1. HABERLER

  2. İSLAM DÜNYASI

  3. FİLİSTİN

  4. Gazze bir istisna değildir. İsrail bu soykırımı on yıllar önce planladı
Gazze bir istisna değildir. İsrail bu soykırımı on yıllar önce planladı

Gazze bir istisna değildir. İsrail bu soykırımı on yıllar önce planladı

Ekim 2023’te İsrail, katliam ve sürgünün yaşandığı eski bir hikâyeye yeniden hayat vermek için bir bahane buldu. Bu seferki temel farklar, olayların boyutu ve süresi oldu.

14 Haziran 2026 Pazar 19:11A+A-

Jonathan Cook’un Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.


Gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor: İsrail’in Gazze’deki soykırımı on yıllar önce planlanmıştı.

Gazze’de görev yapmış dört İsrailli askerin tanıklıklarını dinleyin.

Asker 1: “İnsan hayatı önemsizdi. Öldürebilirdin, kanun yoktu. Kimse sana tek kelime etmezdi. Ama bu iyi bir his değil. En çok da insanlığını öldürüyor.”

Asker 2: “Başlangıçta direniş göstermeyen Arapları [yani sivilleri] infaz etmek istemiyordum. Sonra öldürmek zorunda olduğumuz sonucuna vardık. Onları insan olarak görmeme sürecinden geçtik.”

Asker 3: “Adamları yakaladık, sıraya dizip ortadan kaldırdık. Geriye dönüp bakınca, bu cinayet gibi görünüyor.”

Asker 4: “Gazze’deki mülteci kamplarında dolaşıp temizlik operasyonları düzenlerdik. Orada bulunan her asker bir ‘toplama kampı’ oluşturmuştu ve en ufak bir kargaşaya neden olan insanları öldürmekten çekinmiyorlardı.”

Hayır, bu tanıklıklar yeni değil. İhbarcılar, Gazze’de şu anda devam eden soykırım sırasında orada görev yapmadılar. Bu anlatılar neredeyse 60 yıllık ve geçen hafta İsrailli Haaretz gazetesi tarafından “Öldürmemiz emredildi” başlığıyla yayınlandı.

1967 savaşından (genellikle Altı Gün Savaşı olarak anılır) kısa bir süre sonra röportaj yapılan İsrailli askerler, kendilerinin ve diğerlerinin rutin olarak savaş suçları işlediklerini itiraf etmekle kalmadılar, aynı zamanda bunu komutanlarının emri altında yaptıklarını da belirttiler.

Bu anlatılar, Avraham Shapira tarafından yazılan “The Seventh Day: Soldiers Talk About the Six-Day War” (Yedinci Gün: Askerler Altı Gün Savaşı Hakkında Konuşuyor) adlı kitapta derlendi, ancak birçok tanıklık çok şok edici olduğu için kitaba dâhil edilmedi.

Bunların hiçbiri sadece tarihsel bir ilgi konusu olmamalıdır. Bu anlatılar, İsrail'in Gazze'yi neredeyse üç yıldır sürdürdüğü yıkım sırasında yaptıklarının – tüm evleri, hastaneleri, okulları, üniversiteleri, fırınları ve devlet dairelerini yerle bir etmek; on binlerce, daha büyük olasılıkla yüz binlerce Filistinli sivili öldürmek; yardımları engellemek ve halkı aç bırakmak – on yıllardır süren İsrail askeri davranış kalıplarının bir parçası olduğunu canlı bir şekilde hatırlatmaktadır.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın Gazze “toplama kampından” tek bir günlüğüne kaçtığı gün hiçbir şey “başlamadı” – Gazze’deki Filistinlilerin içinde bulunduğu bu sefalet, 59 yıl önce Asker 4 tarafından da dile getirilmişti.

Aksine, İsrail o gün, on yıllardır Filistinlileri katledip sürgün ettiği eski bir hikâyeye yeni bir soluk vermek için bir bahane buldu. Bu seferki temel fark, sadece ölçek ve süre ile ilgilidir.

