Gazze’deki kâğıt uçurtmalardan üniversite kampüslerindeki güvensizlik hissine

Gazze’deki kâğıt uçurtmalardan üniversite kampüslerindeki güvensizlik hissine

Uçurtma, kuşatılmış bir halkın yaz gökyüzünün tadını beş dakika bile çıkarmasını görmeye tahammül edemeyen bir hükümeti dehşete düşürüyor.

Jamal Kanj’ın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı:


Lübnan’daki Nahr el Bared Filistin mülteci kampında geçirdiğim çocukluğumu hatırlıyorum. Fazla para gerektirmeyen mevsimsel oyunlar bulmakta yaratıcıydık: Bir mevsim futbol oynardık, bir başkasında saklambaç, Akdeniz’de yüzme ve balık tutma gibi. En sevdiğim şey yazın uçurtma yapmaktı. Çöplükten topladığımız plastik veya kâğıtlarla uçurtmalar yapardık; iskeleti ise atılmış elektrik kabloları veya metal tellerle birbirine bağlanmış ya da yapıştırılmış kuru bambu çubuklardan oluşurdu. Tek gerçek masraf ipti; çöplükte bir olta ipi ya da dikiş makarası bulacak kadar şanslı olmazsak, onu satın almak zorunda kalırdık. Çocukluğumun en ucuz ve en sevdiğim oyuncağının bir gün “Silahlı Faaliyet” olarak nitelendirileceğini asla hayal edemezdim.

23 Ağustos’ta Başbakan BinyaminNetanyahu ve Savaş Bakanı IsraelKatz, Gazze’deki çocuklara kâğıt uçurtmalarını uçurmayı bırakmalarını, aksi takdirde ölümle karşı karşıya kalacaklarını emretti. Bunlar, yapacak başka pek bir şeyin kalmadığı bir toprak şeridinde küçük erkek ve kız çocukları tarafından yapılan oyuncaklardır.

Bu çocuklara yaşatılan psikolojik işkence, İsrail’in terörünün bir başka boyutudur. Yerel mahalle komiteleri, ebeveynleri çocuklarının uçurtma yapmasını veya uçurmasını engellemeye çağırdı. Bir anne, çocuklarının her yaz eğlenmek için uçurtma uçurduğunu, ancak artık buna izin vermeyeceğini söyledi. Gazze’de bir çocuğun sevinci tehlikelidir, çünkü bu sevinç, boyun eğmeye engel teşkil eder. Hiçbir mutluluğun olmaması gereken bir yerde sıradan bir mutluluk, İsrail için varoluşsal bir tehdit haline gelir.

Oysa bir çocuğun uçurtmasını yasaklamanın bir emsali vardı: Taliban, 1990’ların ortalarında Afganistan’da uçurtma uçurmayı yasaklamıştı. Şimdi ise sıra İsrailli “Yahudi-Taliban”da.

Uçurtma paniği, Siyonistlerin uydurduğu tek şey değildir. Bu, dünya çapında ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılan uydurma tehditler dizisinin en son örneğidir. Amerikan üniversite kampüslerine bir bakın. Maryland Üniversitesi ve George Washington Üniversitesi araştırmacıları tarafından yaklaşık bin ABD’li Orta Doğu uzmanı üzerinde yapılan bir ankette, büyük çoğunluğun İsrail-Filistin çatışmasını tartışırken kendi kendilerini sansürlediği ve çoğunun bunun nedeninin korku olduğunu, kariyerlerinin olumsuz etkilenmesinden, dışlanmaktan ve idarecilere şikâyet edilmekten korktuklarını söylediği ortaya çıktı. Bu, yabancı bir hükümetin politikalarına yönelik eleştiriyi dini veya etnik bir gruba karşı bağnazlık olarak nitelendiren koordineli bir sindirme kampanyasının sonucudur.

2024 yılında, Amerikalı öğrenciler İsrail’in Gazze’deki soykırımını protesto ettiğinde, Siyonist gruplar sahadaki gerçeklere karşı bir cevap veremediler; bunun yerine suçluluk duygusuna ve şantaja başvurdular. Yahudi öğrencilerin kendi kampüslerinde “güvensiz” hissettiklerini söylediler. Tam olarak neyden güvensiz oldukları ise hiçbir zaman belirtilmedi. Bir tehdit değil. Bir his. Hiçbir doktorun teşhis edemeyeceği, hiçbir kanıtın doğrulayamayacağı, tanımlanmamış bir korku. Duygular gerçek değildir ve gerçeklerin aksine, çapraz sorguya tabi tutulamazlar. İşte tam da bu yüzden ADL ve diğerleri duyguları tercih ettiler. Tartışmayı kazanamadıklarında, gerçekleri bir kenara bırakıp jürinin sempatisini istismar ederler.

2024 UCLA öğrenci kampı da aynı hikâyeyi anlatıyor. 30 Nisan günü saat 23.00’dan hemen önce, en az yüz kişilik maskeli erkeklerden oluşan Siyonist bir kalabalık, Dickson Plaza’daki barışçıl Gazze dayanışma kampına baskın düzenledi; hoparlörlerden ağlayan bebek sesleri yayarak, stroboskop ışıkları yakarak, tahriş edici gaz püskürterek ve uyuyan çadırlara havai fişekler atarak saldırdı. Silahsız üniversite güvenlik görevlileri kenara çekilip bir binanın içine saklandı; kampüs polisi geldi ve on dakika içinde ayrıldı; Los Angeles Polisi’nin gelmesi iki saat daha sürdü, bu da Siyonistlerin saldırısının sabah saat 3’ü geçene kadar devam etmesine yol açtı. Yirmi beş öğrenci hastaneye kaldırıldı, ancak hiçbir saldırgan tutuklanmadı. Amerikan basınının büyük bir kısmı olayı bir “çatışma” olarak nitelendirdi.

