Selahaddin E. Çakırgil'in yorumu:
Bir hadis-i nebevî ’rivayet’inde, kızgın olduğumuzda hareket halindeysek durmamız; ayaktaysak, oturmamız; oturuyorsak, uzanmamız; konuşuyorsak, susmamız..’ yolunda tavsiyeler vardır.
Toplum olarak yaraların daha bir kanadığı ve acıların daha bir depreştiği günlerden geçiyoruz.
Böyle zamanlarda kan tepeye fırlayarak değil, sukûnetle, itidal ile, hele de sivil kitlelerin tepkilerini ortaya koyarken, sağı-solu tahrib etmeksizin hareket etmesine daha bir özen göstermesi gerekmektedir. Aksi halde, sinirler gerilip kantepeye fırlar, göz kararır; sinirler yatışınca, bu kez de yüz kızarır. Bugün, PKK’yı ortaya çıkaran, 12 Eylûl Darbesi sonrasındaki gücetaparlık ve gözkararmasıdır ve bir linç psikolojisi havasının estirilmesidir.
1935’lerde kadar B. Amerika’da, linç, sosyal adaletin bir uygulama şekli olarak kabul ediliyor ve suçlananlar hele de zenci olursa hemen, canlı canlı ateşe atarak yakılıyorlar ve yüzlerce-binlerce ’beyaz’ da ruhları daha bir kararmış olarak, sevinçten tepiniyorlardı. Ama, daha sonra, o linç sahnelerinin filmini seyredenlerden nicelerinin, ’Ben de mi o çılgın kalabalığın içindeymişim?’ diye hayret içinde kaldıkları belirleniyor, psikoloji laboratuarlarında.. O linç uygulaması iç hukukta daha sonra terkedildi. Ama, Amerikan emperyalizmi, o linç geleneğini, dış siyasette kendisi için hâlâ da bir vazgeçilmez hak olarak görüyor ve eylemlerini o anlayışla sürdürüyor, dünya üzerinde..