Washington ve diğer Batılı başkentler, İsrail’e daha önce sadece kısmen başarabildiği şeyi Gazze’de tamamlaması için zaman ve alan tanıdı. ABD tarafından sağlanan modern mühimmatla bugün çok daha büyük bir ateş gücüne sahip olan İsrail, daha önce sadece hayal edebileceği şeyi gerçekleştirebildi: Gazze’yi haritadan silmek.

Açlık politikası

1967’de gerçekleri ifşa eden askerler, görevlerinin “düşmanla savaşmak” ya da İsrail liderlerinin bugün kullandığı tabirle “teröristleri ortadan kaldırmak” olmadığını itiraf ettiler. Görevleri, savaşın arkasına sığınarak Filistinli sivilleri öldürmek ve terör estirmekti.

Neden bu zulümleri işlediklerini söylemekten çekinen çok az asker vardı. Görevleri, İsrail’in Filistin vatanının geriye kalan son parçalarından, yani 1967’de İsrail ordusu tarafından ele geçirilip daha sonra yasadışı olarak işgal edilen topraklardan mümkün olduğunca çok Filistinliyi sürmeye yönelik çabalarının ayrılmaz bir parçası olan bir terör rejimi yaratmaktı.

Bu durum, İngiliz Mandası yetkililerinin Filistin’den çekilmesiyle birlikte Siyonist milisler tarafından 1947 ve 1948 yıllarında ciddi bir şekilde başlatılan etnik temizlik kampanyasını tamamlamak için yeni bir fırsat olarak görüldü. Bu kampanyanın sonunda, Filistinlilerin yaklaşık yüzde 80’i, yeni ilan edilen Yahudi devletinin sınırları içindeki evlerinden sürülmüştü.

Birçoğu Lübnan ve Suriye gibi komşu ülkelerdeki mülteci kamplarına sığındı. Ancak bazıları, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze'de tarihi Filistin'in hayatta kalan bölgelerine kaçtı; bu bölgeler, 1948'de Ürdün ve Mısır tarafından İsrail'in ilerleyişinden korunan vatanlarının yüzde 22'sini oluşturuyordu.

1967 savaşı, İsrail liderliği tarafından ikinci bir fırsat olarak görüldü: hem askeri işgal ve Yahudi milis yerleşimlerinin kurulması yoluyla tarihi Filistin'in tamamını ele geçirme ve kolonileştirme, hem de tarihi Filistin'i yerli halkından arındırmak için etnik temizlik operasyonunu genişletme şansı.

İsrail'in Filistin topraklarını ele geçirmesinden haftalar sonra, dönemin başbakanı Levi Eshkol, kabinesine sürgünlerin nereden başlaması gerektiğini söyledi. “Öncelikle Gazze'yi boşaltmak istiyoruz,” dedi.

Uluslararası baskılar göz önüne alındığında, Gazze'deki etnik temizliğin daha az dikkat çekmek için gizlice yürütülmesi gerektiği konusunda netti. 2007'de başlayan ve 16 yıl süren İsrail'in Gazze kuşatmasının habercisi niteliğinde, Filistinlilerin “tam da boğulma ve hapsolma nedeniyle” Gazze'den zorla çıkarılabileceğini önerdi.

Etnik temizlik programının, halkı su gibi temel ihtiyaçlardan mahrum bırakarak hızlandırılabileceğini öne sürdü. “Belki de onlara yeterince su vermezsek, başka seçenekleri kalmaz; çünkü meyve bahçeleri sararır ve kurur.”

Bu ruhla, 40 yıl sonra İsrail, Gazze'deki halkın giderek daha fazla yetersiz beslenmeye maruz kalması için bölgeye girecek minimum kalori miktarını hesaplamaya devam edecekti. Ya da üst düzey hükümet danışmanı Dov Weisglass'ın 2006'da açıkladığı gibi: “Fikir, Filistinlileri diyete sokmak, ama açlıktan ölmelerini sağlamak değil.”