Birkaç hafta içinde, çeteleri organize eden “profesyonel mağdurlar” mağdur rolüne büründüler: Yahudi öğrencilerin güvenliğini tehlikeye atmakla suçlanan, kamp kuranlardı; kamp sakinlerini sopalarla dövenler değil. Dövülenler saldırganlar haline geldi. Saldırganlar, federal bir antisemitizm soruşturmasıyla ödüllendirildi ve Filistin’de olduğu gibi, medya ve devlet kurumları mağdurları suçlayıp çeteleri akladı.

Korku bir teşhis değildir, bir bahane. Irkçılığa karşı yürüyüş yapan Siyah Amerikalıları izlerken “kendini güvende hissetmediğini” iddia eden ırkçı bir beyaz erkek, korkusu samimi olduğu için suçsuz sayılmaz. Irkçılık, ırkçının bunu korku olarak algılaması nedeniyle meşru hale gelmez; bu, mağduriyet diline bürünmüş ırkçılık olarak kalır. Kanıtlardan kopuk korku, tehlikenin bir belirtisi değildir. Bu, cehaletin bir belirtisidir.

Erkeklerle dolu bir sınıfta otururken kendini güvende hissetmediğini iddia eden bir erkek düşmanı, korkusu gerçek olsa bile erkek öğrencileri dışlama ya da onlara karşı bir politika talep etme hakkını kazanmaz. Aynı şekilde, Amerikan üniversitelerindeki soykırımı destekleyen Yahudi öğrenciler de, erkek düşmanı gibi, ne kadar iğrenç olursa olsun kendi görüşlerine sahip olma hakkına sahiptir; ifade özgürlüğü işte bunu korur. İsrail eleştirildiğinde rahatsızlık hissetmek, bu eleştiriyi bir tehdide dönüştürmez; aynı şekilde, tartışmaya karşı bir kalkan olarak “güvenlik” bahanesini öne sürmeyi de haklı çıkarmaz. Özellikle de diğer Yahudi öğrenciler bu protestoları bir tehlike olarak değil, savunmaya değer bir amaç olarak gördüklerinde. Birçoğu bu protestolardan korkmuyor, aksine onlara öncülük ediyor.

Yalnızca Yahudilerin yaşadığı Nahal Oz yerleşim bölgesi üzerinde uçan bir uçurtma ile Minnesota Üniversitesi’nden bir öğretim görevlisi arasında tek bir ortak nokta var: her ikisi de “mesleki mağdurlar”ı “güvensiz” hissettirdi. Uçurtma, kuşatılmış bir halkın yaz gökyüzünün tadını beş dakika bile çıkarmasını görmeye tahammül edemeyen bir hükümeti dehşete düşürüyor. Amerikan kampüslerinde İsrail’in soykırımını ifşa etmek, ister bir tıp doktorundan, ister bir profesörden, ister sahte Siyonist anlatılara karşı çıkan kefiye takmış bir öğrenciden gelsin, “İsrail önce gelir” diyen kesimi dehşete düşürüyor.

Peki, Gazze’de de Amerikan üniversite avlularında da durum nedir? Yurtdışındaki soykırımı ve yurtiçindeki sindirmeyi meşrulaştırmak için kurban kartını mı oynuyorlar? Yoksa o kadar gerçek, o kadar irrasyonel bir korku mu var ki, Gazze’deki bir çocuğun uçurtması da Amerika’daki bir öğrenci dilekçesi de tehdit olarak algılanıyor? Her iki durumda da, İsrail ve “İsrail öncelikli” Amerikalıların avukatlara, lobicilere ve generallere ihtiyacı yok; psikiyatristlere ihtiyaçları var. Bir oyuncağı silahtan, bir insan hakları argümanını nefret suçundan ayırt edemeyenler, ne Gazze’de ne de Amerikan üniversitelerinde ifade özgürlüğünü denetlemeye ya da kimin hapsedileceğine ya da okuldan atılacağına karar vermeye uygun değildir.

Mağduriyet kavramını tekelleştiren kurumlar tarafından üretilen paranoya, gerçeklik değil, bir sanrıdır. Tedaviye ihtiyaç duyan şey psikopatolojidir, hükümetin ve üniversitelerin onayı değil. Uydurma korku, asla yurt içinde ifade özgürlüğünü susturmak ya da Filistin’deki soykırımı meşrulaştırmak için bir bahane haline gelmemelidir.

* JamalKanj, "Children of Catastrophe: Journeyfrom a PalestinianRefugeeCamptoAmerica" (Felaketin Çocukları: Bir Filistin Mülteci Kampından Amerika’ya Yolculuk) ve diğer kitapların yazarıdır. Çeşitli ulusal ve uluslararası yayınlarda Arap dünyasına ilişkin konularda sık sık yazılar yazmaktadır.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir