Müslümanın mücadelesi kötülüğe karşı durmakla bitmiyor

Müslümanın mücadelesi kötülüğe karşı durmakla bitmiyor

Ayşegül Sili-Kalem, kapitalist düzenin sömürü ve dışlama mekanizmalarına karşı mücadelenin, Müslümanların kendi hayatlarındaki haksızlıklarla yüzleşmesini de gerektirdiğini vurguluyor.

Ayşegül SİLİ-KALEM / Tezkire.net

Mücadele

“Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır” der İsmet Özel ve “yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir.” Şairin veciz biçimde ifade ettiği bu büyük hakikat, insanın daha ilk nefesinden itibaren varlığını sürdürmek, kendine yer açmak için çaba harcamak zorunda oluşudur ve bu çaba insanın en esaslı kaderidir. Bizden önce kurulmuş bir dünyaya doğar, henüz adını bilmediğimiz durumlar, seçmediğimiz koşullar ve anlamını sonradan kavrayacağımız mahrumiyetler, haksızlıklar arasında hayata tutunmaya çalışırız. Yaşadıkça dünyaya ilişkin çabamız giderek derinleşir ve ekmek kadar anlamı, barınmak kadar aidiyeti, hayatta kalmak kadar yaşadığımız hayatın hesabını verebilmeyi de kapsar. İnsan büyüdükçe dünyanın talepleri çoğalır, kendisine ayrılan yere yerleşmekle o yerin adaletini sorgulamak arasında bir gerilim belirir. Hayat, öylece durup mutluluk beklemenin veya sınırlı konforu korumanın yeri değildir ve daha biz ona bir yön tayin etmeden o bizi mücadelenin içine çeker. İnsanlık tarihi ve her bir insanın kişisel tarihi büyük ölçüde bu mücadelenin tarihidir. Mücadele etmeden bir hayatı sürdürmeyi düşünmek başkalarının emeğini sömürerek kendine konfor alanı açanlarla dünyada olanlara gözlerini kapatıp kendilerine sahte bir rahatlık seçenlerin büyük yanılgısıdır.

İnsanı böylesi bir hayatın içinde yaratan Allahu Teâlâ engin rahmetiyle onu, mücadelesinin yolunu kendi başına bulmak zorunda bırakmamış, seçtiği elçiler vasıtasıyla ona ne uğruna çabalayacağını, hangi ölçülere bağlı kalacağını ve güçlükler karşısında neye dayanacağını da öğretmiştir. İlahi kelam peygamberlerin ve onların yolundan gitmeyi seçen sadık müminlerin geçmişte bu mücadeleyi nasıl verdiklerini anlatan ayetlerle doludur. İnsanlık tarihini ilk peygamberin tarih sahnesine çıkması ile başlatan Yaratan, yine peygamberlerin birbiri ardı sıra yüklendikleri bu mücadeleyi ilahi hitabın merkezine yerleştirmiştir. Bizler peygamberlerin hayatlarından kesitleri öğrenmek yoluyla önce neye önem verip gündem etmemiz gerektiğini sonra tarihin farklı zaman, yer ve toplumlarında bu mücadelenin nasıl sürdüğünü, kimlere karşı kimlerle omuz omuza yürütüldüğünü görürüz. Peygamberlerin ilkinden sonuncusuna kadar uzanan silsilede aynı mesaj insanlığa tarihin farklı sayfalarından ortak bir hakikate çağırmak için seslenir ve Kuran-ı Kerim bu anlamda peygamberler arasında fark gözetmediğini açıkça bildirir. Her biri aynı çağrıyı kendi toplumlarına sadece ses olarak değil kavgayı yüklenen omuz ve önder olarak da ayakta tutmuşlardır.

İslamiyet, tarih boyunca insanlığa dosdoğru bir imanın ve hayatın nasıl inşa edileceğini öğreten ilahî rehberliğin tamamlanmış ve son hâlini almış biçiminin adıdır. Bu son rehberlikle birlikte, yeryüzünde kötülüğe karşı çıkıp doğru ve adil bir hayat arayan insanlara yol gösterecek söz de tamamlanmıştır. Artık Cenab-ı Hak kelâmını hitama erdirmiş ve kıyamete kadar koruma altına almıştır. Müslümanların, hicreti tarihlerinin başlangıcı olarak kabul etmeleri de bu rehberlik doğrultusunda dünyada kendi yerlerini tayin etme ve kendi tarihlerini yazma iradelerinin bir ifadesidir. Burada dikkat çekici olan, Müslüman takviminin sıfır noktasına Hz. Peygamber’in (a.s.) doğumunun değil, Müslümanların kendi toplumsal düzenlerini kurmaya yöneldikleri hicretin yerleştirilmesidir. Bu tercih, Müslümanların zamanı kavrayışına da bir istikamet kazandırır. Zaman artık kendileri dışında olup bitenleri kaydettikleri bir akış olmaktan çıkar, inandıkları hakikatin yeryüzünde karşılık bulması için gösterdikleri iradenin ve verdikleri mücadelenin hafızasını taşır. Üzerinden asırlar da geçse, bu zaman tasavvuru Müslümanlara hangi hadiseden itibaren günleri saydıklarını, o hadisenin hangi tercihler ve bedeller içinde gerçekleştiğini hatırlatır. Böylece hicret, geçmişte yaşanıp tamamlanmış bir olayın ötesinde, sonraki kuşakların kendi hayatlarını ve sorumluluklarını anlamlandırdıkları ortak bir başlangıca dönüşür. Farklı coğrafyalarda, birbirinden uzak zamanlarda yaşayan Müslümanlar, aynı başlangıçtan hareketle seneleri sayarken kendilerini, birbirlerinin hayatına ve mücadelesine bağlayan bir tarih bilinci içinde bulurlar. İnsanın içinde yaşadığı zaman, kendisinden önce inanmış, direnmiş, yurdundan ayrılmış, yeni bir hayat kurmuş ama mücadeleyi son nefesine kadar bırakmamış insanların zamanına, yaşadıkları zorluklar da –ki Müslümanlık iddia ve tutumunda olmak dünyada kötü ve zorba olan her şeye karşı durmakla ilgili olduğundan kolaylık getirmeyecektir- onların mücadelelerine bağlanır.

Bu bağ, Müslümanın kendisini dünyada tek başına ve her şeye yeniden başlamak zorunda olan biri olarak görmesinin de önüne geçer. Kendisinden önce hak ve adalet uğruna çaba gösterenlerin açtığı yolda yürüdüğünü, devraldığı sorumluluğu kendisinden sonrakilere taşıdığını fark eder. Hicretle başlayan takvim, bu anlamda, aynı mücadeleyi farklı şartlarda sürdüren toplulukları bir silsile içinde birbirine bağlar. Geçmiş, bugünün üzerinde hiçbir hakkı olmayan uzak bir anlatı olmaktan çıkar, insanın kendi yerini tayin etmesine yardımcı olan canlı bir hafızaya dönüşür. Gelecek de yalnızca ömrün geri kalanından ibaret değildir artık. Bizden sonra yaşayacak insanların hayatına ne bırakacağımız, onların mücadelesini ne ölçüde kolaylaştıracağımız sorusuyla birlikte düşünülür. Böyle bir tarih ve zaman bilinci içinde Müslüman, kendi ömrünü daha uzun bir yürüyüşün içinde kavrar. Mücadelenin kendisiyle başlamadığını bilmek ona dayanma gücü verirken kendisiyle bitmeyeceğini bilmek de yaptıklarının sorumluluğunu derinleştirir.

Dünyada küfre, yani kişisel veya toplumsal kötülük, pislik ve fuhşiyata –kökeni her türlü aşırılık, iğrençlik olan fahşa- karşı mücadelenin Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetin konusu olması, hatta bir sûrenin Mücâdele adını taşıması da insanın dünyadaki durumuna dair bize bir şey söyler. Mücâdele sûresinin, uğradığı haksızlık karşısında sesini duyurmaya çalışan bir kadının hak arayışıyla başlaması ayrıca anlamlıdır. Bir insanın kendi hayatında uğradığı haksızlık ilahî hitaba konu edilerek bizlere adeta önemsiz ve küçük görebileceğimiz hiçbir insanlık durumu olmadığı gösterilir. Böylece mücadele, yalnızca büyük tarihsel hadiseler içinde arayacağımız bir şey olmaktan çıkar. Evimizin içinde, birbirimizle ilişkilerimizde, geçimimizi kazanırken, bir başkasının hukuku hakkında karar verirken hangi tarafta durduğumuz sorusuyla karşılaşırız. Kur’an’ın adaleti ayakta tutmaya, iyiliği gözetmeye ve kötülüğe engel olmaya yönelik çağrısı bizi hayatın bu gündelik sorumluluklarıyla yüzleştirir

Bu bakımdan insanın dünyada mücadele etmek dışında bir seçeneği yoktur. Mücadeleden çekildiğimizde iyilikle kötülük arasındaki gerilimin dışına çıkmış olmayız. Bizim söz söylemekten, sorumluluk almaktan, bir bedeli göze almaktan kaçındığımız yerde başkalarının iradesi işlemeye devam eder, her geride duruşumuz kötülüğe, şeytanîliğe yer açmak anlamına gelir. Haksızlığın karşısında susmayı alışkanlık hâline getirdikçe ona hayatımızda alan açar, zamanla onunla birlikte yaşamayı öğreniriz. Başlangıçta yalnızca kendimizi korumak için razı olduğumuz şeyleri bir süre sonra savunmaya başlamamız da mümkündür. Kur’an’ın adalet talebinin, insanın kendisini ve yakınlarını bile kayırmasına izin vermemesi bu yüzden ağır bir sorumluluktur. İyi olduğumuza dair kanaatimiz, iyiliğin gerektirdiği çabadan bizi muaf tutmaz. Kötülüğe bilerek ve sürekli yer açarken kendimizi kötülerden bütünüyle ayrı sayabileceğimiz güvenli bir yerde kalamayız. Mücadele, biraz da insanın kendi rahatına düşkünlüğünün, korkularının ve menfaatlerinin onu nereye sürüklediğini fark etme ve buna karşı durma çabasıdır.

Bugün mücadelenin neye karşı verileceğini düşünürken kötülüğü yalnızca bazı insanların vicdansızlığıyla açıklamak yeterli gelmiyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünya düzeninde haksızlık, insanların niyetlerinden bağımsız olarak da işleyen kurumlar ve gündelik alışkanlıklar aracılığıyla yeniden üretilen bir nitelik kazanmış durumdadır. Nancy Fraser’ın Cannibal Capitalism (Yamyam Kapitalizm) adlı eserindeki eleştirisi, bu işleyişi anlamamıza yardımcı olan kaynaklardan biridir. Fraser’a göre kapitalizm, kazanç elde ederken varlığını borçlu olduğu toplumsal ve doğal kaynakları tüketir. İnsanları yetiştiren ve hayatı sürdüren bakım emeğinden, kamusal imkânlardan ve tabiattan yararlanırken bunların devamlılığını sağlayacak sorumluluğu üstlenmez. Bu eleştiriden hareketle kötülüğün, hayatı mümkün kılan şeylerin kazanç uğruna aşındırılmasında ortaya çıktığını ve mevcut sistemin insanlığa yönelmiş ortak zararın kaynağı olduğunu görebiliriz. Bir çocuğun bakımı, yaşlının ihtiyacı, toprağın verimliliği ve çalışanın sağlığı kârlılık hesabının gerisine itildiğinde insanın ve dünyanın değeri onlardan elde edilebilecek faydayla ölçülmeye başlamıştır. Ayrıca toplumlar sömürü, doğrudan el koyma ve ırksallaştırılmış popülasyonlar aracılığıyla sistemli bir şiddetin içine çekilirler. Bizatihi insanın kendisinin satılabilir ve yutulabilir hale geldiği bir dünyada İslam’ın mücadelesi bu devasa kötülüğü ve ‘yamyam mekanizmayı’ göz ardı edemez.

Yine Zygmunt Bauman‘ın Wasted Lives: Modernity and Its Outcasts (Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları) adlı çalışmasında ele aldığı mesele, bu düzenin kendisine yer bulamadığı insanlara ne yaptığıdır. Bauman, geçim imkânlarından mahrum bırakılan, yerinden edilen ve toplumsal hayatın dışına itilen insanları modernleşmenin ürettiği bir sorunun parçası olarak inceler. Düzen, bir yandan insanların hayatlarını sürdürebilecekleri zemini aşındırırken diğer yandan ortaya çıkan mültecileri, göçmenleri ve dışlanmış toplulukları güvenlik kaygılarının konusu hâline getirir. Buradan baktığımızda kötülük, insanı yurdundan ve geçiminden etmekle sınırlı kalmaz. Ardından onun varlığını bir yük, talebini bir tehdit olarak sunabilme gücünde de kendini gösterir. Böylece önce hayatı daraltılan insan, sonra kendisine bir hayat aradığı için suçlanabilir. Dahası sistem, vatanını savunmaya kalkan insanları Gazze’de olduğu gibi terörist olmakla yaftalayabilir.

Bu aşamada bu büyük insani trajedilerin ve dışlama mekanizmalarının toplumsal düzeyde nasıl bu kadar kolay kabullenilebildiği, bu işleyişin nasıl pürüzsüzce sürdürülebildiği sorusu bizi Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşüncelerine götürür. Arendt’in, Eichmann yargılaması bağlamında dikkat çektiği mesele, büyük kötülüklerin failinin her zaman olağanüstü bir canavar görünümünde olmamasıdır. İnsanın yaptıklarının anlamını düşünmekten ve kendi eylemleri hakkında hüküm vermekten vazgeçmesi, korkunç suçlarla yan yana bulunmasına yol açabilir. Bu tespiti bugüne taşımak, farklı tarihsel hadiseleri birbirine eşitlemek niyeti taşımaz. Fakat kendi sorumluluğumuz hakkında rahatsız edici bir soru sormamızı zorunlu kılar: "Herkes öyle yapıyor" ya da "yukarıdan emir geldi" diyerek görevini yerine getirmek, o kararların yol açtığı haksızlıklar ve insanî acılar karşısındaki vicdanî –ya da İslamî - sorumluluğumuzu ortadan kaldırır mı?

Müslümanın bugün karşı karşıya olduğu mücadele bu soruların uzağında düşünülemez. Emeği değersizleştiren, insanları yaşadıkları yerden koparan, tabiatı tüketen ve bütün bunları hayatın değişmez şartları gibi önümüze koyan bir işleyiş karşısında yalnızca kendi hayatımızı kurtarmaya çalışarak kalıcı bir emniyete kavuşmamız zor görünüyor. Üstelik bu düzenin ilişkileri bizim de hayatımızdan geçiyor. Kazancımızı nasıl elde ettiğimizde, yanımızda çalışan insana nasıl davrandığımızda, neyi tükettiğimizde, kimin acısını görmeye değer bulduğumuzda düzenin devamına katkıda bulunabiliyoruz. Bu yüzden mücadele, dışımızdaki kötülüğe itiraz ederken onun kendi hayatımızda bulduğu karşılıklarla da yüzleşmeyi gerektiriyor. İnandığımız adaletin gündelik tercihlerimizde bir karşılığı olmadığında, karşı çıktığımız dünyanın işleyişini kendi ellerimizle sürdürme tehlikesiyle baş başa kalıyoruz. Dahası kimi zaman boğazımıza kadar dünyaya batmış hâlde iken İslamî mücadele verdiğimizi ileri sürecek kadar körleşebiliyor veya gülünç duruma düşebiliyoruz. Kendi durumumuzu doğru değerlendirme açısından peygamberlerin bilhassa toplumsal açıdan neyin kavgasını hangi ilkelerle verdiklerini sürekli hatırda tutmak bizlere ayna tutarak dış görü sunma olanağı sağlayacaktır

İlahî rehberliğin, inananları ortak bir tarih algısında buluşturan ve kendilerine peygamberlerin safında yer arayan Müslümanlara bu safta ayrılığa düşmemeyi emreden çağrısı; günümüzde mevcut dünya sistemi ve onun kolonyal müdahaleleri karşısında çok daha hayati bir anlam kazanmaktadır. Mücadelenin yordamı belki biraz bulanıklaşmıştır; ancak onun ahlaki çerçevesi ve sarsılmaz ilkeleri asırlar ötesinden günümüze taşınmıştır. Bu ilkelerin dışında herhangi bir faaliyetin konjonktürel bir maslahat veya başka mazeretler adına meşrulaştırılmaya çalışılması, özünde o safın ahlaki zeminini terk etmek anlamına gelecektir. Kuşkusuz bu ahlakî zeminde yeniden buluşabilmek ve birlikte hareket edebilmek için bütün farklılıklarımızın ortadan kalkmasını bekleyemeyiz. Ancak mezhep, meşrep, milliyet ve siyasi aidiyetlerimizin hak ve adalet mücadelesini vermemize engel olup olmadığını kendimize sorabiliriz. Kendi aramızdaki ihtilaflara ayırdığımız dikkat ve enerjinin ne kadarını ortak meselelerimize ayırdığımız da bu sorunun bir parçasıdır. Birbirimize karşı üstünlük kurma çabası içinde adalet talebimizi güçsüzleştirdiğimizde, karşı çıktığımız tahakkümün devamını kolaylaşır ve bizler hiç istemesek de bile ona hizmet eder pozisyona geliriz. Aramızdaki haksızlıkları da konuşarak güveni yeniden kurabilmek, farklılıklarımıza rağmen ortak bir sorumluluğu taşıyabilmekten geçer. Hicretin başlangıcında birbirine tutunarak bir hayat kuran insanlarla bugün aramızda kurduğumuz bağ, birbirimize karşı üstlendiğimiz bu sorumlulukla hayat bulabilir.

Nietzsche, 'Canavarlarla savaşan kişi canavara dönüşmeyi de göze alsın' der. Mücadele, şüphesiz, karşısına çıktığımız güçler kadar bizi de dönüştüren, sınırları zorlayan bir süreçtir. Yaşadığımız acılar, kayıplar ve maruz kaldığımız zorlanmalar, zamanla kendimize ve öteki insanlara karşı bakışımızı köreltebilir, bizi düşmanımıza benzetebilir. Ancak tam da burası, mücadelesinin çerçevesini ve ahlaki sınırlarını Allah’ın belirlediği insanların farkının ortaya çıktığı yerdir. Çatışmanın insanı vahşileştirmesi ve ahlaki pusulasını kaybettirmesi riski, en haklı dava uğruna yola çıkmış olsalar bile, beşerî ideolojilerin ve seküler kesimlerin her an düşebileceği yapısal bir olgudur. Ne var ki verilen mücadelenin haklılık zeminini bizzat yok eden bu canavarlaşma tehlikesinden Müslümanların korunması, stratejik bir tercihin ötesinde itikadî bir zorunluluktur; çünkü peygamberlerin safında yer alanların ne pahasına olursa olsun, yamyamlaşma lüksü yoktur. Uğradığımız zulmü başkasının hakkını çiğnemenin gerekçesine dönüştüremeyiz. Kavganın insanı başkasının acısına duyarsızlaştıran, zulümden haz alır hâle getiren, bu anlamda psikopatlaştırabilen etkisine de direnmek zorundayız. Müslüman olmak, böyle bir dönüşüm karşısında kendiliğinden korunmuş olmak anlamına gelmez; inandığımız ölçülerle kendi davranışlarımızı sürekli tartmayı gerektirir. Kendi saflarımızdan gelen bir haksızlığı örtmek, karşımızdakinin hakkını yok saymak ya da başarı uğruna her yolu kullanılabilir görmek, savunduğumuz hakikatle hiçbir şekilde uyuşmaz. Müslümanın kavgasındaki ayırt edici yükümlülük mücadeleyi sürdürürken onun sürüklediği her yere gitmemek, güç elde ettiğimizde de kendimizi hak ve adaletle sınırlayabilmekle ilgilidir.

Mücadele her halükarda tek başına taşınacak bir yük değildir; inananların bu süreçte birbirine yaslanmasını, aynı ahlaki sorumluluğun etrafında birleşmesini gerektirir. Çünkü iman ve salat; ancak güven, destek ve dayanışma ile hayata geçirilebilir. Geldiğimiz her tarihsel dönemeçte bu ilkeleri savunmakla durduğumuz yeri, mücadelemizin ruhunu hatırlar ve Allah’ın yardımına layık olmaya çalışırız. Çaresizliğe kapılır gibi olduğumuzda ise sevgili Peygamberimizin (sav) asırlar ötesinden bize gönderdiği o derin teselliyi işitiriz:

'Ey insanlar! Şüphesiz siz, emrolunduğunuz şeylerin hepsini eksiksiz yapmaya güç yetiremezsiniz. Lakin siz dosdoğru yolu hedefleyin, istikameti tutturmaya çalışın ve ümitvar olun.'

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir