Mustafa Sabri Beşer / Star
Şu figüran işleri…
Memleketin ufkuna kurşunî bir hava çökmüş azîzan!
Bir yanda dosyalar açılıyor, bir yanda şöhretin cilâsı altından kirli münasebetler ortaya dökülüyor.
Ekranda tebessümüne aldanılan o yüzlerin, sırf İslam ve Müslüman düşmanlığı uğruna halkı gâvur ellerin kültürüne, siyasetine, derneğine yönlendirmeye çalışan acuze şarkıcı ve gazeteci takımının kapalı kapılar ardında sakladığı hayat, gözlerimizin önünde perde perde soyunuyor.
Aydınlıkta gördüğümüzü karanlıkta bir daha tanıyamıyoruz.
Parti binalarında aynı kökten beslendiğini söyleyenler, birbirinin boğazına sarılıyor.
Fikir meydandan çekiliyor, duvar yazıları söze karışıyor.
Her zaman olduğu gibi mesele, yine memleketin istikbali olmaktan çıkıyor makamın, statünün ve saltanatın muhafazasına dönüşüyor.
Salonların kalabalığına güvenenlerin, ajanstan insan seçtiği söyleniyor.
Hakikatin bulunmadığı yerde figüran çoğalır.
Zira figüran ne senaryoyu sorar ne de gayesini. Sahnenin sahibi olmadığı hâlde, sahnede görünmeyi varlık zanneder.
Bizim asıl meselemiz birkaç figüranın taşınması değil, zihnimizin ve vicdanımızın figüranlaştırılmasıdır.
Haddizatında mürekkebimizi kirlettiklerimizin cemaziyülevvelini biliriz.
Bizdeki solun, yörüngesini kaybetmiş, ne söylediği bilinmeyen, herhangi bir meselede itirazı çok ama herhangi bir teklifi bulunmayan, kıyısına geleni yutan, ancak kaçanın kurtulabildiği seyyar bir adres olduğunu iyi biliriz.
Ne bir memleket tasavvuru ortaya koyabilmiş, ne bir medeniyet fikri inşa edebilmiş, ne de bu milletin ruh köküne temas edebilmiştir.
Kimi ikbalini, kimi hesabını, kimi saltanatını milletin davası diye pazarlamıştır.
Kimi de bizi verimsiz arastalarda, tıpkı Musa'nın kavmi gibi, çöllerde dolaştırıp durmuştur.
Bunlar üzerinde daha fazla kafa yormaya lüzum yok yani.
Ancak, zihnimizin ve vicdanımızın figüranlaşmasını fırsat bilen bu çevreler, kendilerini yıllarca ülkenin aslî sahibi saydı.
Kavramı, sanatı ve medeniyetin ölçüsünü onlar belirledi!
Bugün ise o parıltılı sahnenin ardında bir medeniyet iddiasından ziyade, birbirine rol dağıtan oyuncular bulunduğunu artık herkes görüyor.
İster yeni ister eski; isim değişiyor, parti değişiyor, slogan değişiyor. Ama rol aynı kalıyor.
Karşı mahallenin çürüğüyle avunmak Müslümana yakışmaz. Zira başkasının günahını saymak, bizi mesuliyetimizden kurtarmaz.
Birbirimize şu soruları sormak zorundayız!
Bu kadar figüranın arasında sen neredesin?
Sahneyi mi seyrediyor, alkışlayanlara mı karışıyorsun?
Küçük makamlar, unvanlar ve mensubiyetler uğruna ümmetin davasını, kardeşliği ve adaleti mi harcıyorsun?
Müslümanın trajedisi, aslî vazifesini unutup figüranlarla aynı sahneye razı olmasıdır.
Hâlbuki Müslüman figüran değil, hakkın şahididir.
Müslüman hakikatin yükünü omuzlamak zorundadır.
Kendi çocuklarını başkasının kültürüne teslim edip ardından gençliğin hâline ağlayan veli rolünü kabul edemez.
Ekran karşısında öfkelenip sokağa, okula, mahalleye, kitaba, sanata ve insana dokunmayan seyirci rolünü kabul edemez.
Müslüman, bulunduğu coğrafyanın vicdanı olmak mecburiyetindedir.
Ve Müslüman kendi tarafına da göre susamaz!
Biz uzun zamandır yıkılanı seyrediyor, fakat yapmaya yanaşmıyoruz!
Bir neslin ahlâken savrulduğunu söylüyor, ona ulaşacak lisanı kurmuyoruz!
Aile dağılıyor diye yakınıyor, aileyi ayakta tutacak kültürü üretmiyoruz!
Gençlerimizi başkalarının kahramanları büyütüyor, biz kendi büyüklerimizi kuru nutukların içine hapsediyoruz!
Ve Müslüman, yalnızca öfkesiyle de var olamaz.
Öfke, istikamet bulmadığında insanı tüketir. Şuur ise öfkeyi vazifeye, acıyı merhamete, imanı harekete tahvil eder.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha çok bağırmak değildir.
Daha çok şuurdur.
Bu milletin figürana ihtiyacı yok.
Omuz verecek adama, gönül kuracak kadına, istikamet gösterecek öğretmene, harama kapısını kapatacak tüccara ihtiyacı var.
Rol bekleyene değil, vazife arayana ihtiyacı var.
Bırakalım figüranlar kendi sahnelerinde birbirlerine rol dağıtsın.
Müslümanın işi onlara bakıp oyalanmak değil, sahnenin dışına çıkıp hayatı yeniden kurmaktır.
Çünkü bir memleket figüranın çokluğuyla yıkılmaz.
Ama bir memleket, hakikatin şahitleri susunca çöker.
Müslüman figüran olamaz...!

