonra ve İsrail Devleti'nin kuruluşu ile güç kaybına uğrayan örgüt, Siyonizm eleştirisini yaşatsa bile İsrail statüsünü kabul etti. Siyonizm’e karşı savaşı uzlaşmasız olarak sürdürmek isteyen Yahudiler, Agudath İsrail'i terk ederek Kudüslü Haham Arman Blau liderliğinde Neturei Karta (Kentin Koruyucuları) örgütünü kurdular. Filistin'de Yahudilerle Arapların uyum içinde yaşamalarını isteyen örgüt, bazı yerlerde "Kudüs'ün Dostları" diye bilinen dünya çapında bir akım oluşturmaya çalıştı. İsrail'de bulunan ve Siyonist devletin yasallığını kabul etmeyen Neturei Karta'nın lideri Blau, Siyonist rejim tarafından hapse atıldı. Haham Blau, Mesih'in gelişinden önce bir Yahudi devleti kurulmasını rezalet ve ahlaksızlık olarak niteledi.30

İlk Siyonistler laik ve sosyalistti, Yahudi kitlenin dindarlığını kıramasalar da zamanla ve büyük ölçüde saptırdılar. Bugün için Siyonist söylemin inisiyatifi oldukça muhafazakâr sağ çizgiye kaymıştır. İsrail’in 2017 nüfusu 8 milyon 740 bin civarındadır. Ancak bu nüfusun yüzde 74.8’i Yahudi’dir ki bu, 6 milyon 600 bin kişilik bir sayıyı ifade eder; 1 milyon 400 bini ise işgal altındaki Araplardır ve bunların büyük çoğunluğu da Müslümandır. Bir istatistiğe göre İsrail Yahudilerinin yüzde 19’u sinagoga hiç gitmemekte, yüzde 19’u ise günlük ibadetlerini yapmaktadır: Yahudilerin yüzde 30’u seküler, yüzde 50’si geleneksel, yüzde 20’si dindardır. Sekülerler bazen sinagoga gitmekte ama haham ve dinî kurumlara saygı beslememektedirler. Dindarlar ise genellikle inançtan ziyade gelenek vurgusu yapmaktadırlar. Gelenekseller ise çok önemli dinî emirleri yerine getirmekte ama diğerlerini çiğnemektedirler.31

19. yüzyıldan itibaren Yahudi dinî cemaati içinde Avrupa’da belirginleşen ulusalcılık ve emansipasyon eğilimlerinin doğurduğu Yahudi Aydınlanması (Haskala), zaten Alaha’dan (dinî kurallardan/Rabinik’ten) uzaklaşarak daha liberal ve seküler bakış açısının ve davranışların Yahudiler arasında yayılmasına kapı açmıştı.32

Yahudilerin nüfus sayısı itibariyle ikinci büyük dilimi ABD’dedir. ABD’de yaşayan 6 milyon Yahudi yüzde 2.2’lik nüfus oranına nispetle ABD’nin ekonomisi, eğitimi ve basını üzerinde yüzde 25 oranında hâkimiyet kurmuştur. ABD’nin en yetkili 50 neo-con’undan 29’u Yahudi’dir.33 Ahmet Davutoğlu’nun verdiği bilgilere göre ise ABD’deki bu nüfus oranına karşılık siyasette ve ticarette yüzde 11 oranında temsil edilmektedirler. Üniversitelerde ise her 5 akademisyenden biri Yahudi’dir.34

Ama istatistiki verilere göre ABD Yahudileri daha az çocuk yapmakta, gençleri ise gittikçe dindarlıktan uzaklaşmaktadır. Yahudiler, Amerikan toplumu ve kültürü içinde hızla erimektedirler. ABD’de Yahudi nüfusunun artışı sıfırdır. Genç ve dindar olmayan Yahudiler, İsrail konusunda daha az duyarlıdırlar. Aşırı dinî tezahürlere sahip olan Yahudiler küçük bir azınlıktır.35

ABD Yahudilerinin yarısı İsrail’in Filistinlilere yönelttiği tüm baskı, yasak, yayılmacı eylem ve politikaları için destek vermekte; yarısı ise destek vermekle birlikte insan hakları konusunda eleştiri sunmaktadır. Her 3 Amerikalıdan 1’inin İsrail’i desteklemesi de kapitalist çıkarlar için yapılan algı yönlendirmesinin başarılı olduğunu göstermektedir. Ancak bu aktif veya şerhli destek konusuyla ilgili iki soru mevcut:

Birincisi: ABD’de İsrail’e verilen destek Siyonizm’in çıkarları doğrultusunda mıdır? İkincisi: ABD’de İsrail’e verilen destek küresel kapitalizmin ve dünya görüşünün çıkarları doğrultusunda mıdır? Cevap için bazen ikinci soru ön plana çıkmaktadır, bazen de iki sorunun cevabı iç içe girmektedir.

