Felaketlerin aynasında nefis muhasebesi ve rahmete koşmak

Felaketlerin aynasında nefis muhasebesi ve rahmete koşmak

Esma Akbalık, felaketlerin insan için bir tefekkür ve nefis muhasebesi vesilesi olması gerektiğini vurgulayarak müminin Allah’ın gazabından sakınırken rahmetine koşması gerektiğini anlatıyor.

Gazaptan kaçmanın yolu rahmete koşmak ve Hak için yaşamaktır

Esma Akbalık / Doğru Haber

Nepal’de yaşanan sel felaketi…

Bir anda taşan sular…

Evlerini, sevdiklerini, hatıralarını kaybeden insanlar…

Dün sağlam görünen yapıların bugün çamura karışması…

İnsan, böylesi kıyamet sahnelerini aratmayan felaketler karşısında ister istemez durup derin bir tefekküre dalıyor ve kalbi daralıyor.

Ve kendisine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten ne kadar güçlüyüz?

Ya da biz ne kadar güvendeyiz?

Ve gayri ihtiyari şu sözler dökülür dillerden ve titreyen yüreklerden,

“Ey Rabbimiz Gazabından Rahmetine sığınırız!”

Bir anda gökyüzünden inen yağmurla, taşan bir nehirle, yerinden oynayan bir toprak parçasıyla bütün hesaplarımızın altüst olabileceğini yeniden görüyoruz.

Elbette hiçbir felaketin ardından, kesin bir dille, “Bu Allah’ın şu topluma gönderdiği gazaptır” deme hakkına sahip değiliz. Gaybın bilgisi yerin ve göğün sahibi olan Rabbimize aittir. Bir musibet; kimi zaman bir imtihan, kimi zaman bir ikaz, kimi zaman günahlara kefaret, kimi zaman derecelerin yükselmesine vesile olabilir.

Ancak felaketler karşısında hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek de mümine yakışmaz.

Çünkü Kur’an bize geçmiş kavimlerin kıssalarını sadece tarih bilgisi olsun diye anlatmaz.

“And olsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Yûsuf: 111)

Öyleyse yaşanan her büyük hadisenin ardından bir müminin ilk yapması gereken; başkasının günahını saymak değil, önce kendi nefsini hesaba çekmektir.

“Bu olay bana ne söylüyor?”

“Ben Rabbime karşı hangi hâl üzereyim?”

“Hayatımda Allah’ın rızasını kaybetmeme sebep olacak neler var?”

Asıl ibret, felaketi sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak izlemek değil; o hadisenin kendi kalbimize tuttuğu aynaya bakabilmektir.

Allah’ın Gazabı Sadece Kâfirlere mi Gelir?

İşte üzerinde durmamız gereken en önemli meselelerden biri de budur.

Bizler bazen Müslüman olmayı, Allah’ın azabından ve gazabından otomatik olarak emin olmak gibi anlayabiliyoruz.

Oysa mümin, Allah’ın rahmetine sonsuz bir ümit beslerken O’nun gazabından da sakınır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer kadar olan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış cennete koşun.” (Âl-i İmrân: 133)

Dikkat edin…

Rabbimiz bize sadece “Cenneti isteyin” demiyor.

“Koşun!” buyuruyor.

Demek ki rahmet beklemek, oturup hiçbir şey yapmadan sadece umut etmek değildir. Rahmete kavuşmak için rahmete vesile olacak amellere yönelmek gerekir.

Namaza koşmak…

İnfaka koşmak…

Yetimin başını okşamaya koşmak…

Kırılan bir kalbi onarmaya koşmak…

Haksızlığa karşı adaletle durmaya koşmak…

Bir insanın yükünü hafifletmeye koşmak…

Kur’an’a koşmak…

İlme, irfana, güzel ahlâka, salih amellere koşmak…

Yani Cennet’e koşar gibi Allah’ın rızasına koşmak!

Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Gazabından rızana, azabından affına sığınırım.”

Ne büyük bir dua…

Ve ne büyük bir kulluk şuuru…

Gazabından rahmetine sığınmak…

Fakat bu dua sadece dilimizin ucunda kalmamalıdır.

Çünkü bir insan, “Allah’ım gazabından Sana sığınırım” deyip sonra hayatını Rabbini gazaba getirecek davranışlarla dolduruyorsa, burada söz ile hayat arasında büyük bir uçurum var demektir.

Sığınmak; sadece korktuğunda “Beni koru!” demek değildir.

Sığınmak, tehlikeye götüren yoldan uzaklaşmaktır.

Eğer ateşten korkuyorsak, ateşe doğru yürümeyiz.

Öyleyse Allah’ın gazabından korkuyorsak; günaha doğru da pervasızca yürümemeliyiz.

Haramı hafife almamalıyız.

Kul hakkını basit görmemeliyiz.

Zulmü sıradanlaştırmamalıyız.

Yalanı, iftirayı, kibri, hasedi, israfı, haksızlığı ve ahlâksızlığı hayatımızın normal bir parçası hâline getirmemeliyiz.

Çünkü insanı bazen büyük bir günah değil, küçümsediği günahlarda ısrar uçuruma sürükler.

Öyleyse her daim Hak ile meşgul olmalıyız ki, boş ve batıl şeyler bizi işgal etmesin. Hakeza bu hayat asla boşluk kabul etmez.

Dolayısıyla kalbimizi hak ile doldurmazsak batıl gelip o boşluğu bi şekilde doldurur.

Vaktimizi hayırla değerlendirmezsek, faydasız işler ömrünüzü tüketir.

Gözümüzü haramdan koruyamazsak, haram gelip gözümüze gönlümüze yerleşir mahfizna!

Dilimiz zikre, duaya ve güzel söze alışmazsa; gıybet, yalan ve kırıcı sözler için kolay bir kapı hâline gelir.

Kur’an’ın hayatımızdaki yerini boş bırakırsak, o boşluğu dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsü doldurur.

Bu yüzden hayatımızın hiçbir yerinde boşluk olmamalıdır.

Her anımızı Rabbimizin rahmetine mazhar olmak için bir fırsata çevirmeliyiz.

Resûlullah (sav) hiçbir iyiliği küçümsememeyi öğretti bizlere...

Belki bir insanın hayatında yaptığı en küçük iyilik, Allah’ın rahmetinin kapısını ona açacaktır.

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar şer işlemişse onu görür.” (Zilzâl: 7-8)

Gelin rehberimiz ve referansımız bu ayet olsun. Allah için yapılan zerre kadar iyiliğe Cennete koşar gibi koşalım.

Onu (C.C.) incitecek ve gazaba getirecek zerre kadar hata ve günahlardan, Cehennemden kaçar gibi kaçalım ki, kurtuluşa erelim.

Rabbim bizleri kurtuluşa eren salihlerden eylesin inşallah!

Selam ve dua ile.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir