Fatih Altaylı'nın ve Kemalist konuğunun "Atatürk olmasaydı…" diye devam eden sözlerine teşbih yoluyla Türkiye'de yaşanan başörtüsü zulmünü dile getirmek için İngilizlerin esaretinde dahi böyle bir zulmün olmayacağını ifade eden N. Canan Bezirgan'ı İngiliz mandacılığını istemekle suçlayan Hasan Ünal, aklınca Humeyni sevdasıyla manda taraftarı olmak arasındaki çelişkiyi ortaya çıkarmış.
Müslümanlar "İslam'ın temel felsefesinin bağımsızlık olduğunun; zalimlere karşı mücadele etmekten geçtiğinin ve zulüm karşısında sessiz kalmanın dahi İslam'ın esaslarına aykırı olduğunun bilincindeydiler." doğru tespitinde bulunan Hasan Ünal, aynı bilinçli tutumunu ısrarla tekrarladığı "Atatürk ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devleti" kalıp ifadelerinde gösteremiyor. AKP'nin Türkiye'yi "ABD ve İsrail'in Ortadoğu politikalarının basit ve kirli bir taşeronu" haline getirdiğini vurgulayan Ünal, Atatürk Türkiyesi'nin tam bağımsızlığı konusunda ise hiç tereddüt etmiyor. Müzmin AKP muhalifliğinin, bir yandan kısmi doğruları söylerken öte yandan nasıl savrulmalara yol açtığını bu yazıdan da görmek mümkün. Ünal'ın kullandığı üslup ise yorum kaldırmayacak kadar sorunlu...
Hasan Ünal'ın sözünü ettiğimiz yazısı:
Ilımlı değil 'Mandacı Bağımlı İslam"
Hasan Ünal / Milli Gazete
[email protected]
Bir özel televizyon kanalında Atatürk'ü aşağılayan açıklamalar yapan iki kızın söyledikleri o günden beri eleştiriye tabi tutuluyor. Ancak yaygın medyada yapılan eleştiriler her zaman olduğu gibi meselenin özüne gitmiyor. Sadece şekli ve sansasyonel unsurları ortaya çıkarıyor.
Söz konu kızın Atatürk'ü sevmediğini; buna karşılık Humeyni'yi çok sevdiğini söylemesi gerçekten de şok edici bir durum. Daha da şok edici olan ise Milli Mücadele yapılmasa ve Türkiye bir manda yönetimi altında kalsaydı, o yönetimi de Türkiye Cumhuriyeti'ne tercih edebileceğini ifade etmesidir. Atatürk Türkiyesinde yaşayan bir insanın kendi ülkesine ve tarihine bu derece yabancılaşması gerçekten şaşırtıcı.
Bu sözleri alt alta getirerek tahlil ettiğimiz zaman her birisinin ötekiyle çeliştiğini hemen görürüz. Örneğin Humeyni'yi sevdiğini söyleyen birisinin Batılı bir manda yönetiminden yana olabileceğini ve bunu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devletine tercih edebileceğini söylemesi tam bir aymazlık. Hadise kendi içinde bir kara mizah. Ancak dindar olduğunu söyleyen birisinin bu hale nasıl gelmiş olduğunu göstermesi açısından da ibretlik.
Maraş'taki Milli Mücadele'de Nene Hatun arayan cehaleti bir kenara bırakarak konuyu ele alacak olursak, bu kafa yapısının iler tutar hiçbir yanı olmadığını görürüz. Atatürk'ü ve Milli Mücadele'yi manda yönetiminden daha kötü görebilmek nasıl bir mantığın ürünüdür? Veya Humeyni'yi beğendiğini söyleyen birisi aynı zamanda Batılı bir manda yönetiminden nasıl yana olabilir?
Bu kafa yapısının mantıksızlığı ve tutarsızlığı ortada. Humeyni'nin kurduğu İran Batılı dünya ile boğuşuyor. Veya Batılı dünya o rejimi ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına bırakmıyor. Sadece bu bile söz konusu kafa yapısının saçmalığını ortaya koymak için yeterli.
Yani hem Humeynici hem de Batılı manda yanlısı olunamaz. Manda yönetimini Milli Mücadele ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden üstün görmek ise tam bir kepazelik. Ne Milli Mücadele döneminde ne de sonraki yıllarda kendini dindar-muhafazakar olarak tanımlayan hiçbir grup veya fert bu denli bir mantık sapması yaşamamıştı. Hepsi de İslam'ın temel felsefesinin bağımsızlık olduğunu; zalimlere karşı mücadele etmekten geçtiğini ve zulüm karşısında sessiz kalmanın dahi İslam'ın esaslarına aykırı olduğunun bilincindeydiler.
O halde bu kafa yapısı nereden çıktı? Bu kafa yapısı AKP hükümetleri döneminde izlenen dış politikanın da esasını oluşturuyor. Bir yandan ABD ve İsrail'in Ortadoğu politikalarının basit ve kirli bir taşeronu olmayı kabul edeceksiniz; Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanı olmaktan gurur duyduğunuzu bangır bangır bağıracaksınız; sonra da başörtüsü/türban savunması yaparak bu kirli işbirliğinin üstünü örtmeye çalışacaksınız.
Yani Müslümanları katleden, Müslüman kadınlara tecavüz eden ve İslamiyeti aşağılayanlara karşı sadece sessiz kalmayacaksınız; onlarla işbirliği de yapacaksınız; ama ardından dindar ve muhafazakar olduğunuzu iddia edeceksiniz. Bunun için de sürekli olarak başörtüsü/türban konusunu dillendireceksiniz. Bunların hiç birisinin bizim yüce dinimiz İslam ile uzaktan yakından bir alakası olamayacağı açık. Bunlar Amerika'dan ithal ve adına olumlu anlam yüklemek için 'ılımlı' denilen safsatadır. Ve esas amacı da birlik ve bütünlüğümüze yönelik fitne üretmektir.
İşte Milli mücadele dönemindeki en muhafazakar ve dindar insanların akıllarına bile gelmeyen bu fitneleri üreten, Batılı manda yönetimini Atatürk'e ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti devletine tercih eden, mandacılığı 'ılımlı İslam' olarak halka yutturmaya çalışan bu kafalar artık iyice şirazesinden çıkmış görünüyorlar. O gencecik insanların beyinlerini zehirleyen işte bu çarpık anlayıştır. Acı olan ise bütün bunların yüce dinimiz adına yapılmakta olunmasıdır. Bunlara Mandacı Bağımlı İslam ve mensuplarına da Amerika'nın Müslüman görünüşlü savaşçıları demek gerekir.
