Yeni Şafak / Taha Kılınç
Aksâ’daki otlar
Filistin araştırmaları sahasının Türkiye’deki -ve aynı zamanda Arap dünyasındaki- en önemli isimlerinden Dr. Abdullah Maruf Ömer, birkaç gün evvel, Mescid-i Aksâ ile alakalı gözlerden kaçan bir ayrıntıya dikkat çekti: Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu yüksek platformun tabanındaki taşların arasında otlar büyümüş ve etrafa yayılmaya başlamıştı. Hepsinin de kökleri oldukça güçlüydü üstelik. Bu manzara, Mescid-i Aksâ’nın cemaatsiz kaldığını, normalde işlek yürüme yolları üzerinde yer alan taşlara artık çok az insanın bastığını ve Müslüman ziyaretçilerin yolunun Kudüs’e eskisi kadar sık ve yoğun düşmediğini gösteriyordu.
Abdullah Maruf’un paylaştığı kareler, Mescid-i Aksâ’nın geçtiğimiz yüzyılın başında çekilen fotoğraflarıyla neredeyse birebir aynıydı. O zaman da ıssız, sessiz, ziyaretçisiz ve cemaatsiz kaldığı çok olmuştu Aksâ’nın. Dönemin şartları ve ulaşım imkânlarının kısıtlılığı çerçevesinde, bu anlaşılabilir bir durumdu. Ancak 2026 itibariyle şahit olunan tenhalık, elbette tamamen İsrail işgalinin Kudüs’e dayattığı olağanüstü şartlarla alakalı. Aksâ mazlum, mahzun ve mehcûr bugün.
Filistin ve Kudüs’le alakalı yaptığım bütün konuşmaları muhakkak “Peki ne yapmamız gerekir?” faslıyla bitirir, sorunun cevaplarından biri olarak da “Kudüs’e gitmeliyiz!” derim. Hz. Peygamber’in meşhur hadisindeki “Beyt-i Makdis’e gidemiyor ve orada namaz kılamıyorsanız, kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin” ibaresini “içinde bulunduğunuz zamanda Mescid-i Aksâ’nın en acil ihtiyacı neyse, onu giderin” şeklinde anlıyor ve tefsir ediyorum. Hadisin vârid olduğu dönemde bir mescidin en hayatî eksiği aydınlatmaydı belki, şimdi ise -bilhassa Aksâ söz konusu olduğunda- cemaatler ve kalabalıklar.
Yıllar evvelki ilk Kudüs ziyaretlerimden birinde, Kıble Mescidi’ne girdiğimde ilginç bir durumla karşılaşmıştım. Öğle veya ikindi vaktiydi, etrafta fazla insan yoktu. Mescidin kapısından girer girmez, uçları boş tek saflık cemaatin, ana giriş kapısının hemen iç kısmında namaza durduğunu fark ettim. Mihrap, mescidin en güney ucundaydı, ama insanlar girişe sıralanıvermişti. Neden böyle yaptıklarını sorduğumda, can acıtıcı bir cevap aldım: “İşgalci askerler, avluda yürürken bir yandan da içeriyi kolaçan ediyor. Böyle kapıya yakın duruyoruz ki, mescidi ağzına kadar dolmuş zannetsinler. Öbür türlü cüretleri ve saldırganlıkları artıyor.” Düşünün, Mescid-i Aksâ’yı dolu göstermek için böyle müsamere ve detaylara mecbur kalınan bir şehir Kudüs.
Bir defasında, Aksâ’nın içinde yaşlıca bir Filistinliyle sohbet ediyordum. Laf arasında “Neden sadece cumadan pazara geliyorsunuz buraya?” diye sordu ve cevabımı bile beklemeden ekledi: “Cuma namazlarınızı Aksâ’da kılmak istiyorsunuz, anlıyorum. Ama diğer günler buralar bomboş. Pazartesi yoksunuz, salı yoksunuz, çarşamba yoksunuz, perşembe yoksunuz…” Bu kalpten gelen serzenişe verilebilecek hiçbir cevap yoktu. Sessizce dinledim. Muhatabımın cümleleri içime işledi ve aklımdan hiç çıkmadı.
İsrail işgali altında olduğu müddetçe Kudüs’e gitmeyi caiz görmeyen fakihlerin fetvalarından haberdarım. Ancak bu teorik ve kitabî fetvayı, iki pratik durum sebebiyle görmezden geliyorum: Birincisi yukarıda bahsettiğim “cemaat ve kalabalık ihtiyacı”. Kudüs halkı “Ne olur daha çok gelin, bizi burada yalnız ve sahipsiz bırakmayın” diye feryat ederken, sadırların sesini satırların sesine değişemiyorum. İkincisi, işgalci İsrail askerlerinin özellikle Türkiye’den giden gruplara ayrıca sorun çıkardıklarını, Aksâ’ya bizi almamak için bilhassa gayret gösterdiklerini ve tacizi yoğunlaştırdıklarını görüyorum. Bu da beni çok net bir düşünceye sevk ediyor: “İşgalciler, orada bulunmamızı istemiyor. Onların istemediği bir şey, otomatikman iyidir ve faydalıdır.” Türk vatandaşları için, şu anda Kudüs yolu sadece Ürdün üzerinden açık. Meşakkatli, vakit açısından daha uzun ve neticesi garanti olmayan -kapıdan geri çevrilenler de var- bir yol bu. Ancak ne olursa olsun, sonunda Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu bir yola çıkmaya ve yolun bütün sıkıntılarına katlanmaya değer.

