
Duyguötecilik veya zulmü izlemekle yetinmek
Erol Göka, Duyguötecilik’i mercek altına aldığı “Duygunun tarihsel ve kavramsal halleri” yazı dizisinin beşincisinde “Duyguötecilik, Batılıların zalimlikleri televizyondan izlemekle yetinip ‘zarif” bir üslupla açıklama yapma tavrını deşifre eder.” diyor.
Duygunun tarihsel ve kavramsal halleri-V
Erol Göka / Kritik Bakış
Duyguötecilik, Batılıların zalimlikleri televizyondan izlemekle yetinip ‘zarif” bir üslupla açıklama yapma tavrını deşifre eder. Bosna ve Kosova’nın hiper-gerçekler, olmayan gerçekler olmak bir yana, çoğu kez, anlamları halkın bilincine bazen ulaşabilen bastırılmış gerçekler olduğunu ortaya koyar. Duyguöteci kültürel ikonlar tarafından öteki-yönelimliliğe mecbur bırakılan batılı toplumları canlandırmak yerine onların duygusal enerjilerini kurutmuş, umursamazlığı körüklemiş ve sonunda acizliğe yol açmıştır.
Zamanın ruhu vardır, duygu akışı toplumsaldır
Hocası David Riesman’dan sonra post-modern teorilerde aradığını bulamayan Stjepan G. Mestroviç, Duyguötesi Toplum kitabında Riesman’ın Yalnız Kalabalık’ta ele aldığı “öteki-yönelimli tip”ini Kosova olaylarının olduğu zamana ve Gazze Soykırımı öncesi[1] günümüzün koşullarına uyarlamaya çalıştı. Şöyle dedi: “Riesman’a göre, öteki-yönelimli tip, iç yönelimli tipin aksine bir tutku kaybından mustariptir. George Ritzer’in (2000) terminolojisini kullanarak, öteki-yönelimli tipi, Duyguların McDonaldlaştırılmasına tabi biri olarak niteleyebiliriz.” Ritzer için McDonald’s, bir ‘fast-food’ markası olmadığını, “Toplama kampı modelinden ilham alarak bütün dünyayı ‘akılcılığın demir kafesi’ içine hapseden toplumsal, ekonomik, kültürel bir sistemin adı” olduğunu düşünürsek Mestoviç’in ne demek istediği daha berrak hale gelir. Devam eder: “İnsan duygularının zenginliği öteki-yönelimli tipte iki temel kategoriye, ‘zarif’ olma ve ‘öfkeli’ olmaya indirgenmiştir. Öteki-yönelimli tip tercihlerin, görüş açılarının, perspektiflerin bir Samanyolu galaksisi ile karşı karşıya olduğundan, bunlardan herhangi birine bağlanmaktan acizdir. Öteki-yönelimli tip, bir ‘iç tahminci’ kitle halinde bir enformasyon tüketicisi haline gelir, çünkü dünyadaki işlerin gidişatını gerçekten değiştirmek için elinden hiçbir şey gelemeyeceğine inanmıştır o. Bu yüzden, öteki-yönelimli tip, duygular âleminde kendisini ve başkalarını manipüle eder ve Medya ve hükümetler tarafından, başkaları tarafından manipüle edilir. (s.32-33).
Mestroviç, Riesman gibi umutlu değildir, postmodernistlerin bir hoşgörü devrimi olacağı şeklindeki beklentilerini asla ciddiye almaz. 1997’de “bir devrim olacaksa büyük ihtimalle, eski moda, şiddete dayalı bir devrim olacaktır” der. Farklı kültürlerin batıda bir arada geçinip gitmelerinin ila nihai mümkün olmayacağının altını çizer. (s.164)
Duyguötecilik, Batılıların zalimlikleri televizyondan izlemekle yetinip ‘zarif” bir üslupla açıklama yapma tavrını deşifre eder. Bosna ve Kosova’nın hiper-gerçekler, olmayan gerçekler olmak bir yana, çoğu kez, anlamları halkın bilincine bazen ulaşabilen bastırılmış gerçekler olduğunu ortaya koyar. Duyguöteci kültürel ikonlar tarafından öteki-yönelimliliğe mecbur bırakılan batılı toplumları canlandırmak yerine onların duygusal enerjilerini kurutmuş, umursamazlığı körüklemiş ve sonunda acizliğe yol açmıştır. “Duyguöteci Başkan Clinton sık sık zayıflıklarını, şaşkınlığını ve öteki zaaflarını kamuoyu önünde itiraf eder. İç-yönelimli tipler onun böylesi itiraflarda bulunma ‘zayıflığından’ tiksinirler ama öteki-yönelimli ve duyguöteci tipler muhtemelen bu itiraflarda kendini onun yerine koyma terapisi bulur.” (s.188) “Öteki-yönelimli ve duyguöteci, herkesten ‘zarafet’ beklenen ve konuşma ve davranışın politik doğruculuk tarafından kodlandığı toplumlarda, bütün katarsis yolları fiili olarak tıkanmıştır. Bu durumda duyguöteci bilincin, dışavurulmamış ve vurulamamış bastırılmış travmalar yüzünden her an ‘patlamaya’ hazır insanları anlatmak için ‘yürüyen saatli bombalar’ terimini ortaya atmış olması hiç şaşırtıcı değildir.” (s.195) “Duyguötecilik insanları uygarlaşma süreciyle at başı giden bir uygarlık-karşıtı süreç ihtimaline karşı uyarır. Batılı endüstrileşmiş ülkelerin kamusal hayatlarından dışlanmış sapkınlıklar, iğrenç alışkanlıklar, çıplak şiddet ve öteki barbarca olgular yalnızca yeniden ortaya çıkmakla kalmıyor, kişiye özel fantezi âleminde zamanla daha etkili hale geliyorlar.” (s.198)
Duyguötesi toplumlardaki yapaylık/sahtecilik problemi giderek derinleşmektedir. Televizyondaki talk-showlarda, insanlar görünüşte en mahrem cinsel sırlarını ifşa ederler ancak izleyenler zihinlerinin gerisinde bu ifşaatların kameralar önünde yapıldığını bilir. Artık son kale duygular âlemi de Disneyvari, yapay sözüm ona sahicilik alanları tarafından tanzim edilmektedir. (s.204-205). Kutsal çökmüş, kolektif bilinç kaybolmuş, onların yerini duyguöteci ritüeller doldurmaktadır. “Duyguöteci semalarda duyguöteci tipin kararlarına onları eyleme dökecek kadar inanç duymasını imkânsız kılacak kadar çok sayıda alternatif, seçim ve yorum vardır ve bunların hepsi de alaya alınabilir, çözümlenebilir ve farksızlaştırılabilir. Birçok kişinin evleneceği kişiyi seçmekten aciz olmasından tutun Batı’nın Bosna’daki kıyımı durdurmak için bir eylem çizgisi belirlemekten acizliğine kadar çok sayıda örnekte bu inanç kaybı hissedilir.” (s.206-235).
Son olarak duyguöteci toplumda, ölüm de aklileştirilir, geleneksel toplumdaki ölüm inanç ve ritüellerine pek rastlanmaz, bir kayıtsızlık görülür. Bu yüzden matem süreci asla tamamlanamaz. Mestroviç’e göre bu toplumdaki insanların hayatın simülasyonuyla bu kadar ilgili oluşları belki de ölümün hayata karşı kazandığı zafer nedeniyledir. Uluslararası büyük olay ve katliamlarda batılıların sessizliğinin bir nedeni de herkesi haklı, gerçeği müphem görmelerinin ve dolayısıyla katliam yapanları bile haklı görebilecek bir ahlaki zafiyet içinde olmalarının payı büyüktür. (s.251-271)
Mestroviç, Riesman’ın dışa-yönelimli tipinin uzantısı olarak gördüğü duyguötesi gerçekliği kavramak açısından bir de “samanyolu” metaforu öne sürer. “Geçmişte, geleneksel, iç-yönelimli tipler hayatlarına yön vermek için bir ya da birkaç sabit yıldıza odaklanırdı. Ama biz bilgiç duyguöteci tipler herhangi bir görüş açısına bağlanamayacak kadar çok şey biliyor, çok şey hissediyoruz. Bu yüzden de biz çarpışan açıklamaların ve beraberinde gelen çarpışan duyguların Samanyolu galaksisine maruz kalıyoruz.” Sonuç olarak, biz bunların hiçbirine bağlanamıyor ve kararlılıkla davranamıyoruz. Bu, duyguöteciliğin hem vaadi hem trajedisidir. (s. 37-38) Çoğu batılı yurttaş gibi batılı liderler de artık öteki-yönelimli ve duyguötecidir Mestroviç’e göre. “Onların aradığı zafer değil; onlar kendi değerlerini başkalarına dayatacak kadar ileri gidemez; onlar tam olarak mağdurların yanında yer alamaz, çünkü her zaman olaylara iki tarafın gözüyle bakarlar.” Clinton’un Monica Lewisnski’ ne yaptığına karar veremedikleri gibi NATO’nun Sırbistan karşısında yürüttüğü savaş da gerçek savaş değildir. “Bu iki olay bize duyguöteci gelecekte savaşın ve aşkın nasıl yaşanacağına ilişkin fikir veriyor.” (s.46-47) “Duyguötecilik, duygusal karmaşayı önlemek, duygusal ilişkilerde başıboşluğu engellemek, duygusal hayatın ‘vahşi’ bölgelerini medenileştirmek ve genelde toplumsal dünya iyi bakımlı bir makine kadar pürüzsüz işlesin diye duyguları düzenlemek için tasarlanmış bir sistemdir” (s.278) ama sonuçta orta çıkan manzara budur. Mestroviç’e göre işler George Orwell’ın tahayyül ettiğinden bile daha kötüye gidecektir.
Yalnız kalabalıktan yalnız kovboya
Riesman’ın sosyolojik tespitleri bizim May’i (2016) de o günlerde pek etkiledi; onun tespitlerini “yalnız kovboy” mitolojisi çerçevesinde analiz etti. Ona göre, sayısız filmle anlatılan yalnız kovboy miti, Hollywood ve Amerikan ruh hali için ısmarlanmıştı. Amerikalılar, kovboy filmlerini tekrar tekrar izlemek için inanılmaz bir istek duyuyor, içlerindeki bir yaraya şifa olmalı ki, buna bayılıyorlardı. Amerika’da mutluluk tülü kaldırılıverdiğinde hemen herkes yalnızlıktan mustarip görünüyordu. Otobanlarda, caddelerde sanki hiç bulamayacakları bir şeyi, kendilerini kaybetmiş gibi umutsuz dolanıp duruyorlardı. Beatles şarkısı, “Tüm bu yalnız insanlar, nereden geliyorlar?” diye soruyordu.
“Bu yalnızlığın bir nedeni, Amerika’daki tarihsel köksüzlüğümüz ve herhangi bir yerde kök salmamıza engel olan sürekli hareket etme halinde olma durumumuzdur” tespitini yapıyordu May. Amerikalıların başları sıkıştığında hemen bir uçağa, taşıta binerek bir yere gitme arzusunu, keyifle bir ev inşa ettikten sonra bile onu kısa sürede satışa çıkarıp başka yere gitme isteklerini bu köksüzlüğe bağlıyordu. Ve tabii gangsterlerin kahramanlaştırılmasını, şiddete eğilimi, sık evlenip sık boşanmayı ve Amerikan rüyasıyla yaşamayı da…
May, Amerikalıların yalnızlıklarını köksüzlüklerine bağlıyor. Bence bu doğru değil. Onların köksüzlükleri, Amerika’da yeni bir vatanda buluşmuş göçebelikten kaynaklanmıyor. Modernlik, onları geleneksel köklerinden koparan asıl etken. O yüzden modern Batılılar da Amerikalılar kadar yalnız. Ama mesela biz Türkler, Türk’ün Göçebe Ruhu çalışmamızda ortaya koyduğumuz gibi, ontolojik olarak mekânla ilişkimizi iğretilik üzerine kuran göçebe bir geçmişe sahip olsak da gelenekle güçlü bağlarımız nedeniyle asla yalnızlığın derin kuyusuna düşmüyoruz.
Duygunun sosyolojik bir boyutu olduğunu görmek için sanıyorum bu teorik gezinti yeterli olmuştur.[2] Şimdiye kadar ele aldığımız duygunun tarihsel ve kavramsal (felsefi) hallerine bakışın da nörobilim de ortaya çıkan gelişmeleri değerlendirirken eleştirel bir süzgeç vazifesi göreceği kanaatindeyiz. Artık nörobilimdeki gelişmelere geçebiliriz.
*
[1] Gazze Soykırımı sonrası Mestroviç’in Duyguötesi Toplum analizinin artık pek geçerli olmadığı kanaatindeyim. Gazze Soykırımı’nın Batı toplumunun ve dünyanın halet-i ruhiyesini nasıl değiştirdiğine ilişkin analizimiz için Umuda İmkân Aramak (Kapı Yayınları) kitabımıza bakınız.
[2] Günümüz toplumunun halet-i ruhiyesi için son zamanlarda fevkalade önemli çalışmalara imza atan ve bu kitabın sonunda da bazı kitaplarını değerlendirdiğimiz Kore kökenli düşünür Byung-Chul Han’ın kitaplarını ısrarla öneriyorum. Byung-Chul Han’ın “heyecan kapitalizmi” (2020a) ve yorgunluk ve şeffaflık toplumu kavramları ve neoliberal yeni iktidar tekniklerini ele alan, kapitalizmi duygu ile duygulanım ve heyecan arasındaki farklılıklara göre ayıran psikopolitika yaklaşımı gerçekten de çok önemli saptamalarla dolu.


HABERE YORUM KAT