Mohammed AbuTaqiya / Fokusplus
Şantaj Denkleminden Siyasi Sürece: Kahire’de Ne Değişti?
İlgili tarafların şu ana kadar yaptığı resmî açıklamalar ve son günler ile haftalarda yaşanan gelişmeler dikkate alındığında, Trump Planı ya da Şarm eş-Şeyh Anlaşması olarak bilinen düzenlemenin gündeme gelmesinin üzerinden 1000’den fazla gün geçtikten sonra Kahire’de yürütülen süreçle ilgili şu değerlendirmeler yapılabilir:
Şu ana kadar İsrail işgal yönetimi dışında kalan tarafların büyük bölümünün açıklamalarının, masadaki yol haritası konusunda önemli ölçüde örtüştüğü görülüyor.
Sorunun temelinde de tam olarak bu durum yer alıyor. İsrail, ilk andan itibaren anlaşma sürecini sekteye uğratan ve bölgedeki dengeleri bozan taraf oldu. Bugün belirleyici olacak unsur, Filistinliler ya da diğer taraflar üzerinde daha fazla baskı kurulması değil; arabulucuların ve garantör ülkelerin anlaşmayı İsrail’e uygulatacak, yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlayacak kadar ciddi ve sorumlu davranmasıdır.
Mevcut verilere göre bu tür bir baskıyı kurabilecek tek taraf hâlâ ABD’dir. Ancak bu durum, diğer arabulucuların ve garantör tarafların üzeri örtülen siyasi ve ahlaki sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor.
Filistin tarafı neyi başarmaya çalıştı?
Yoğun kaygıların ve iyimserlikten uzak bir tablonun gölgesinde, Filistin tarafının şu ana kadar neyi başarmaya çalıştığı ve bundan sonra hangi unsurların üzerine yeni bir süreç inşa edilebileceği önem taşıyor.
Filistinli grupların, İran’a yönelik saldırıların başlamasından bu yana, özellikle de 28 Şubat’tan bugüne kadar tüm tarafların sessizliği ve sorumluluktan kaçınması nedeniyle son derece ağır bir siyasi şantaj sürecine maruz kaldığını düşünüyorum.
Anlaşmayı engelleyen tarafın Filistinli gruplar olduğu yönünde gerçek dışı bir algı oluşturuldu. Oysa anlaşmayı ihlal eden, parçalayan ve âdeta ateşe atan İsrail’di. İsrail, anlaşma maddelerinin yüzde 30’undan daha azına uydu. Sürecin değerlendirilmesinde göz ardı edilmemesi gereken temel nokta budur.

Son dönemde bütün düğüm, silah ve Filistinli gruplar meselesine indirgenmiş gibi gösterildi. Mladenov’un açıklamalarını hatırlayın. Daha önce de süreç, asker esirler konusuna indirgenmişti.
Oysa silah meselesi, birbirini izleyen aşamalardan, siyasi bir zeminden ve karşılıklı olarak yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerden oluşan kapsamlı bir sürecin yalnızca bir parçasıdır.
Buna rağmen bölgesel değişimler fırsata çevrilerek bütün bu aşamaların üzerinden atlanmak ve yalnızca bu bölümün, yani direnişin hakkının ve iradesinin ortadan kaldırılmasının, diğer yükümlülüklerden bağımsız biçimde hayata geçirilmesi istendi. Bu durum, Trump Planı’yla nasıl başa çıkılacağına ilişkin mekanizma ve düşüncelerin değerlendirildiği dönemde uyardığımız tehlikelerin bir parçasıydı.
Filistinli gruplar, başta Hamas olmak üzere, son aylarda kendilerine dayatılan iki seçenekli şantaj denkleminden kurtulmaya çalıştı. Bu denklemde ya hiçbir güvence, yol haritası veya açık çerçeve olmadan bütün şartların hemen kabul edilmesi ya da sözde Barış Konseyi’nin sağladığı örtü altında savaşın ve katliamların yeniden başlaması isteniyordu.
Filistinli gruplar, müzakereleri yöneterek bu denklemi parçalamayı ve süreci daha gerçekçi bir zemine taşımayı başardı. Süreç hâlâ haklı kaygılar ve ciddi riskler barındırsa da tek taraflı dayatmalar ve aşamaların ortadan kaldırılması yerine, karşılıklı yükümlülükleri temel alan bir yapıya geri döndü.
En önemli hedeflerden biri de İsrail’in saldırganlığı, diğer tarafların yetersizliği ve sessizliği nedeniyle devam eden can kayıplarını durdurmak; Gazze’yi ve Gazze’nin onurlu halkını yeniden ayağa kaldırmak için bütün imkânları kullanmaktı.
Bu hedefe nasıl ulaşılmaya çalışıldı?
İlk olarak, Filistinlilerin elindeki silahların ulusal bir değer ve temel bir hak olduğu, İsrail’e teslim edilecek bir konu olmadığı ilkesi korundu.
Silah meselesiyle ilgili herhangi bir düzenlemenin, soykırımın failleri tarafından yapılan dayatmalarla değil, Filistinli teknokratlardan oluşan ulusal bir komite aracılığıyla yürütülmesi gerektiği kabul edildi.
Böylece tartışma, direniş hakkının, düşüncesinin ve iradesinin varlığından çıkarılarak silahların türü, sınıflandırılması ve hangi aşamada ele alınacağı konusuna taşındı.
Öte yandan komitenin daha ulusal, daha bağımsız ve Gazze Şeridi’ndeki idari ve çalışanlara ilişkin mevcut durumu kapsayabilecek bir yapıya sahip olması hedeflendi. Çalışanların haklarının korunması, dışlama ve ayrımcılığın reddedilmesi de bu yaklaşımın parçaları arasında yer aldı.
Bu süreçte İsrail’in ya da başka tarafların dayatmaya çalıştığı güvenlik şartlarından uzak durulması amaçlandı.
Ancak komitenin tutumlarına, onu denetlemesi ve çalışmalarına yön vermesi beklenen taraflara ilişkin haklı kaygı ve çekinceleri de göz ardı etmemek gerekiyor.
İkinci olarak, teorik düzeyde yeniden düzenlenen en önemli konulardan biri, anlaşmanın ilk aşamasındaki yükümlülükler yerine getirilmeden bu komitenin görevine başlayamayacağının kabul edilmesiydi.
Bu yükümlülüklerin başında saldırıların tamamen durdurulması, insani yardımların bölgeye sokulması, barınma imkânlarının sağlanması ve temel yaşam koşullarının yeniden oluşturulması geliyor.
Sağlık hizmetleri, çadırlar, geçici konutlar ve altyapı da yeniden kurulması gereken temel unsurlar arasında bulunuyor.
Dolayısıyla komitenin görevi yalnızca silah dosyasıyla veya güvenlik konularıyla sınırlı değildir ve sınırlı tutulmamalıdır. Komitenin, geçiş dönemini bütün yükümlülükleriyle birlikte yönetmesi ve ilk aşamada uygulanması engellenen maddelerin tamamlanmasını sağlaması gerekiyor.
Üçüncü olarak, silah meselesinin adıma karşılık adım ilkesi doğrultusunda, aşamalı ve eş zamanlı olarak ele alınması hedefleniyor. Buna göre Filistin tarafının atacağı her adım, İsrail’in yerine getireceği karşılıklı bir yükümlülüğe bağlanacak.
İsrail kendi yükümlülüklerini yerine getirirse süreç devam edecek. Ancak yükümlülüklerinden kaçarsa Filistin tarafının tek başına adım atmasının ne bir gerekçesi ne de anlamı kalacak.
Böyle bir durumda arabulucuların ve garantör tarafların anlaşmanın uygulanmasını sağlamak için acilen müdahale etme sorumluluğu daha açık ve daha ağır hâle gelecek.
Masadaki mekanizma, silahların İsrail’e teslim edilmesini öngörmüyor. Bunun yerine silahların Filistin içindeki bir yapı kapsamında belirlenmesi, toplanması ve depolanması; sürecin de uluslararası gözetim ve garantiler altında yürütülmesi amaçlanıyor.
Bu yaklaşım, silah meselesinin ulusal niteliğini korumayı ve konunun direniş hakkının özünü ya da direniş iradesini ortadan kaldıracak bir araca dönüştürülmesini önlemeyi hedefliyor.
Filistinli grupların son derece hassas bir dönemde ulaşmaya çalıştığı hedef, anlaşmanın ayrıntılarının da ötesine geçiyor.
Beş ay boyunca baskıları dağıtma, zaman kazanma ve iki çıkmaz seçenekten oluşan denklemi kırma çabalarının ardından asıl hedef, siyasi baskının merkezini Filistin tarafından İsrail’e taşımaktır.
Bu, müzakerelerin ilk anından itibaren eksik kalan bir denklemdi. Ancak bu girişimin söz konusu denklemi gerçekten kurup kuramayacağı hâlâ cevap bekleyen bir soru olarak duruyor.

İsrail’deki seçim sürecinin yaklaşması da bu meselenin önemini artırıyor. Uluslararası adalet önünde aranan Binyamin Netanyahu’nun siyasi ve seçimle ilgili kazanımlar elde etmek amacıyla saldırıları genişletmesi ve yeni katliamlar gerçekleştirmesi ihtimali bulunuyor.
Bu çerçevede Filistin tarafının Washington ziyaretiyle eş zamanlı olarak attığı adım, İsrail hükûmetinin hareket alanını daraltmayı ve saldırıları yeniden başlatmak ya da soykırım makinesini genişletmek için kullanabileceği gerekçeleri elinden almayı amaçladı.
Bu, anlaşmanın başarıya ulaşacağı anlamına mı geliyor?
Kesinlikle böyle bir anlam çıkmıyor. İyimserliğin sürece tamamen hâkim olması da beklenmemeli.
Bu girişim her düzeyde risklerle doludur. Sürecin içinde son derece ciddi çekinceler, haklı ve hassas kaygılar ile küçümsenemeyecek stratejik endişeler bulunuyor.
İsrail’le yaşanan tecrübeler, İsrail’in anlaşmaları yeniden yorumlamaya, uygulamayı engellemek için gerekçeler ve bahaneler üretmeye alışkın olduğunu gösteriyor. İsrail, anlaşmaları suçlarını, Filistinlileri tasfiye etme projelerini ve işgal politikalarını yeniden üretmek için kullanılan araçlara dahi dönüştürebiliyor.
Şu ana kadarki veriler, İsrail’in en azından seçim mücadelesi sona erene kadar bir iğne bile vermeyeceğini gösteriyor. Meselenin esirler, silahlar ya da herhangi bir Filistinli grupla ilgili gerekçelerden çok daha geniş ve derin olduğu anlaşılıyor.
Bütün bunlara rağmen şu ana kadar elde edilen en önemli sonuç, İsrail’in suç niteliğindeki saldırılarının derhâl durdurulması gerektiğinin yeniden temel öncelik hâline getirilmesidir.
İsrail’in anlaşmayı ihlal eden saldırıları sonucunda 1.200’den fazla Filistinli hayatını kaybetti; yüzlerce kişi yaralandı veya esir alındı.
Ayrıca insani yardımların yeniden Gazze’ye ulaştırılması, günde en az 600 gerçek (!) yardım tırının bölgeye girmesi, yakıt ve temel ekipmanların sağlanması yönündeki taahhütler de yeniden gündeme alındı.
İsrail’in kasıtlı tutumu, Siyonist kibri ve bölgesel ile uluslararası tarafların sessizliği ve sorumluluktan kaçınması nedeniyle anlaşma maddelerinin yüzde 70’inden fazlası hâlâ uygulanmadı. Bu maddelerin tamamlanması da sürecin temel başlıklarından biri hâline getirildi.
İsrail oyalama politikasını sürdürürse silah meselesinin yönetimi Filistin’in iç meselesi olarak kalacak. Süreç, ulusal komiteler ve Filistinli gruplar tarafından silahların belirlenmesi, toplanması ve depolanmasına yönelik mekanizmalarla yürütülecek.
Ancak bu adımların her biri karşı tarafın atacağı adımlara bağlı olacak ve tek taraflı bir Filistin yükümlülüğüne dönüştürülmeyecek.
Bu süreç direniş seçeneğinden vazgeçilmesi anlamına mı geliyor?
Mevcut veriler ve geçmişte yaşanan tecrübeler ışığında bu sorunun cevabı “hayır”dır.
Bunu hiç kimse, hatta bütün dünya bile yapamaz. Direniş, açıkça tanınmış ve güvence altına alınmış bir haktır.
Yaşananlar direnişten vazgeçilmesi değil, insanlık dışı şartların dayattığı olağanüstü koşulların gerçekçi biçimde yönetilmesidir.
Bu süreç, umudun hiç bulunmadığı kirli bir şantaj çerçevesinde değil; tehlikelerle dolu olmasına rağmen içinde hâlâ umut barındıran mayınlı bir yolda eldeki araçların kullanılmasıdır. Bununla birlikte her iki seçenekte de adaletin bulunmadığı gerçeği göz ardı edilmemektedir.
Bu aşamadaki tartışmalar, Gazze Şeridi’nin sınırlarını aşabilecek ağır ve saldırı amaçlı silahlar üzerinde yoğunlaşıyor. Bu tür silahların geçmişteki kadar etkili bir varlığının pratikte artık kalmadığı belirtiliyor.
Dolayısıyla “adıma karşılık adım” ilkesi doğrultusunda talep edilen şey, kalan silahların belirlenmesi, toplanması ve geçiş dönemi düzenlemeleri kapsamında depolanmasıdır; İsrail’e teslim edilmesi değildir.
Buna karşılık İsrail’in, anlaşmanın başladığı tarihte kontrol ettiği bölgelere ilk andan itibaren geri çekilmeye başlaması gerekiyor. Bu bölgeler Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 50’sine karşılık geliyor.
İsrail şu anda Gazze Şeridi’nin yüzde 65’inden fazlasını kontrol ediyor.
Uluslararası güçlerin görevlerini devralmasıyla birlikte İsrail’in kademeli biçimde geri çekilmeyi tamamlaması, bunun karşılığında da Filistin tarafının üzerinde uzlaşılan çerçeve içinde aşamalı adımlar atması öngörülüyor.
Bu nedenle ateşin, açlığın ve sürekli soykırım tehdidinin gölgesinde yaşanan sürecin özü, ulusal haklar ve silah meselesinin İsrail’e teslimiyet temelinde sonuçlandırılması değildir.
Asıl amaç, anlaşmanın önceliklerini ve takvimini karşılıklı yükümlülükler ile siyasi süreç temelinde yeniden düzenlemeye yönelik son derece hassas bir girişimde bulunmaktır.
Bunun yanında siyasi baskının Filistin tarafından asıl sorumlu olan İsrail’e taşınması, İsrail’in daha geniş çaplı saldırı ve soykırım politikalarına geri dönme fırsatının elinden alınması ve Filistin tarafının atacağı her adımın karşılık gelen bir İsrail adımına bağlanması hedefleniyor.
Bütün bunların, kapsamlı bir siyasi süreç içinde yürütülmesi amaçlanıyor.
Yaşanan gelişmeler karşısında başta Hamas ve direniş grupları olmak üzere bütün Filistin tarafı, daha önce benzeri görülmemiş şartlar ve tahayyül edilmesi son derece güç karmaşık sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.
Üstelik bütün bu karmaşık tablo içinde yalnızca Gazze Şeridi’nden söz ettik.
Gazze, maruz kaldığı korkunç soykırım savaşına, sergilediği benzersiz kahramanlık ve direnişe rağmen Filistin’in yalnızca küçük bir parçasıdır.
Filistin toprakları, Mescid-i Aksa ve özgürlük mücadelesinin tamamı; insanı, toprağı ve yaşamın temel unsurlarını hedef alan kapsamlı bir savaş altında kan kaybetmeye devam ediyor.
Bu savaş, Filistin’in siyasi, coğrafi ve demografik gerçekliğini yeniden şekillendirmeyi, hatta tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan projelerin bir parçasıdır.
Nihai hedef ise İsrail’in Filistin’in ve bütün bölgenin üzerindeki hâkimiyetini kalıcı hâle getirecek yeni bir düzen dayatmaktır.