Bu sorulara verilen cevaplar, bize Kudüs’ün ve Filistin’in işgal altında tutulması ve işgalin genişletilmesi hadsizliğinin; ayrıca Anti-Siyonist hareketlerin ve İslami sosyo-kültürel, siyasal, ekonomik açılımların İsrail istihbaratı ve operasyon hamleleriyle engellenmeye çalışılmasının sadece Siyonist İsrail’in işi olmadığını da göstermektedir. Siyonist İsrail bölgede emperyalizmin ekonomik ve askerî bir tehdit aracı; ayrıca jandarma üssüdür. Dolayısıyla da Müslüman halkların ve ümmetin uyanması, bilinçlenmesi, vesayetten kurtulma mücadelesi, dayanışma ve vahdet bilincine doğru yürümesi karşısında ilk önleyici hamleler, bölgeyi en yakından takip eden Siyonist İsrail ajanlarından ve politikalarından gelmektedir.

İsrail için bölgedeki her İslami uyanış hareketi “siyasal İslam” ve “terörizm”dir. Aslında bu dil coğrafyamızı daha da bölmek, kanton veya karakol devletlere ayırarak daha kontrol edilebilir hale getirmek isteyen küresel kapitalizmin dilidir.

Kudüs’ün Özgürlüğü Yolu

Ümmet yapımıza yabancı ve yabancılaştırıcı ulus yapılar ve ideolojiler ümmet bağımızla ilgili önemli bıçak yaralarıdır. Ama Filistin ve Kudüs ise doğrudan bıçaklı işgal altındadır.

Kudüs hakkında Müslümanların kuracağı yürek yakan birçok cümle vardır.

Ama önemli olan dövünüp karalar bağlamak yerine, kalbimizin bu yarasını nasıl gidereceğimiz meselesidir. Bunun için, yani Kudüs’ün özgürlüğü için tabii ki ideallerimiz, tasarımlarımız ve sıcak edebi söylemlerimiz var ve var olacaktır. Ama ağır ağır kaybetmekte olduğumuz sadece Kudüs’ümüz ve Filistin topraklarımız değildir. Dert edineceğimiz dağılmış olan ümmet yapımızdır ve rüzgârımızı kesen iç çekişmelerimizdir. (Enfal, 8/46)

Bu süreçte tabii ki işgale veya katliamlara uğradığımız her bölgede zaruret-i hamse (can, akıl, din, mal, ırz) bağlamında İslami direnişimizin amacı, İslami duyarlılığı yaşatarak var kalmamızın yolunu açık tutmaktır. Çünkü bilince ve vahdete dönüşecek hamlemizin ilk adım taşları İslami duyarlılıktan başlar. Bu konuda düşmanın aramızda yaygınlaştırmak istediği “sömürüye müsait olma hali” ile ilgili psikolojiyi aşma yollarını üretmeliyiz. Ve Müslim kardeşlerimiz bir zulüm ve saldırıya uğradıklarında yardım ve dayanışma sergilemenin (Şûra, 42/39) ibadi sorumluluklarımızdan olduğunu unutmamalıyız.