Gazze’nin “diyet”e zorlanmasından on yedi yıl sonra, Hamas’ın bu bölgeden kısa süreliğine çıkması üzerine, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve generalleri bu fırsatı kaçırmadı.

O “meyve bahçelerini” yok ettiler ve “diyeti” tam anlamıyla bir açlık ablukasına dönüştürdüler – bu, Netanyahu ve eski savunma bakanı Yoav Gallant’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından arandığı bir insanlık suçudur.

Masumları hedef almak

1967’deki suçlar, Filistinli tarihçiler tarafından uzun zaman önce anlaşılmıştı; ancak elbette onlara kulak asılmamıştı. İsrailli tarihçilerin ise İsrail’in askeri arşivlerinin bazı bölümlerine erişim sağlayabilmeleri sayesinde bu hikâyeyi bir araya getirmeye başlamaları çok daha uzun sürdü.

Akevot Enstitüsü’nün araştırmasına dayanan Haaretz’in yeni araştırması, 1967’de başlayan Filistinlilerin toplu olarak sınır dışı edilmesindeki acımasızlığın ayrıntılarını ortaya koyuyor.

Gazetenin haberine göre: “Tarihsel araştırma, İsrail’in Batı Şeria, Gazze ve [Suriye] Golan Tepeleri’nden yaklaşık 300.000 Arap’ı sınır dışı ettiğini ve kovduğunu gösteriyor. Ve 1948’de olduğu gibi, bu sınır dışı etme süreci sivillerin öldürülmesini, Arap topluluklarında terör estirilmesini, yağmalamaları ve nihayetinde yıkımı da içeriyordu.”

1967'de yine çok sayıda Filistinliyi sınır dışı etmeyi başaran İsrail'in bir sonraki görevi, 1948'de olduğu gibi, onların geri dönüşünü engellemekti.

Gazeteci ve İsrail parlamentosu üyesi Uri Avnery, Filistinlilerin sürüldüğü Ürdün ve Mısır sınırlarında görevli askerlerin tanıklıklarını kaydetti. Askerlerin görevi, evlerine dönmeye çalışan Filistinli aileleri öldürmekti.

İşte Haaretz tarafından aktarılan ve Avnery'nin otobiyografisinde yer alan bir askerin ifadesi: “Bu geçiş noktalarını kapattık ve önceden uyarıda bulunmaksızın öldürmek amacıyla ateş etme emri aldık. Nitekim, her gece erkeklere, kadınlara ve çocuklara ateş edildi; hatta ay ışığının aydınlattığı gecelerde, geçiş yapanları tanımlamak mümkün olsa bile. Yani, erkekleri, kadınları ve çocukları ayırt etmek mümkün olsa bile.

“Sabahları bölgeyi taramak için dışarı çıkardık ve orada bulunan subayın açık emriyle, saklananlar ve yaralılar da dâhil olmak üzere hayatta kalanları öldürürdük. Öldürme işlemi bittikten sonra, bir traktör gelene kadar cesetleri toprakla örttük.”

Günümüzün İsrailli ihbarcıları, bu askeri doktrinin değişmediği konusunda uyarıyor. Son üç yılda yapılan soruşturmalar, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ederek sivil kurbanlarını gizlice buldozerle toplu mezarlara gömerek suçlarını örtbas etmeye çalıştığını defalarca ortaya koydu.

Örneğin, bir yıl önce askerler yardım arayan Filistinlileri katlettiğinde ve Mart 2025’te askerler ambulanslara düzenledikleri pusuda 15 Filistinli acil yardım görevlisini infaz ettiğinde de bunu yaptı.

1967 tarihli “vur emri” politikasından rahatsız olan bir başka asker, komutanıyla yaptığı bir konuşmayı şöyle hatırladı: “Subaya sordum: Peki bebeklerin ağladığını duyarsam, onları da vurmalı mıyım? Aldığım cevap şuydu: Kız gibi davranma.”

Bunda olağanüstü bir şey yok. İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de bir yaşından küçük 1.000’den fazla bebeği öldürdüğü biliniyor; bunların hepsi hava saldırılarında isimsiz bir şekilde öldürülmedi.

İsrail ordusu, 2023’ün sonlarında askerleri binayı ele geçirdikten sonra, el-Nasır Hastanesi’ndeki beş prematüre bebeğin küvözlerinde ölmesine ve çürümesine izin verdi.

İsrailli komutanlar ayrıca, yardım ablukasından ilk öleceklerin en savunmasız olanlar olacağını da biliyorlardı. Nüfus barınaktan, bebek maması ve gıdadan mahrum kalırken, anneleri süt üretmek için yeterli besine sahip olmadığından bebekler donarak ya da açlıktan öldü.

2 numaralı askerin de belirttiği gibi, İsrail askeri doktrini askerleri Filistinlileri, hatta Filistinli bebekleri bile “insan” olarak görmemeleri için teşvik ediyor. Onların hayatları değersiz kabul ediliyor.

Tanıdık bir geçmiş

İsrailli askerler geçen hafta Batı Şeria’da bir Filistinli bebeği daha öldürdü. Askerler, özellikle acımasız bir işgal altında bulunan Filistin şehri El-Hebron’da, Beytüllahim Üniversitesi’nden öğretim görevlisi Fahd Ebu Haikal’ın kullandığı araca pusu kurdu.

Askerlerden biri, araba durmak üzereyken, içindeki yolcuları görebileceği bir mesafeden, sadece birkaç metre uzaklıktan araca ateş açtı. Mermi, Ebu Haikal'ın yedi aylık bebeği Sam'i öldürdü ve bebeği kucağında tutan eşini yaraladı. Arabanın içinde bulunan Abu Haikal'ın 11 yaşındaki oğlu, küçük kardeşinin kanlar içinde can verişini izledi.

İsrailli askerler on yıllardır Filistinli bebekleri öldürüyor. Yine de bunların hiçbiri, Batı medyası ve politikacılarının, Hamas'ın 7 Ekim 2023'te 40 bebeği öldürdüğü yönündeki tamamen uydurma iddiaya karşı gösterdiği öfkenin bir parçasını bile uyandırmadı.

Aslında o gün sadece bir İsrailli bebek öldürüldü: Dokuz aylık Mila Cohen, tıpkı Sam Ebu Haikal gibi annesinin kollarında vuruldu.

İsrail'in 1967'de Gazze ve Batı Şeria'da yürüttüğü sürgün kampanyası doğaçlama değildi, ne de anlık bir karar sonucu gerçekleştirildi. Haaretz'e göre, bu politika yıllar öncesinden özenle planlanmıştı.

1948'den beri İsrail, şiddet içeren yerleşimci sömürgecilik projesini tamamlamak için elinden kaçırdığı toprakları ele geçirmek ve Filistin vatanının geri kalan kısımlarını da işgal etmek için uygun bir anı bekliyordu.

Mısır, Suriye ve Ürdün'e karşı yapılan 1967 savaşı, bunun için bir bahane oluşturdu.

O savaşta üst düzey bir tabur komutanı olan Ishai Amrami, daha sonra şunları itiraf etti: “Benim bizzat yaşadığım bu olay, kitlesel bir nüfus transferi girişimiydi.”

Haaretz’in belirttiği gibi: “Filistinliler bu hikâyede sadece seyirciydiler. Savunma Bakanı Moshe Dayan anılarında, Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin savaşa katılmadığını ve bunun onların savaşı olmadığını yazdı. Yine de bedelini ödeyenler onlardı.”

İsrail, 1948'den sonra yaptığı gibi Filistinli toplulukların kitlesel yıkımına başladı, böylece Filistinlilerin geri dönebilecekleri evleri kalmayacaktı. Ancak Haaretz'in belirttiği gibi, İsrail kendi hızlı askeri başarısının kurbanı oldu.

“Bu, çatışmanın tarihinde İsrail'in yoğun uluslararası baskı nedeniyle geri adım atmak zorunda kaldığı nadir örneklerden biriydi.”

1967’den farklı olarak, son üç yıldır bu tür bir uluslararası baskının büyük ölçüde eksik kaldığını belirtmeye gerek bile yok. Bir zamanlar tanınmış bir insan hakları avukatı olan İngiltere’den Sir Keir Starmer gibi Batı’nın yeni lider kadrosu, İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik açıkça soykırımcı gündemini “meşru müdafaa” olarak nitelendirerek haklı çıkarmıştır.

1960'lardaki öncüllerinden farklı olarak, bugünün Batılı liderleri ve medyası, İsrail'e Gazze'yi yok etmek için ihtiyaç duyduğu diplomatik zaman ve alanı - silah ve istihbaratın yanı sıra - sağlamayı tercih etti. Onların yardımı olmasaydı bu soykırım imkânsız olurdu.

Bu cezasızlıkla cesaretlenen İsrail, yıkımı daha uzağa yaymaya çalıştı; İran'da sınırlı, Güney Lübnan'da ise çok daha büyük bir başarı elde etti.

Batılı siyasetçiler ve medya Gazze’yi keyifle unuturken, İsrail orada acımasız baskı ve sefaleti sürdürüyor. Yıkılmış bu bölgede İsrail’in askeri kontrolünü belirleyen ve Filistinlilerin girmesinin yasak olduğu sözde “Sarı Hat”, arazinin yarısından yüzde 70’ine kadar kademeli olarak genişledi.

İsrail, Gazze halkını kabul etmeye istekli üçüncü bir ülke (Mısır ya da belki Somaliland) bulmak için çabalarken, Gazze halkı kelimenin tam anlamıyla vatanlarının enkazından dışarı sıkıştırılıyor.

Bağlamı ortadan kaldırmak

ABD’li kozmolog Carl Sagan’ın meşhur sözüyle: “Bugünü anlamak için geçmişi bilmek gerekir.”

İşte tam da bu nedenle Batılı siyasetçiler ve medya, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’daki bugünkü davranışlarını açıklayan unsurları – örneğin 1948 ve 1967 yıllarındaki şiddetli etnik temizlik kampanyaları gibi – ortadan kaldırarak bağlamı ve arka planı silip atmaya özen göstermişlerdir.

Bölgenin tarihinden mahrum bırakılan Batılı izleyiciler, İsrail'in zulmünün, 2023'ün sonlarında Hamas'ın İsrail'e yönelik bir günlük saldırısına verilen bir yanıt – üstelik sözde “orantılı” bir yanıt – olduğuna inanmaları için daha kolay manipüle edildiler.

Bariz bir gerçek gizlenmiştir: En az sekiz yıldır İsrail, Filistinlileri vatanlarından sürmek için bulabildiği her fırsatı sömürmektedir.

Ekim 2023’teki Hamas saldırısı, Batı’da sıklıkla sunulduğu gibi bir dönüm noktası ya da kopuş değildi.

1967’de – yani Hamas saldırısından 56 yıl önce – Eshkol, öngörülemeyen olayların İsrail’in gizli etnik temizlik programını hızlandırabileceğini belirtmişti. Gelecekte, İsrail'in Filistinlilerin olmadığı bir Filistin hayaline hızla kavuşabileceği bir an gelebilir; buna o, “beklenmedik lüks çözüm” adını vermişti.

“Belki başka bir savaş bekleyebiliriz ve o zaman bu sorun çözülür. Ama bu bir tür ‘lüks’, beklenmedik bir çözüm,” diye kabineye açıklamıştı.

İsrail'in Haaretz gazetesi'nin yeni makalesinde yaptığı gibi, eksik bağlam eklendiğinde hikâye tamamen değişiyor.

7 Ekim 2023’teki olaylar, basit bir vahşetten çok, Filistinlilerin koşullarını yoksullaştırma, hapsetme, aç bırakma ve öldürme yoluyla o kadar sefil hale getirmek için tasarlanmış, on yıllardır süren İsrail zulmüne karşı çaresiz, son bir çare olarak atılmış bir tepki gibi görünüyor.

Eksik olan bağlam eklendiğinde, İsrail'in Gazze'deki sözde “misillemesi” - soykırım niteliğindeki saldırısı - gerçekte ne olduğu gibi görünüyor: sekiz on yıllık etnik temizlik kampanyasının devamı. Aslında, son bölümü. Sonu.

İsrail’in kurucusu David Ben Gurion, İsrail’in kurulmasından 11 yıl önce, 1937’de oğluna şöyle yazmıştı: “Arapları sürgün etmeli ve onların yerlerini almalıyız.”

1948'deki toplu sürgünler sırasında günlüğüne yazdığı bir notta Ben Gurion, generallerinin ruh halini şöyle özetledi: “Bir aileyi suçluyorsak, onlara acımasızca zarar vermeliyiz. Kadınlara ve çocuklara acımasızca. Aksi takdirde bu etkili bir tepki olmaz. Operasyon sırasında suçlu ile suçsuz arasında ayrım yapmaya gerek yok.”

Amaç, korkuyu bir silaha dönüştürmek ve Filistinlileri vatanlarında kalamayacak kadar dehşete düşürmekti.

Yeni kurulan İsrail ordusunun üst düzey komutanlarından Mordechai Maklef, iki yıl sonra, 1950’de İsrail’in politikasının ardındaki mantığı şöyle ifade etti: “Galile’de yaşayan 114.000 kişiyi terör uygulamadan sürmek imkânsızdır.”

O dönemdeki Filistinli tanıkların ifadelerini bir kenara bıraksak bile, İsrailli tarihçilere şu ana kadar açılan İsrail arşivlerinin küçük bir kısmı, 1948'de Filistinlilere yönelik katliamları ve sistematik tecavüzleri belgeliyor.

Filistinlilere yönelik korkunç bir katliamın gerçekleştirildiği köy olan Tantura gibi son dönem İsrail filmlerinde, o dönemde İsrail ordusunda görev yapmış yaşlı adamlar, Filistinli kızların tecavüze uğradığını şahsen gördüklerini anlatarak arşiv belgelerini doğrulamaktadır.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in İsrail’in “işkence kampları ağı” olarak adlandırdığı yapıda, silah olarak kullanılan tecavüzün günümüze kadar devam ettiğini belirtelim.

Artık genellikle bu amaç için özel olarak eğitilmiş köpeklerin kullanıldığı bu tecavüzler o kadar yaygın ki, gizlenmesi imkânsız hale gelmiştir. Bu olaylar, çok geç de olsa, New York Times gibi ana akım medyanın dikkatini çekmiş ve Netanyahu’dan gelen bir dizi protesto ve dava açma tehdidine yol açmıştır.

İsrail’in gözaltına aldığı kişilere yönelik cinsel istismar o kadar sıradan hale gelmiştir ki, geçen ay İsrail’in soykırım niteliğindeki ablukasını kırmak amacıyla Gazze’ye doğru yola çıkan yüzlerce uluslararası barış aktivisti, Kıbrıs açıklarındaki uluslararası sularda yakalandıklarında sistematik tecavüze maruz kalmıştır.

İsrail, bu korkunun Filistin’den başlayarak halkıyla dayanışma göstermek isteyen herkese yayılmasını istemektedir.

Batılı politikacılar ve medya, kendi vatandaşlarına karşı işlenen bu korkunç suçlara neredeyse hiç değinmiyor. Neden? Çünkü bu suçları kabul etmek, İsrail yönetimi altındaki Filistinlilere daha da kötü zulümlerin yaşatıldığını itiraf etmek anlamına gelir.

Suç ortaklığının hapishaneleri

Gazze bir istisna değildir. Bu durum, sekiz on yıldır süren İsrail askeri stratejisiyle tamamen uyumludur. Batılılar bunun farkında değil, çünkü siyasi ve medya çevreleri, onların bunu öğrenmesini engellemek için yoğun çaba sarf etti.

Batı kamuoyu, Filistinlilere 80 yılı aşkın süredir - önce Siyonist hareketin, sonra da İsrail devletinin elinde - gerçekte neler yaşandığını bilseydi, protesto yürüyüşlerinin saflarına daha da katılır ve bu gösterileri siyasi olarak görmezden gelinemez hale getirirdi.

Batılılar Filistinlilere gerçekte neler yaşandığını bilselerdi, İngiltere gibi Batı ülkelerinde oldukça açık bir şekilde faaliyet gösteren Elbit Systems gibi İsrail silah fabrikalarını işlevsiz hale getirmeye çalışan aktivistlere katılırlardı. Sonuç olarak, Filistin ve Lübnan halkını katletmek için kullanılan insansız hava araçları ve diğer silahların tedarikini kesmeyi başarabilirlerdi.

Binlerce yerine, Birleşik Krallık'ta soykırıma karşı pankart açmaya ve “terör destekçisi” olarak tutuklanmaya hazır on binlerce ya da yüz binlerce insan olabilir; bu da cezaevi sistemini alt üst eder ve Britanya'nın sözde “adalet” sistemini alay konusu haline getirir.

Cehaletle körelmiş bilgiyle donanmış daha fazla Batılı, gemilere binerek Batı medyasının görmezden gelmesinin imkânsız olacağı bir donanma oluşturabilir. Ancak en önemlisi, gerçek bağlam anlaşılsaydı – İsrail’in on yıllardır süren Filistinlileri öldürme, tecavüz etme ve sürgün etme pratiği biliniyor olsaydı – Batılı halklar, siyasi ve medya sınıflarının ahlaki aktörler olmadığı gerçeğini fark edebilirdi. Onlar üstün bir medeniyetin değerlerini savunmuyorlar. Uluslararası hukukun ve demokratik liberal düzenin koruyucuları değiller.

Onlar sahtekârlardır. Ya da daha doğrusu, fosil yakıt endüstrilerinin devasa kârlarını korumak için kullanılan kârlı bir savaş makinesi aracılığıyla küçücük bir seçkini zenginleştiren Batı’daki iktidar sistemini sarsacak gerçeklerin söylenmesini imkânsız kılan siyasi ve finansal yapılar içinde çalışıyorlar.

Bu iktidar sistemi, bazı Filistinlileri erken ölüme, diğerlerini ise toplama kamplarına, sürgüne ya da yoksulluğa sürüklüyor.

Bu arada, Batı'daki bizleri fiziksel duvarları olmayan hapishanelere sürüklüyor - ya cehalet ve suç ortaklığının, ya da bilgi ve çaresizliğin hapishanelerine.

Her iki durumda da, 1 numaralı asker gibi, insanlığımızın köreldiğini görüyoruz. Kalplerimiz ya sertleşiyor ya da kırılıyor. Karşı karşıya olduğumuz zorluk Filistinlilerinkiyle aynı: hapsolmuş durumumuzdan çıkmanın bir yolunu bulmak.

 

*Jonathan Cook, İsrail-Filistin çatışması üzerine üç kitabın yazarı ve Martha Gellhorn Gazetecilik Özel Ödülü'nün sahibidir.

HABERE YORUM KAT