Shahed Abu Al Shaikh’in WANN’da yayınlanan yazısını Barış Hoyraz, Haksöz Haber için tercüme etti.
Annem, korku filmi izlediğimiz için bizi hep cezalandırırdı. İzlediğimizi fark ettiğinde bize bağırırdı.
“Canlarım, böyle giderseniz her şeyden korkar hale gelirsiniz ve cesaretinizi yitirirsiniz,” derdi annem uyarı olarak.
Telefonu gizlice alıp odanın bir köşesine saklanır, onu sıkıca kavrardık. Filmdeki her korkunç sesle ellerimiz titrerdi, kalplerimiz hızla çarpar, her cinayet ya da parçalanma sahnesinde nefesimiz ağırlaşırdı, sanki her şeyi kendimiz yaşıyormuşuz gibi. Bazen çığlık atar ve ağlardık. O sahneleri sürekli düşünürdük ve karanlıktan, geceleri duyulan seslerden ve yalnız kalmaktan korkar olmuştuk. Yine de annemizi hiç dinlemedik; o filmleri izlemeye devam ettik.
Her zaman “bunlar sadece film” diyerek kendimizi teselli ederdik; her sahnenin senaristler tarafından yazıldığını ve profesyoneller tarafından canlandırıldığını, hepsinin bundan ibaret olduğunu söylerdik. Yine de içimizden bir parça, bunların sahte olduğuna asla tam olarak inanmazdı. Kötü adam kurbanı kovalar, ellerini koparır, midesine metal parçaları saplardı ve kan her yere sıçrardı. Her sahne nefesimizi keser, zihnimizi sarsardı; korkaklara dönmüştük ve geceleri artık uyuyamıyorduk, bu yüzden bir daha asla korku filmi izlememeye karar verirdik. Buna rağmen, her zaman o filmlere geri döner, karakterlerin sadece rol yaptığını kendimize bir kez daha inandırırdık.
Sonra gerçekten dehşet verici olduğunu kanıtlayan gün geldi.
7 Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik savaş başladığında, olup bitenleri anlamaya çalıştık. Bu, yaşadığımız ilk çatışma değildi. Ancak bu savaş, daha önce yaşadıklarımıza ya da bildiğimizi sandıklarımıza hiç benzemiyordu. Savaşın niteliği değişti ve korku ile dehşete yepyeni anlamlar kazandırdı.
İki buçuk yıl süren hayal edilemez dehşetin ardından, 17 yaşındaki kardeşim Yazan, bir sohbet sırasında şöyle dedi: “Şu anda bir korku filmi izlesem, muhtemelen hiç korkmazdım.” Bu, cesaret dolu bir söz ya da onun artık bir erkek olduğunun işareti gibi gelebilir, ancak gerçek tamamen farklıydı.
Yazan, kıtlığın doruk noktasında, günlerce süren açlık ve ıstırabın ardından bize biraz yiyecek getirmek için birkaç kez Amerikan yardım dağıtım noktalarına gitti. Geceleri Gazze’den Han Yunus’a yaya olarak gider, İsrail tankları sadece 10 metre uzakta dururken, arkasına saklanabileceği bir kaya ve taş bariyerine ulaşmak için koşardı. Tanklar yarım saat boyunca durmaksızın top mermileri atardı. Bize anlattığına göre, mermiler gözlerinin önünden geçerken korku ve şoktan kalbi neredeyse duruyordu.
Bir zamanlar, en yakın arkadaşı, ailesinin tek oğlu da anne babasına yiyecek götürmeye çalışıyordu. Bombardıman yüzünden yere uzandıktan sonra, pozisyonunu değiştirmek için ayağa kalktı. Tanklar yeniden ateş açtı ve bir mermi karnına isabet ederek, bir saniyenin bile altında bir sürede vücudunu ikiye böldü. Yazan bize, kendi bacaklarının ip gibi inceldiğini ve artık onu ayakta tutamadığını anlattı.
Bombardıman durduğunda Yazan ileriye koştu ve arkadaşının vücut parçalarını, aslında yiyecek taşımak için ayrılmış olan çantaya topladı. Bize, bunu yaparken “Anne, gel… Anne” diye tekrar tekrar mırıldandığını anlattı. Gözleri yaşlarla dolmuş, tüm vücudu titreyen halini hayal etmek bile beni ürpertir. Yazan ve arkadaşı, kitaplarla çevrili bir okulda olmalıydılar.
Kıtlık şiddetini artırırken ve Amerikan yardım noktaları kapatıldığında, Yazan, un yüklü kamyonların geldiği Zikim’e gitmeye başladı; orada binlerce insan tek bir çuval un alabilmek umuduyla bekliyordu. Onu gitmesine izin vermemek için çaresizce çabaladığımız halde, bize yiyecek bir şeyler getirmekte ısrar etti. Zikim’e vardığında, askerler her yere ateş ediyorlardı; açlıktan bitkin düşen insanların yere yığılmasını izlemekten adeta zevk alıyor gibiydiler. Birçok genç adam Yazan’ın gözleri önünde öldürüldü.
Bize şöyle anlattı: “Kimse kimseye bakmıyor. Hepimiz ölümle karşı karşıyayız. Yaralanan kişi yerde yatarken, herkes un almak için onun üzerinden geçip gidiyor.”
Bir keresinde, binlerce genç erkek ve kadın kamyonun etrafında kavga ediyordu; ta ki kamyon ilerlerken genç bir adam tekerleklerinin altına düşene kadar. Kafatası paramparça olmuştu. Bu manzara dayanılmaz olmalıydı. Yazan dehşete kapıldı ve eve dönmeye karar verdi. O gün geri döndüğünde yüzü solgundu ve şoktan donmuş gibiydi, sanki bir korku filmindeki özellikle korkunç bir sahneyi izlemiş gibi.
Ama gerçek şu ki, o gerçek bir dehşeti defalarca yaşamıştı.
Herkes uyurken, sıçanlar ve gelincikler aç canavarlar gibi yer altından çadırlara çıkıp çocukların yüzlerini ısırarak ömür boyu kalacak izler bıraktığında, bu da bir dehşettir.
Bir quadcopter drone size uzaylı bir yaratık gibi seslendiğinde, damarlarınızdaki kanı donduruyormuş gibi hissedersiniz; çünkü her an bir mermi ateşleyip sizi öldürebilir.
Aileler, evlerinin artık duvarları olmadığı gerçeğini kabullenmek zorunda kaldıklarında, evlerini çarşaflarla örterler ve her şeye rağmen içeride yaşamaya devam ederler; ancak o ev aniden içindeki herkesin üzerine çökerek bazılarını öldürür, bazılarını da yaralar. Sırf Gazze’de yaşadıkları için.
Gazze’deki hayatımız, şimdiye kadar çekilmiş tüm korku filmlerini geride bırakmış bir hayat. Artık Yazan ve benim korku filmlerinden korkmamız için hiçbir neden kalmadı.
Gazze, bir korku şehri haline geldi.
*Shahed AbuAlShaikh, İslam Üniversitesi’nde İngilizce çevirmenlik bölümünde son sınıf öğrencisidir. Hayali, uluslararası bir kuruluşta çalışmaktır.
O şöyle diyor: “Okuduğum her alıntı beni bir şekilde etkiliyor. Gazze’yi seviyorum ve Gazze’de doğmuş olmaktan mutluluk duyuyorum.”

