1. YAZARLAR

  2. NURAN ŞEKER

  3. Modern miyiz, yoksa medeni mi? Sahi, biz kimiz?
NURAN ŞEKER

NURAN ŞEKER

Yazarın Tüm Yazıları >

Modern miyiz, yoksa medeni mi? Sahi, biz kimiz?

17 Kasım 2021 Çarşamba 21:28A+A-

“Sonsuz şefkatin Rabbi kalplerde Tevhid inşa derken

Canlar aşk ile imtihan olurken…

Beytullah inşa edildikçe ellerimizden

Nemrutların ateşi sönüp kaldı

Asırlarca kalbimizde yanan Tevhid nurunun yanında…

Oğul ey!

Can ey!

Ve üç kelime yazılıyor söz medeniyetinin ateşten sayfalarına

Tek başına ümmet olan İbrahim

Tevekkül ile ve dahi adanmış oğul ile

Açıyor tüm yolları insanlık için…” 

Söz Medeniyeti Şiirleri

Nesil şuuru bir gelecek şuuru olarak zihnimizde dururken en çok da medeniyet ve çocuk kavramını çağın şekline ve tarzına göre yorumlamakta zorlanıyoruz. Bir türlü uygulamaya dökemediğimiz veya uygulayıp bir ideal ve aşk kazandıramadığımız medeniyetimizle modernizm arasında sıkışıp kaldık birkaç nesildir. Bu arada kalmışlık hep yeni girdaplar oluşturdu, aile ve toplum içindeki yalnızlığımız arttıkça arttı.

Yalnızlaşan insan özellikle de çocuk ve genç, tüketim ve sömürü sistemleri için daha kolay ve savunmasız bir av haline geldi. Çocuklarımızın eğilimlerini gözlemlediğimizde, gelişimsel ve ruhsal sorunlarda ki artışa baktığımızda en çok iki sorunla karşılaşıyoruz. “Göçebe Çocukluk” ve “Yoksun Çocuk”… 

Çocukluk çağda insanın en temel besini aile içi duygusal ve duyusal besinleridir. Çocuk tazecik bir fidandır ve ona ait toprağı ile buluşmuştur, bu toprağın harmanı anne ve babadır. Köklerden beslenir çocuk, gerek annenin gerekse babanın mensup olduğu inancın, değerlerin, ahlakın, sanatın, sağlığın toplamda hepsinin evrenselleştiği medeniyetinin köklerinden. Bu kökte anne şefkat sığınağı baba güven merkezidir. Bu iki modelden yol alır çocuk,  ruhsal ve gelişimsel yaşamına. Kendi köklerinin toprağına tutunamayınca kimin ne istediğinin belli olmadığı oradan oraya sürüklenen, öz saygı ve öz şefkatinin zedelendiği, bedeni kadar ruhunun da örselendiği bir göçebelik başlar ve bunu çocuğun hayatında hiçbir maddiyat, konfor veya tedavi yerine koyamaz, onaramaz. Bu tamamlanmamış gelişim, aidiyet ve anlam eksikliğinin oluşturduğu yalnızlık onu en savunmasız av adayı haline getirir. Çünkü insan; toprağına tutunduğu yerden ideallerine, yaşamına ve toplumuna karşı kendini güçlendirir, netleştirir. Kavgasını da aşkını da davasını da buradan besler. Medeniyet ve Nesil aktarımını yapamadığımız yerden vurulduk nicedir ve oradan kan kaybediyoruz sürekli… Bununla yüzleşmek, çözümlerimizi uygulamak özellikle kurulacak yeni yuvalarda dünyaya gelecek nesillerimizde göçebe çocukluğu “köklenmiş çocukluğa” çevirecek bilincimizi uyandırmak bu alandaki en büyük mücadeledir. Tedavi reçetelerini yeniden inceleyip aile mektebinde hayata geçireceğimiz “Kur’an Pedagojisi”nde bulabiliriz.

Bir çare daha bulmamız gereken derdimiz ise maddi ve dünyevi imkanlar konusunda her şeye sahip, biyolojik anne babaya da sahip yoksun çocuklarımız. Nesil derdimizin en trajik kısmını oluşturan yer burasıdır. Analı babalı yetimlerin derdini ne çözebilir ki? Annesi babası olmayanın tesellisi bir şekilde vardır, yok çünkü. Ancak varlıkta yokluk çekmek, varken doyamamak en büyük çıkmazlarımızdan biri ve nesil kaybımızın en büyük sebeplerinden. Çift başlı yılan gibi ne çocuk ne de ebeveyn tarafından bir iyilik söz konusu. Anne baba olmanın eşsiz kıymetini algılayamayan yetişkinler ile anne babaya sahip olmanın hazzını güvenini yaşayamayan çocuklar.  Bu sorunları sosyal yaşamda yara haline getiren ise bitmek tükenmek bilmeyen şartlanmalar, koşullanmalar, koca bir hapishaneye evrilen dünyaya ait aldandığımız özgür ama köle formundaki obez yaşam şekillerimiz. Bu minvalde değerlendirirsek çağın sorunu olan obezite sadece mide fesadı mıdır dersiniz?

Artık öyle sinsi koşullandırmalarda yuvarlandık ve öyle bir küresel köye hapsolduk ki, tarih boyunca mazlumlara ve insanlığa beşik olmuş, nice fetihlerde filizlenmiş medeniyetimizin mirasını açıp okuyamıyoruz. Hatta nesilden nesile aktarımla ve tecrübe birikimi ile yol alabilen insanlık tarihinden bize bir şey devredildi mi? Sorgulamıyoruz. Köklerimiz hangi topraklardan nasıl beslendi?  Hangi tecrübelerde adaleti tesis ettik, hangi yol ayrımlarında hatalar yaptık? Sağlıktan eğitime, mutfaktan mektebe nesilleri ne ile nasıl yetiştirdik? Merak da etmiyoruz artık. Aklın ve bilimin tanrılaştırıldığı bir dünyada gür sesle sorgulamalar yapmak yerine fısıltılarla veya vesveselerle idare ediyoruz.

Her medeniyetin kendi mensuplarına tecrübe ve miras aktarımı bir gerçeklik iken yenildiğimiz noktayı; eleştirdiğimiz geleneksel yapının modernizmin çıkarcı, bencil ve maddeci renkli yüzünde çözüleceğine koşullanıyor olmamızda buluyoruz ve inatla yüzümüzü batıdan çeviremeyecek kadar da toplumsal şartlanmaların kuşatması altında özgür kölelikler yaşıyoruz. Yavaş yavaş kuşatıldığımız ve yalnızlaştırılarak benliğimize gömüldüğümüz için deve kuşu misali fırtınaları hatta toplumda yaşanan gerek ailevi gerek sosyal kasırgaları göremiyoruz yada kendimizi kandırarak atlattığımızı sanıyoruz. Duyarsızlıkta öyle zirve yapıyoruz ki; akşama dört dörtlük hazırlanmış israf dolu sofralarda, tıka basa ağzımızı ve midemizi doldururken aynı anda televizyon ekranlarında bombalanan İslam coğrafyasını, parçalanan insanları veya sürgünde oradan oraya kovulan aç bitap ümmetin hallerini, birbirini boğazlayan, kavga eden veya ailesini kurşunlayan insanların, yıkılan yuvaların haberlerini istifimizi bozmadan, lokmaların tadını ala ala izleyebiliyoruz. Neşemiz kaçmıyor, derdimiz artmıyor, aklımız isyan etmiyor, vicdanımız harekete geçmiyor… Sadece sadaka kutularına attıklarımızla kurtarabilir miyiz dersiniz bu koca gemiyi?

Mevzusu olmayanın siper alacağı bir mevziisi de kalmıyor haliyle…

Sahi mevzumuz neydi?

Anaların doğurduğu nice yiğidi, “tüket ve yok et” çağına kurban verdik vereli mevzularımız da denge kuramıyoruz nice zamandır. İman eden erkeklerimizi meydanda diri tutacak iman eden kadınlarımız… İman eden kadınlarımızı evlerinde hazine gibi kıymetlendirecek iman eden erkeklerimiz… Bize miras bırakılan “İbrahim Nesli”nin mimarları onlar olacaklar. Ne modernizme ne de mensubu olduğu medeniyete adapte olamamış rengi, duruşu, şekli ifsat olmuş göçebe ve yoksun nesilden hicret vaktidir İbrahim Nesli’ne… Analar moda akımların, kibrin ve lüksün esaretinden azat olup ahiret ekini için tohumlandıkça, babalar mide doluluğu için hamallık etmekten feragat edip, meydanlarda cihanı aşka getirecek şehadet sevdasını nesillere miras bıraktıkça yeniden bir medeniyet tasavvurumuz canlanacaktır. İşte o zaman mevziler de netleşecektir mevzularda.

Sahi bu mevziiyi kim inşa edecekti?

Bir baba (Hz İbrahim) elinin bir evlat (Hz İsmail) eliyle kulluk ve nesil şuurunda birleşip Beytullah’ı inşa etmelerinde ki rehberlik bize, İbrahim Nesli’nin nasıl yetiştirileceğine dair yol göstermektedir. İbrahim Nesli olmak tek başına bir ümmet gücünde olmaktır. Babasıyla imtihan olan ve Tevhidi duruşla dönemine şekil veren bir çocuk, zevcesiyle ve evlat hasretiyle imtihan olup  çölün tüm çoraklığında teslimiyetin zirvesine erişen bir mü’min, ateşleri tevekkülü ve duruşuyla söndüren bir kul, zemzemin fışkırdığı çöllerden göklerin müjdesine değin içinde yanan evlat hasretiyle sabrın zirvesinde en büyük mevziiyi yani Kabe’yi oğluyla inşa eden şuurlu bir baba… Endişeye Rabbi tercih eden, vesveseye duayı siper eden, ebedi rızkı arzulayan, meydandan bir an geri çekilmeyen, zürriyeti için bir dua bir mücadele ruhu bir duruş miras bırakan net bir aynadır, Hz İbrahim… Vazgeçerken kabul edilenlerin netliğidir o aynadan bize yansıyan. Kul İbrahim’in, erkek İbrahim’e ve dahi baba İbrahim’e üstünlüğünün hikayesidir bize miras kalan…

Ev ev İslam Medeniyeti’nin mevziilerini inşa edecek, Güneş’in, Ay’ın göklerin ve yerin tek Rabb’inin terbiye ediciliğinde soyundan gelenleri iman ve teslimiyet varlığı ile geleceğe miras bırakacak babalara aynadır Hz İbrahim…

Çocukluk kodlarına adanmışlık ve hikmet nakşedilmiş, kulluk bilinci öncelenmiş, köklerine dünyayı sarsacak cesaret ve tefekkür aşılanmış bir neslin örnek mimarıdır Hz İbrahim…

Bir medeniyetin bir çocuğa nasıl aktarılacağının ve çocukla beraber bu mirasa nasıl hazırlanılacağının şifresidir Hz İbrahim…

Allah’tan istenenin Allah’a verilişinin hikayesinde kalplerdeki kibir ve şirk taşlarını eritecek fiili inancı, can ve mala dair korkuların konfora düşkünlüğün pençesinde kıvrananlara nemrutların ateşinde sadakatle küle dönüştürmeyi, çoklukla övünmeyi ve güçlü hissetmeyi seven ademoğluna tek başına bir ümmet gücüne erişmeyi en diri en net anlatan sonsuz bir mesajdır Hz İbrahim…

İşte bu noktada biz kimiz sorusuna, en gür sesle şah damarları kabarırcasına; biz İbrahim Nesli’yiz diyerek haykırabilen yiğitlerimize selam olsun!

Mevzilerimiz iman eden erkeklerimizin ellerinden inşa edildikçe, mevzularımız da iman eden kadınlarımızın gönüllerinde değişecek… İşte o zaman zihinlerdeki, kalplerdeki putlarda tek tek yıkılacak. Kızlarımızın ve oğullarımızın tam olduğu yuvalardan filizlenecek İbrahim Nesli ile yeniden dirileceğiz.

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum