'İttihatçı Gelenek veya Rejimin Niteliği'

'İttihatçı Gelenek veya Rejimin Niteliği'

Özgün Eğitim Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (ÖZGÜN-DER) tarafından düzenlenen ve Prof. Dr. Fikret Başkaya'nın konuşmacı olarak katıldığı 'Yüz Yıllık İttihatçı Gelenek veya Rejimin Niteliği' başlıklı seminer, önceki akşam Konak Vapur İskelesi üstü

Fikret Başkaya'dan önce davetlilere hitabeden Özgün-Der Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Alan, bir damla su halindeyken anılmaya değer bir hale gelen insanoğlunun, vahyin ve evrensel vicdanın sesine kulak vererek başka bir dünya için çaba verir hale gelmiş olmasının takdir edilmesi gereken bir durum olduğu üzerinde durdu. Küresel sisteme doğrudan muhalif olunması gerektiğine de değinen Alan, zaferle değil seferle mükellef olduğumuza ve sürekli sefer halinde yaşamamız gerektiğine dikkat çekti.

Alan'ın ardından sözü Fikret Başkaya aldı. Sosyal düşünce alanına giren meseleleri tahlil ederken bilimsel bir duruşa sahip olmak gerektiğini belirten Başkaya, TC'de ise bunun yanında resmî ideolojiyi göz önünde bulundurmak durumunda olunduğunu ifade ederek "Bu rejimin neden bir dizi tabusu var? Neden meclis meclise, partiler partiye, yargı yargıya, üniversiteler üniversiteye, medya medyaya benzemiyor? Neden devlet, yaptığı katliamlara fail-i meçhul adını veriyor?" diye sordu. Ülkedeki iktidar ikiliğine de değinen Başkaya "Askerî darbeler rejimin olağan durumu haline gelmiş. İlişki biçimi, devletten topluma doğru işliyor. Farklı düşünenler hain damgası yiyorlar" şeklinde konuştu.

Osmanlı Devleti'nin kuruluş aşamasının, kapitalizmin tarih sahnesine çıkışına denk geldiğine dikkat çeken Başkaya, şöyle devam etti: "İmparatorluk çürümeye başladıkça, Batı'dan kurumlar ithal edilmeye başlandı. Eski yapı üzerine yeni bir yapı inşa edilmeye çalışıldı. Bu hareket, iç muhalefet şeklindeydi; devleti yıkma amaçlı değil, düzeltme amaçlıydı. Kuruluşunun ilk yıllarında örgütlenme modeli olarak İtalyan "Carbonari Cemiyetini" örnek alan İttihat ve Terakki Cemiyeti, faaliyetlerini bir süre gizli olarak sürdürdü. Avrupa'da 'Jöntürkler' diye anılıyorlardı. Amaçlanansa demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet değil; devleti korumaktı. Bunlar, '29 Ekim Darbesi'yle yönetime el koydular. İkinci Emperyalist Savaş'tan sonra çok partili rejime geçildi ama aslolan, birden çok 'devlet partisi'nin olmasıydı. Tam bir danışıklı dövüş. Bu noktaya gelinmesinde 'hür dünya'nın da etkisi büyüktü. 27 Mayıs 1960'taki darbenin ardından oluşturulan ve 12 Eylül 1980'den sonra pekiştirilen mekanizmalarla, 'kulis' sağlamlaştırıldı. Kulisten kastımızsa, perde ardından devleti yöneten MGK, AYM, Senato gibi kurumlar. 'Ayak takımı'nın bu yapıyı kolay kolay yıpratamaması sağlandı. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ön plana çıkartılıyor haklı olarak; ama müdahaleler belirli günlerle sınırlı değil. Sürekli olarak yönetimin her kademesine karışılmakta."

Osmanlı'daki devlet-millet yabancılaşmasının TC'de iyice arttığına dikkat çeken Başkaya "Durum halkı 'adam etme'ye dönüştü. Halka sömürgeci mantıkla yaklaşıldı. Yeni devlet Ermeni, Rum, Süryanî 'temizleme'si ve Kürtlere uygulanan zulüm politikaları üzerinde yükseldi. Halkıyla sürekli kavgalı oldu. 80 darbesi sürecinde yapılanlara halen koruma var Anayasa'nın 15. maddesiyle. Seçilen hükümet, devlet partisiyle uyum sağlamak zorunda. Partiler 'esas'a ait bir şeye dokunamadıkları için şirkete, milletvekilleri de profesyonel futbolcuya benziyor. Oy verenler ise, oyalama sürecine dahil oluyorlar" dedi.

Devlet çıkarını önceleyen kapsamlı ve dar kapsamlı yapıların sadece Ergenekon ve Gladio ile açıklanamayacağını ifade eden Başkaya, bu kurumların devletin yapısında mevcut olduğunu belirterek "Resmî ideoloji ve resmî tarihin bağnazlığı da bu yapının devamında önemli bir yere sahip. Hükümetse bu konularda tam bir inisiyatife sahip olamadığını, Şemdinli olaylarında göstermişti aslında. Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmayla, resmî ideolojiyle ve resmî tarihle hesaplaşılmalı. Eğitilmiş olmakla, diploma sahibi olmakla aydın olunmuyor. Dünyaya emperyalistlerin gözüyle bakmaktan kurtulunmalı. Yaşadıkları ülkeye komşu olan devletler hakkında bile bilgisi olmayan bir nesil yetiştirildi" dedi. TC'nin AB'ye girmesi durumunda ülkeye refah geleceğine inanıldığını söyleyen Başkaya, "Avrupa, sömürgeciliğin başı. AB'ye girildiğinde TC'nin de demokratik bir hüviyet kazanacağını sananlar, bedel ödemeden hiçbir şey olmayacağını fark etmeliler" şeklinde konuştu.

Soru-cevap bölümünün ardından etkinlik sona erdi.

 

Fazlı İnderin – HaksözHaber / İZMİR
Fotoğraflar: Ayhan Yaraşıklı

Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir