Özkan Yaman / Doğru Haber
Sorsa da kimse doğru dürüst cevap vermez. Çünkü sistem, cevap vermek üzere kurulmamıştır. Sistem, "yetiştirmek" üzere kurulmuştur tıpkı bir fabrikanın standart parça yetiştirdiği gibi. Ve o çocuk, on iki yıl boyunca bu sıradan kalkmadan, kendi hayatının anlamını hiç sormadan büyür, sınavlara girer, bir diploma alır ve sonunda aynaya bakıp sorar: “Ben kimim?”
Kendini bilmezlerin neler yapabileceğine dair de yığınla acı tecrübe vardır.
Modern zorunlu eğitim, 19. yüzyıl Prusya'sının askeri disiplin ihtiyacından doğdu. Amaç açıktı: itaatkâr askerler, düzenli fabrika işçileri, devlete sadık bürokratlar yetiştirmekti.
Bu diyarda bu model, hiç sorgulanmadan, kendi çocuklarımıza da uygulandı. Oysa İbn Haldun, Mukaddime'sinde eğitimin toplumun asabiyetini, yani ruhunu ve amacını taşıması gerektiğini söylemişti. Bugünkü eğitim, hangi asabiyeti taşıyor? Hangi ufku açıyor?
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ilim talebini, "her Müslümana farz" kılmıştı ama bu ilim, bir sınav kâğıdını doldurmak için değil, hakikate ve Hakk'a ulaşmak içindi.
İnsanı fıtratıyla kıymetli kılan şey haz değil, anlamdır. Anlamını kaybeden insan, en rahat şartlarda bile çöker. Bugün Batı'da gençlik intiharlarının, anksiyete oranlarının, "hiçbir şeyin anlamı yok" duygusunun korkunç seviyeye ulaşmasının arkasında tam olarak bu var: puanları yüksek ama neden yaşadığını bilmeyen bir nesil.
OECD'nin PISA sıralamalarında zirvede olan Güney Kore, aynı zamanda genç intihar oranlarında dünyanın en tepesinde. Bu, "başarı" ile "anlam"ın birbirinden tamamen koptuğu bir sistemin doğal sonucudur.
Malcolm X'in bir sözü var, çoğu zaman unutulur: "Eğitim, geleceğe geçiş biletidir — çünkü yarın, bugünden hazırlananlara aittir." Ama hangi yarına hazırlanıyoruz? Kimin tanımladığı bir başarıya koşuyoruz?
Selçuklu ve Osmanlı medreseleri, öğrenciyi bir "mürid" olarak görürdü yani kendi yolunu, kendi yeteneğini, kendi meşrebini bulması beklenen bir yolcu. Fahreddin er-Râzî (rh), on dört yaşında farklı ilim dallarında derinleşmiş, Mevlâna hazretleri de bir tekkede sadece bilgi değil, hikmet öğrenmişti.
Bizim ihtiyacımız bu iki mirası İslam medeniyetinin yeteneğe göre yetiştirme felsefesini ve çağın imkânlarını birleştirmek.
Öyle ki, çocuğa "sen kimsin, ne için buradasın" sorusunu erken yaşta sordursun. Bilgiyi ezberletmek yerine, anlamlandırmayı öğretsin. Ümmetin tarihini, medeniyetini, İbn Sina'sını, Gazali'sini, Cezeri’sini, Fatih'ini bir kimlik inşası olarak versin kuru bir kronoloji değil. Her çocuğun kendine has kabiliyetini keşfetmesine imkân versin; herkesi aynı kalıba dökmeye çalışmasın. Amel ile ilmi birleştirsin çünkü Hz. Ali (r.a.) "ilim amelsiz kalırsa, çocuğun beşiği gibi sallanır ama büyümez" der.
Velhasıl, Hadis-i Şerif; "el-mer'u ale dîni halîlihi" buyurmuştu. Yani kişi, arkadaşının dini üzeredir; ama biz bunu genişletebiliriz: kişi, kendisini yetiştiren sistemin ruhu üzeredir. Bugün gençlerimize verdiğimiz sistem, onlara ne bir ruh ne bir ufuk ne de bir amaç veriyor. Onları sadece yetiştiriyor tıpkı bir tarlada yetişen, ama neye yarayacağını bilmeyen bir mahsul gibi.
Oysa Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti" (İsrâ, 17/23). Bu, insanın var oluş amacının en özlü tarifidir. Bir eğitim sistemi, çocuğa bu amacı hissettiremiyor, hayatına bu ufku kazandıramıyorsa ne kadar "başarılı" görünürse görünsün, akıbeti hüsrandır.
Zamanımız, anlam arayan, ciddi bir amacı ve idealini olan bir nesil istiyor. Bu nesli, mevcut sistem değil, ancak kökü sağlam, ufku geniş, ruhu diri bir eğitim modeli yetiştirebilir. Bu, bir lüks değil zarurettir. Ve bu zaruret, ne kadar geciktirilirse, kaybedilen nesil sayısı o kadar artacaktır.
Soru şu: Bu sorumluluğu kim üstlenecek?