Birlikteliğimizin şeârinden yani İslami simge, sembol ve işaretlerinden olan İslam ümmetinin kıblegâhı Kâbe yönetimi, bugün manevi işgal altındadır. Ümmetin kalbi olan Kudüs ise fiilî işgal altındadır. O zaman ilk defa yüreğimize batan dikeni çıkartmamız gerekmektedir. Farklı söylem ve sorunlarla birbirinden kopuk olarak yaşayan İslami oluşumları, ekolleri, cemaat ve hareketleri vahdet için diyalog ve dayanışmaya sevk edecek olan Kudüs’ün özgürlüğü yolunda siyasi birlik tezi önemlidir. Siyasi birlik veya dayanışma tezi Hasan el Benna’dan Malik bin Nebi’ye, Seyyid Kutub’dan Raşid Ganuşi’ye, Muhammed Fadlallah’a kadar uzanan geniş bir söylem çerçevesidir.  Bu söylemi Şikaki’nin ifadelerinden şöyle özetleyebiliriz: “Filistin etrafında birliktelik sağlamak, tarihin Kur’an’la buluşması ve Mescid-i Aksa’ya doğru siyasi bir coğrafyanın yeniden oluşturulmasıdır. İşte bu, oraya doğru ilerleyen milyonların ve girişilen tüm uyanış projelerinin birliğidir.”36

Bu yakınlaşmaya kapı açan ve Mahmud Şeltut öncülüğünde gerçekleştirilen 1944 Daru’t Takrib çalışmalarında yakalanmaya çalışılan diyalog ve dayanışma ruhu,37 reel politikanın ve ulus devletlerin ihtiyarına bırakılan konjonktürel bir bahis değil, resmî siyaset ve ideolojilerden bağımsız orta ve uzun erimli İslami ve sivil bir kaygı ve sorumluluk olmalıdır. Kudüs’ün özgürlüğü sorununun da öncelikle fikrî diyalog, ümmet maslahatını gözeten dayanışma ve temel konularda aynılıkları öne çıkartacak bir yürüyüşün kapısını siyasi vahdet anlayışı ile açabileceğimizi ortaya koymalıyız. Bu kapının açılmasına ihanet eden aykırı/heterodoks dinî yorumlar ise ifşa edilip diyalog dışına itilmelidir.

6-8 Ekim 2017’de Mardin Artuklu Üniversitesi’nin düzenlediği “Uluslararası Kudüs ve Mescid-i Aksa Sempozyumu”nun açılış konuşmasında Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in Kudüs hakkındaki şu veciz vurgusu da tüm Müslümanların sorumluluğunu hatırlatıcı ve Şikaki’nin mesajını pekiştirici mahiyetteydi: “Mirac, yükselmekse eğer, miracı, yani yeniden yükselişi gerçekleştirmek için, hikmetli gece yürüyüşümüzü Mescid-i Aksa’ya ulaştırmalı ve onu özgürleştirmeliyiz.”

Ama Kudüs’e, Gazze ve Filistin’deki kardeşlerimize uzattığımız elimizi keskin sınırlarla engelleyen, bizi bölen ve ümmet coğrafyasını parçalayan ve o ulusal sınırlar içinde vesayet sistemleri kuran ulusal-ulusçu yapılar hikmetli bu gece yürüyüşümüz için en ciddi engellerdir. Sykes-Picot ve Kahire Toplantısından beri bölgemizdeki tüm ulusal sınırlar içinde değerlerimize yabancı yerli ve küresel vesayet sistemleri hükümfermadır.

Filistin ve Kudüs’ün özgürlüğü için ulusal sınırlardaki dikenli telleri aşarak veya bu sınırları silikleştirerek birliktelik sağlamak tarihin Kur’an’la buluşması ve Mescid-i Aksa’ya doğru siyasi coğrafyamızın yeniden akması demektir. Ama dağılmış ümmetin çocukları hâlâ birlikte iş yapma becerisini yeterince yakalayamadılar. Özlem ve beklentimiz yeterince cisimleşmiyor.

Kudüs’ün Yolundaki İç Engeller

Kudüs için “Siyasi Vahdet Projesi” taraftarlarına öncelikle emperyal güçler doğrudan saldırabilir, İslami uyanış sürecimizi daha fazla kana bulayabilirlerdi.

Ama böyle muhtemel bir halden, içe dönük olarak pratikte çok daha vahim ve kanlı bir süreci yaşadık ve yaşıyoruz. En göze batanları da şunlar:

1- Filistin’e en yakın hareket olan İhvan-ı Müslimin’in Mısır’daki seçimle elde ettiği iktidarını önce Siyonist İsrail “radikal-siyasal İslam” tanımlamasıyla karaladı. Sonra ABD ve AB el altından körükledikleri ve Suudi Arabistan ile BAE’nin ise fiilî olarak destekledikleri General Sisi’ye münafık yöntemlerle bir darbe yaptırdılar.

2- Halkın en çok İsrail’e ve yerli diktatörlere karşı sıkışmış olan öfkesini ifade eden “Arap Baharı”nın istikameti, küresel kapitalist baronların beklentilerini açığa çıkardı. Çünkü Batıcı liberal ve sol kadrolara verilmesi tasarlanan bu kitlesel tepkinin dümenini, İslami oluşum ve hareketler ilk anda ele geçirmişlerdi. Küresel istikbar ve yerli işbirlikçileri “Arap Baharı” sürecinde İslami oluşum ve hareketlerin haklı ve demokratik üstünlüklerini kırabilmek için Libya, Yemen, Tunus, Suriye gibi ülkelerde benzer planları yürürlüğe koydular.

3- Coğrafyalarımızdaki Müslüman halkların özgürlük iradelerine kurulan komploların en acısı ise Müslim görünümlü yerli diktatörlerin bu yürüyüşleri kan ve katliamlarla bastırma planlarıdır.

Yemen’de İhvan kökenli Islah Hareketi’nin diktatörlük rejimine karşı özgürlük yürüyüşünün önü önce Suudi - Amerika tarafından, sonra da Husileri eğiten ve finanse eden İran tarafından kesilmeye çalışıldı. El-Kaide’nin diktatörlük karşıtı ama anarşist tutumu ise özgürlük yürüyüşünün yolunu daha da çatallaştırdı.

Suriye’de ise Özgür Suriye ayaklanmasını ABD, AB ve İsrail komplo ve girişimlerinden daha çok İslami şiarları istismar eden güçler bastırmaya çalıştı. Güya İsrail’e karşı Lübnan’da beslediği “Hizbullah” kuvvetleriyle, onun da gücü yetmeyince bizzat Kasım Süleymani liderliğindeki Kudüs Ordusu’nu Suriye’ye taşıyarak, gene gücü yetmeyince bir Acem oyunu ile Rusya’yı Bilad-ı Şam’a yerleştirerek katliamlar yapan İran, Suriye halkının özgürlük arayışını bastırmaya çalıştı. İran Devrimi’nin İslami olarak bildiğimiz üst değerlerinden uzaklaşan, mezhepçi ve ulusalcı cahiliyeye sapmış olan bugünkü İran’ın katilleşen ve Lawrenceleşen bu asabiyesi Filistin için birlik projemize ve Kudüs’e, Filistinlilere vurulan en büyük iç darbeydi. Irak-Suriye hattında ek ifsad ve katliam hamleleri ise heterodoks bir yorumla ciddi bir sapma içinde olan Sünni IŞİD/DAEŞ ile aynı aşırılıktaki Şii Haşdi Şabi çeteleri tarafından gerçekleştirildi.

4- Türkiye’ye gelince AK Parti Hareketi ve Recep Tayyip Erdoğan ile yükseltilen iç ve dış vesayetten kopma ve ümmet coğrafyasıyla buluşma hamlesi, 28 Mayıs 2013’te Gezi olayları ile başlayan yıkıcı muhalefetle ve 15 Temmuz 2016’da darbe girişimine varan kanlı operasyonlarla durdurulmak istendi.  İşbirlikçi ve batini Fethullah Gülen Hizmet Hareketinin resmî-sivil Amerikancı Kemalist güçlerle, Türkçü veya Kürtçü sol ulusalcılarla birlikte oluşturdukları barikatlar, Türkiye’deki normalleşme sürecini de zedelemektedir.

Ama dış düşmanın tüm gücü ve komplolarına rağmen, İslam dairesi içinde kaldığını söyleyen müfsid güçlerin Müslüman kanı döken zulmü ve ifsadı karşısında tabii ki özgürlük yürüyüşümüzden vazgeçilmemeli ve vazgeçmemeliyiz.

İç müfsitlere, iç bozgunculara, iç cahiliyeye ve işbirlikçilere rağmen Kudüs’ün fethi yolunu, zeminini ve Selahaddin Eyyubi’yi hazırlayan Nureddin Zengi’nin tarihî misyonu inşallah bugün de kavranmalı ve canlandırılmalıdır.

Özgürlüğün Yol Haritası Hangisi?

Tabii ki ümmetin varlığı ve İslami şeâirimiz için elde tuttuklarımızı korumak önemli. İslami duyarlılık önemli ama yetmez.

Bize ümmetin ve değerlerimizin özgürlüğü ve dahi Kudüs’ün özgürlüğü için orta ve uzun vadeli bir perspektif ve strateji gereklidir.

Canını feda ederek ulaşılan şehitlik bir ölümsüzlük bilincidir. Bu bilinç, bu bilinci oluşturan ilke ve değerleri yaşayan mümin ve müminelerle taşınabilir. Ama ümmeti yeniden diriltecek, eceli vakii olan eski medeniyetimizin yerine medeniyetimizi Müslümanca yeniden kuracak ve hakka şehitliği yaşanır hale getirecek bir hamleye ihtiyacımız bulunmaktadır.

Öncelikle oluşturdukları asabiyeleri ile ellerimizi birbirinden ayıran ve coğrafyamızı küresel kapitalizmin kontrol aracı kılan ulusal sistemlerin cenderesini aşmamız; ulustan ümmete yürüyecek istikameti doğru tanımlamamız gerekmektedir.

Kudüs’ün özgürlüğü biz Müslimler için siyasal planda en belirleyici konularımızın başında gelmektedir. Çünkü bizi Kur’an’la, tarihimizle buluşturacak olan Kudüs’e yönelen yürüyüşümüzdür. Bunun için Nureddin Zengi örneğinde olduğu gibi ön hazırlığa ihtiyacımız kaçınılmazdır.

En azından Kudüs için de ümmet için de orta erimli bir özgürlük hedefi için bizce şu beş konuya dikkat etmeliyiz:

1- Öncelikle İslam’ın asıllarını; yani tüm müminleri bağlayan Kitab-ı Kerim’i, tek anlama gelen muhkem nassları, aslı Kur’an’da olan Mütevatir Sünnet’i ve maslahatımızın dayanışması için İslami şeâirimizi belirleyici kılmalıyız. İslam adına konuşur ve eylerken neyin asıl-sabite, neyin yorum-değişken olduğunun ölçüsünü öne çıkarmalıyız.

2- Durum değerlendirmesi için vahiy temelli tutarlı bir tarih ve toplum değerlendirmesi konusunda ortak vurgularımızı çoğaltmalıyız.

3- Yerel ve küresel cahilî sistemlerin analizinde vakii ve istişari bir tutarlılığı yakalamalıyız.

4- Sünnetullah’a uymayan hayali, romantik, ezoterik/gizemli veya gabya taş atan gelecek algılarını müfredatımızdan ayıklamalıyız.

5- Bugünkü şahitlik sorumluluğumuzu laftan öte uygulamaya geçirmeli; merhaleci bir ıslah/diriliş projesinin orta ve uzun erimli hedeflerine göre bugünümüzü temellendirmeliyiz.

Son yüzyıllarda Muhammed ümmeti ciddi bir dağılma yaşadı ve çaresiz yetimler pozisyonuna düştü.

Kudüs’ü ve kendi geleceğimizi kurtarma hedefimizi reel bir çizgiye oturtmanın ilk adımı, Batılı yaşam tarzından uzaklaşmaktır.

Teorik zeminimiz hâlâ pratikten uzaktır. Asırların değişmesine rağmen genelde Müslümanların teorik zemini nass temelli içtihatlarını yenileyememiştir ve kör taklitçiliği körükleyen bir haldedir.

Dirilişimizin en önemli başlığını canı pahasına Seyyid Kutup belirginleştirmiştir: “Yeniden Kur’an neslini inşa etmek” ve merhaleci bir mücadelenin her aşamada adanmışlığını, devrimciliğini yaşamak. Sünnetullah telakkisiyle bütünleşen bu başlık, Müslümanlar için deKudüs için de insanlık âlemi içinde yeni bir hayat soluğu imkânıdır.

Rabbimiz kurtuluşumuzu bizim irademize ve ellerimize bırakmıştır. “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz.” hükmü de bu hali pekiştirmektedir. Dolayısıyla şu anki halimiz için de orta vadeli hedeflerimiz için de ortaya koyacağımız gayretler Rabbimizin gaybi yardımına muhtaçtır.

Kudüs için de mücadele ve dayanışmamız fiilî dualara muhtaçtır.

Bu konuda son sözü Rabbimize bırakmamız gerekir: “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed, 47/7)

 

Dipnotlar:

1- Gary V. Smith, “Siyasal Siyonizm: Bir Yahudi Eleştirisi”, Siyonizm ve Irkçılık, s. 239, Ankara – 1982.

2- Alan R. Taylor, İsrail’in Doğuşu, s. 19, İstanbul – 2001.

3- İslam Ansiklopedisi, T.D.K., 29. Cilt, Ankara -2004

4- Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, s. ix, Ankara – 1982

5- Ali Bulaç, “Küresel Operasyonun Filistin-İsrail Boyutu”, Kudüs Dergisi, S. 1, İstanbul – 2003

6- “Uluslararası Kudüs ve Mescid-i AksaSempozyumu”,Mardin Artuklu Üniversitesi, 6-8 Ekim 2017

7- Yusuf Besalel, Yahudi Tarihi, s. 312, İstanbul - 2003

8- İslam Ansiklopedisi, T.D.K., 26. Cilt, Ankara - 2002

9- G. Neuburger, “Yahudilik ve Siyonizm Arasındaki Ayrım”, Siyonizm ve Irkçılık, s. 210, Ankara – 1982

10- Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 44, İstanbul – 2000.

11- Ahmet Ağırakça, “İslam Tarihi Boyunca Kudüs’ün İşgali”, Kudüs Dergisi, S. 1, İstanbul - 2003

12- Otto Heller, Yahudiliğin Çöküşü, s. 42, İstanbul – 1992.

13- Baki Adam, “Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat”, Kudüs Dergisi, S. 1, İstanbul - 2003

14- O. Heller, a.g.e., s.39

15- R. Garaudy, a.g.e., s. 25

16- O. Heller, a.g.e., s. 110

17- Israel Shahak, Yahudi Tarihi Yahudi Dini, s. 74, İstanbul – 2002.

18- Israel Shahak – Norton Mvvinsky, İsrail’de Yahudi Fundamentalizmi, s. 92-96. İstanbul – 2002.

19- I. Shahak – N. Mezvinsky, a.g.e., s. 222-223

20- A. R. Taylor, a.g.e., s. 14

21- R. Garaudy, a.g.e., s. 21

22- A. Ağırakça, a.g.m.

23- Turan Kışlakçı, “Kitle İmha Silahları ve İsrail”, Kudüs Dergisi, S. 1, İstanbul - 2003; Hamza Türkmen, “Mordehay Vanunu Gerçeği ve İsrail Nükleer Gücünün Kaynağı”, Kudüs Dergisi, S. 5, İstanbul - 2004

24- Joseph l. Ryan, “Siyonizm, Yahudiler ve Yahudilik”, Siyonizm ve Irkçılık, s. 42, Ankara – 1982.

25- L. Humphrey Walz, “Siyonizm ve Irkçılık: Çelişen Görüngüler ve Algılamalar”, Siyonizm ve Irkçılık, s. 25-26, Ankara - 1982.

26- Bakara, 2/47, 122; Duhan, 44/32; Casiye, 45/16 ve yaklaşık bu ifadeler Tevrat’ta da yer alıyor.

27- Yunus B. Çamurdan, Falaşalar: İsrail’in Öteki Yahudileri, bianet.org

28- İ. Shahak – N. Mezvinsky, a.g.e., s. 42-43.

29- Gary V. Smith, "Siyasal Siyonizm: Bir Yahudi Eleştirisi", Siyonizm ve Irkçılık, s. 240. Ankara - 1982

30- Hamza Türkmen, “Yahudilik Din mi Ulus mu?”, Kudüs Dergisi, S. 5, İstanbul – 2004;G. Neuburger, a.g.m.

31- İ. Shahak – N. Mezvinsky, a.g.e., s. 36.

32- Y. Besalel, a.g.e., s. 300

33- Ümit Kıvanç, “Politik Doğruluk Hakikate Karşı”, Birikim Dergisi, S. 186, Ekim 2004.

34- A. Bulaç, a.g.m.

35- Kuroş Ahmedî, “Amerika’daki Filistin Lobisi”, Kudüs Dergisi, S. 3, İstanbul - 2003

36- Fethi Şikaki, İslami Hareket ve Kudüs, s. 19, İstanbul – 1997.

37- Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, s. 71-84, İstanbul - 2005

Bu yazı toplam 1812 defa okunmuştur.
BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR