Devrimden önce ve devrimden sonra Suriye’de Çerkeslerin konumu

Devrimden önce ve devrimden sonra Suriye’de Çerkeslerin konumu

Suriye’ye belgesel çekimi amacıyla dört günlük ziyarette bulunan Kafkas Vakfı Başkanı Veysel Arıhan, kaleme aldığı izlenim yazısında Çerkeslerin devrimden önce ve sonraki konumlarını mercek altına alıyor.

Veysel Arıhan’ın Fokus+’da yayımlanan yazısını ilginize sunuyoruz...


Şam: Yeniden Umutla Dolmak

Geçtiğimiz hafta dört gün boyunca, Kafkas Vakfı adına Suriye’nin yeniden inşa sürecinde faaliyet gösteren Çerkes kurumlarıyla bir dizi görüşme yapmak, mevcut iş birliklerini geliştirmek ve yeni ortaklıklar üzerine istişarelerde bulunmak amacıyla Şam’a bir ziyaret gerçekleştirdik. Bu ziyaret kapsamında hem Şam’daki hem de Golan Tepelerindeki Çerkes yerleşimlerini ziyaret ederek kurum temsilcileri, gençler ve bölge halkıyla bir araya geldik.

Ziyaretimizin bir diğer önemli amacı ise Anadolu Ajansı ekibiyle birlikte, özgür Suriye’nin sembol isimlerinden biri olan Cevdet Said üzerine hazırlanan belgesel ve bölgedeki Çerkeslerin hayat tarzını konu alan çeşitli medya içeriklerinin çekimlerini gerçekleştirmekti. Çekimler vesilesiyle insanların hafızalarını, umutlarını ve yeniden ayağa kalkma mücadelelerini de yakından gözlemleme imkânı bulduk.

Gerçekleştirdiğimiz her görüşme ve tanıştığımız her insan, bize umut denilen diriltici gerçeği yeniden hatırlattı. Bu yazı, Şam ve Golan’da geçirdiğimiz dört gün boyunca yaptığımız gözlemlerin, tanıklıklarımızın ve hafızamızda iz bırakan anıların tarihe düşülen kısa bir notudur.

1. Gün - 25 Haziran 2026 Perşembe

Şam’a doğru yola çıkmak üzere Sabiha Gökçen Havalimanı’na gidiyoruz. İstanbul’dan Şam’a her gün üç direkt uçuş var. İstanbul Havalimanı’ndan iki, Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan ise bir sefer düzenleniyor. Ankara’dan da günlük uçak seferleri bulunuyor.

Rutin kontrollerin ardından yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuk sonrasında Şam’a indik. İniş sırasında havalimanında gördüğümüz metruk uçaklar ilk dikkatimizi çeken manzaralardan biri oldu. Muhtemelen rejim döneminden kalan ve yıllardır kullanılmayan uçaklardı. Zira bu sivil havaalanı Esed döneminde neredeyse hiç kullanılmamıştı. Daha çok askerî havaalanı kullanılıyordu.

Pasaport kontrolü ve 50 dolar bedelle kapıda aldığımız vizenin ardından ülkeye giriş yaptık. Herkes için vize zorunlu ve işlemler oldukça kısa sürüyor. Havalimanında bizi en çok etkileyen şey ise insanların samimiyeti oldu. Yeni bir ülkeye girerken memurların mesafeli tavırlarına alışığız fakat burada en ufak bir soğukluk hissetmedik. Aksine sıcak ve içten bir şekilde karşılandık.

Havalimanından Şam merkezine ulaşmak yaklaşık otuz dakika sürüyor. Geçen yıl ilk kez geldiğim Şam’a bu kez yeniden dönmek, ister istemez geçmişle bugünü kıyaslama imkânı sundu. Daha önce ziyaret ettiğim şehirlere ikinci kez gittiğimde hep ilk gelişimi hatırlar, kıyaslama yaparım. Şam da bunlardan biri oldu.

Şam’a ilk gelişim, 2025 yılının haziran ayında Lübnan üzerinden kara yoluyla olmuştu. Bu yıl ise direkt uçuşla gelmek, hayatın normalleşmeye başladığını gösteriyordu. Sadece İstanbul’dan değil, Orta Doğu’nun farklı ülkelerinden de uçuşların başlaması önemli bir gelişmeydi. Ulaşım hatlarının yeniden açılması bile bir yıl öncesine göre büyük bir değişimin işaretiydi.

Havalimanından çıktıktan sonra biz de herkes gibi etrafı meraklı gözlerle izlemeye başladık. Âdeta yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya bakışı gibi, biz de yeniden doğan Şam’ı izleme fırsatı buluyorduk.

Kısa bir yolculuğun ardından Kutseya’ya geçtik. Şam merkezine yakın bu kasaba, Kafkasyalıların yoğun olarak yaşadığı ve dernek binasının bulunduğu önemli yerlerden biri. Burada yakın zamanda vefat eden Silvana İslam isimli bir aktivist için düzenlenen anma programına katıldık. İleri gelen isimlerin ve thamadelerin (kanaat önderleri) bulunduğu programda merhum için birbirinden kıymetli hatıralar anlatıldı.

Konuşmaları dinlerken sürgün yaşamış insanların gittikleri topraklara nasıl değer kattıklarını düşündüm. Yaşadığı yeri vatan bilinciyle sahiplenmenin ne kadar kıymetli olduğu bir kez daha zihnimde canlandı. Belki de bu, Kafkasyalıların en güçlü hasletlerinden biriydi. Anlatılanların ortak noktalarından biri de merhumun kendisini değil, daima başkalarını düşünmesi ve ihtiyaç sahiplerinin yardımına büyük bir özveriyle koşmasıydı.

İster istemez aklıma bugün Kafkasya’da gündemde olan İnguş çocuk Hızır geldi. O da aynı fedakârlık ruhuna sahipti. Kendisi için değil, yardıma ihtiyacı olan insanlar için yaşayan ve daima yaşayacak bir karakterdi. Bu, Kafkas insanında yüceltilen ve sıkça rastlanan bir hasletti. Belki de iyi insanların, hassasiyet sahibi insanların en belirgin ortak özelliği buydu. Bize insanlığı ve paylaşmayı unutmamamız gerektiğini yeniden hatırlatıyorlardı.

Programın ardından uzun sohbetler edildi, yeni dostluklar kuruldu. Daha sonra merhum mütefekkir Cevdet Said’in de akrabası olan Ahmet Tatari ile belgesel çekimlerimizi gerçekleştirdik. Tatari, masum insanlara bomba atmayı reddettiği için kırk yıl hapis yatmıştı. Suriye tarihinin en uzun süre cezaevinde kalan mahkûmlarından biriydi.

İnsanlar İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince ayrıca büyük bir misafirperverlik gösterdiler. Biz onlara moral destek vermek için gitmiştik ama asıl bize moral veren onlardı. Onca savaşa, yıkıma ve sürgüne rağmen dimdik ayakta kalmayı başaran insanlar… Kimliklerini, kültürlerini ve inançlarını bütün zorluklara rağmen yaşatmaya çalışan bu insanların dirayeti, Şam’daki ilk günün hafızamızda kalan en güçlü izlerinden biri oldu. Akşam ise Şam’ın sokaklarında kısa bir gezinti yapıp yemek yedikten sonra kalacağımız mekâna çekildik.

2. Gün - 26 Haziran 2026 Cuma

Şam’da güne güzel bir kahvaltıyla başladık. Ardından cuma namazını eda etmek için Emevi Camii’ne geçtik. Avlusunda oturup Ümmet-i Muhammed’in farklı renklerdeki mensuplarıyla kucaklaştık. Dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanları izlemek, bu kadim şehrin ruhunu derinden hissetmemizi sağladı.

Sonra Şam’ın çarşılarına daldık. Dar sokaklarda yürüdük, kakule kokulu meşhur kahvemizi içtik. Kahvemizi yudumlarken uzaktan yükselen hoş bir ezgi kulaklarımızı okşadı. Bir yanda çocukların neşeli kahkahaları, diğer yanda kadim Şam’ın sakin ritmi… Şehir, uzun yılların acısına rağmen yeniden nefes alıyordu. Bunu hissetmek güzeldi.

Daha sonra şehir dışına çıkıp birkaç bölgeyi ziyaret etmeye karar verdik. Araç seyir hâlindeyken ve telefonlarımızda biriken mesajlara bakarken şehrin silüetinin bir anda keskin biçimde değiştiğini fark ettik.

Birkaç dakika önce canlı sokaklarda yürürken şimdi savaşın en ağır izlerini yansıtan bir bölgeye girmiştik. Âdeta siyahla beyazın, umutla acının kesiştiği bir sınırdaydık. Yanımdaki Emre ve İsmail kardeşlerime etrafa bakmasını söyleyince âdeta şok oldular.

Burası Jobar Mahallesi’ydi. Yerle bir olmuş binalar, enkaz ve beton yığınları… "Beton yığını" diyoruz. Çünkü binaların demirlerini bile rejim askerlerinin söküp sattığını öğrendik. İnsan bu manzara karşısında kelime bulmakta zorlanıyor.

Zulmü hep duyarız. Haberlerde izleriz. Fotoğraflarını görürüz. Ama yıkımın tam ortasında durup sessizliği dinlediğinizde insanın içine tarifsiz bir hüzün çöküyor. Acaba hangi hayatlar burada son buldu, hangi anne burada son feryadını gök kubbeye yolladı, hangi baba evladına son selamını verdi, diye düşünmeden edemiyor insan. Zira burada maalesef insanlık tarihinin en acı hikâyelerinden biri yaşanmıştı.

Ara sokaklara girerek bu vahşeti daha yakından görme fırsatı bulduk. Ekip liderlerimiz, bina içlerine girmememiz ve ana yolların dışına çıkmamamız konusunda bizi özellikle uyardılar. Çünkü bölgede hâlâ patlamamış mayınların bulunabileceğini söylediler.

Kendi halkına mayın döşeyen bir rejimi anlatacak çok söz var aslında. Ama bazen sessizlik, bütün cümlelerden daha ağır oluyor. Ayrıca açılan tünellerin izlerini de görüyorsunuz. İnsanlar ağır bombardıman ve savaş sırasında kendi imkânlarıyla tüneller açarak hayata tutunmaya devam etmiş.

Yolumuzda ilerlerken dikkatimizi ilginç bir manzara çekti. Cephesi kurşun izleriyle kaplı, yıkılmaya yüz tutmuş metruk bir binanın balkonunda iki kişi oturuyordu. Bir süre onları izledik. Sonra bizi evlerine davet etti iki kardeş.

Belki de biz, vatanını terk etmeyen insanların hikâyesine misafir oluyorduk. Ev sahibi de kardeşi de savaşta ikişer oğullarını şehit vermişti. Onun ağzından vatan, toprak ve yurt sevgisini dinledik. Bu sözleri ne bir filmde görebilirdik ne de bir kitapta okuyabilirdik. Acıyı yaşamış insanların kurduğu cümlelerin ağırlığı bambaşka oluyordu. Her şeye rağmen dilinden duayı ve şükrü düşürmeyen bu güzel insanlara selam olsun.

Evden ayrıldıktan sonra, yıkımın ortasında çalışan küçük bir tatlıcı gördük. Tatlıcı derken, etrafı tamamen harabeye dönmüş evlerin arasında duran seyyar bir araçtan bahsediyorum. Direnen, mücadele eden bir yürek... İnsana cesaret veren bir manzaraydı. Hayat, bütün zorluklara rağmen devam ediyordu. İnsanlar ticaret yapıyor, üretiyor ve yeniden ayağa kalkmaya çalışıyordu.

Ardından çekimlerimize devam ettik. Bu sırada Pilot Faiz ile röportaj yaptık. Kendisi ile İstanbul’dan tanışıyorduk. Ama Şam’a dönmüştü artık. Eğitimli, kültürlü bir Çerkes… İstanbul’dan uzun uzun bahsetti. “Faiz” kelimesi Arapçada “kurtulan” anlamına gelir. Arapçadaki “riba” için Türkçede kullandığımız “faiz” kelimesinin son harfi “z” değil “dat” harfiyle yazılır, ayrı bir kelimedir.

"Çok şehir gezdim ama İstanbul bambaşka." dedi.

Belli ki İstanbul’u özlüyordu. Bir ara kendisine, "Suriye’nin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sorduk. Bize uzun uzun cevap vermek yerine sadece şu soruyu yöneltti: "Jobar’ı beğendiniz mi?"

Aslında cevabın tamamı bu tek cümlenin içindeydi. Kendisi de yaklaşık beş yıl Jobar’a benzeyen bir ambargo ortamında yaşamış. Anlatacak çok şey var ama ne biz yazabiliriz ne de kulaklar duymaya dayanabilir.

Akşam yeniden Şam sokaklarına döndük. Bu ziyaretler ile çarşı ve pazar gözlemleri yapabiliyordum. Ben bu tür ziyaretlerden büyük keyif alıyorum. Aslında biraz da insanı ve şehri tanımaya çalışıyorum. Çarşılar kalabalık, insanlar hareketliydi. Arkadan yer yer güzel müzik tınıları da geliyordu. Pazarların canlı olması, normal hayata dönüşün en güzel işaretlerinden biri gibiydi.

Gece ise AzaTeam isimli, Şamlı Çerkes gençlerinin kurduğu oluşumun üyeleriyle buluştuk. “Aze” Çerkes dilinde “usta, uzman” anlamına geliyor. Oldukça heyecanlı ve umut dolu bir ekipti. Çoğu, ailelerinin tek erkek çocuğu olduğu için savaş yıllarında Suriye’den hiç çıkamamıştı. Savaş sırasında tek erkek çocuğu olanları askere almamışlardı. Çocukluklarını savaşın gölgesinde geçirmişlerdi.

Onlara çocukluklarını, savaş yıllarını ve Şam’ı sorduk. Cevapların büyük kısmını gözlerindeki derin sessizlikle veriyorlardı. Yoğun ve duygu yüklü geçen günün ardından istirahat etmek üzere evimize döndük.

3. Gün - 27 Haziran 2026 Cumartesi

Güne sabahın erken saatlerinde başladık. Hedefimiz Kuneytra, Golan Tepeleri ve bölgedeki Çerkes köyleriydi. Hem köy ziyaretleri gerçekleştirecek hem de belgesel çekimlerimizi yapacaktık.

Rutin kontrollerin ardından Golan bölgesine ulaştık. Girişte pasaport kontrolü yapıldı. Yanımızda bölgeden arkadaşlarımız olduğu için herhangi bir sorun yaşamadık. İnsanlar, yıllarca baskıcı rejimin kontrol noktalarında karşılaştıkları zorlukları anlatıyordu. Eskiden bu noktalardan geçmek çoğu zaman rüşvet ya da çeşitli sıkıntılarla mümkün oluyormuş. Bugün ise daha rahat bir ortamın oluşmuş olması, değişimin önemli işaretlerinden biriydi.

Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Birulacem ve Berika köylerine ulaştık. Bu ziyaretin iki temel amacı vardı: İlki, bölgedeki kurumlarla yeni iş birlikleri geliştirmekti. İkincisi ise Anadolu Ajansı ekibiyle birlikte hazırlayacağımız Cevdet Said belgeselinin çekimlerini gerçekleştirmekti. Bu vesileyle, söz konusu anlamlı ziyarette bizlere eşlik eden Anadolu Ajansı ekibinden Yusuf Selman İnanç, Ömer Faruk Madanoğlu ve Muhammed Furkan Dursun’a da teşekkürlerimi sunarım.

Ayrıca, Türkiye’de eğitim görmüş Suriyeli Çerkes gençlerin hikâyelerini de kayıt altına alarak, bu sürece ayrı bir boyut kazandırmayı hedefledik.

Köye girer girmez ilk durağımız Cevdet Said’in yıllardır sessizliğini koruyan evi oldu. Burası hatıraların, mücadelenin ve düşünce odaklı bir ömrün izlerini taşıyan bir mekândı. Çekimlerimizi burada gerçekleştirdik. Yanımızda Cevdet Said’in kızından torunu İbnirüşd de vardı. O da çocukluğunun son yıllarını bu köyde geçirmişti.

Çekimler devam ederken köy halkı tek tek yanımıza gelmeye başladı. "Hoş geldiniz." diyerek bizleri kucakladılar, evlerinden getirdikleri ikramları sundular. Köy, savaş yıllarında büyük ölçüde tahrip edilmişti. Uzun süre neredeyse tamamen boş kalmıştı. Ancak bugün insanlar yeniden evlerine dönüyor, köylerini ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Tam bu sırada Yusuf Selman ağabeye, “Nasıl buldun?” diye sordum. “Geçmişinde sürgünler yaşamış, ardından böylesine güzel ve mütevazı bir köyde hayatını sürdüren, sonra da buradan çıkarak tüm dünyada tanınan bir âlim hâline gelen bir insanın hikâyesi gerçekten etkileyici.” dedi. Haklıydı… Gerçekten de öyleydi.

Bölgede hayat yeniden filizlenmeye çalışırken güvenlik endişeleri ise hâlâ devam ediyor. Zaman zaman İsrail askerlerinin köye girerek kontroller yaptığını öğrendik. Evlerde silah bulunup bulunmadığı denetleniyor, çeşitli aramalar gerçekleştiriliyormuş. Haftada birkaç kez askerî araçların köye geldiği söyleniyor. Böylesine olağanlaşmış bir durumun aslında ne kadar ağır bir gerçeklik olduğunu orada daha iyi hissediyorsunuz.

Çekimlerin ardından köydeki bazı aileleri ziyaret ettik. Bu ziyaretlerin çoğu planlı değildi. Yol bizi nereye götürdüyse oraya misafir olduk. Dışarıdan bakıldığında kurşun izleriyle yaralı evler, içeride rengârenk çiçeklerle ve güler yüzlü insanlarla karşılıyordu bizi.

Bu durumu en güzel Anadolu Ajansı’ndaki arkadaşlarımız ifade etti: “İnsanlar bütün yaşadıklarına rağmen ne kadar huzurlu ve mütebessim… Çerkeslerdeki bu asaleti gerçekten hissediyoruz.”

Bu sözleri duymak bizi ayrıca mutlu etti. Geçen yıl ilk kez geldiğimde de aynı duyguyu hissetmiştim. Bu topraklar insana şükrün ne kadar büyük bir nimet olduğunu öğretiyor. Her şeye rağmen hayata tutunabilmek, gülümseyebilmek ve umudunu kaybetmemek burada yaşayan insanların en güçlü direnç kaynağı.

Daha sonra İbnirüşd bizi meyve bahçelerine götürdü. Dut mevsimiydi. Yaklaşık yarım saat boyunca hem dut topladık hem de sohbet ettik. Bir tarafta İsrail gözetleme kuleleri, diğer tarafta Birleşmiş Milletler’in kontrol noktaları… Biz ise bir dut ağacının gölgesinde çocuklar gibi neşeyle meyve yiyorduk. Hayat bazen bütün çelişkileri aynı karede buluşturuyor.

Köydeki çekimlerimizin ardından aile ziyaretlerimize devam ettik. Burada ümmet, insanlık ve Kafkas kimliği için bütün zorluklara rağmen yaşamaya devam eden insanların varlığını görmek bizlere büyük umut veriyordu. Belki sayıları azdı ama yürekleri hakikaten büyüktü. Sivil toplum faaliyetleri yürüten insanlar için böyle örneklerle karşılaşmak büyük bir motivasyon kaynağı oluyor.

Dönüş yolunda Emre ve İsmail kardeşlerime ziyaret hakkındaki düşüncelerini sordum. İkisi de aynı cümleyi kurdu: “Abi, insanlar her şeye rağmen ne kadar mutlu ve ne kadar mütebessim…” Sanırım hepimizin hafızasında en çok bu tablo kaldı.

Daha sonra Şam Çerkes Hayır Derneğinin merkez şubesini ziyaret ettik. Geçtiğimiz yıl da ziyaret ettiğimiz dernekte bu kez yeni yönetim bizleri karşıladı. Genç, heyecanlı ve üretme isteği yüksek bir ekipti.

Sohbetimizde genç yöneticilerin avantajları ve karşılaştıkları zorluklar üzerine konuştuk. Genç kadroların daha dinamik ve çağın ihtiyaçlarına uygun çalışmalar üretebildiğini; ancak büyüklerin tecrübesiyle birlikte hareket edildiğinde çok daha güçlü sonuçlar alınacağını ifade ettik.

Dernek bünyesinde kurdukları AzaTeam isimli gençlik oluşumu da dikkatimizi çekti. Yaklaşık 150 gencin aktif görev aldığı bu yapı, savaşın içinden geçen bir toplum için oldukça umut vericiydi. Kültürünü yaşatmaya çalışan gençlerin varlığı, geleceğe dair en güven verici göstergelerden biriydi.

Orta Doğu’daki, özellikle Şam ve Ürdün’deki Çerkes kurumlarıyla ilişkilerin geliştirilmesinin önemini bir kez daha konuştuk. Kurumlar arasında kurulacak köprülerin gelecek nesiller için çok kıymetli olacağı konusunda hemfikirdik.

Akşam yeniden Şam sokaklarında yürüdük. Hava sıcaktı ama akşam serinliği şehre ayrı bir huzur katıyordu. Sokaklarda dolaşırken sadece binaları değil, insanların umutlarını da okumaya çalışıyorduk.

Yaklaşık on beş yıl süren savaşın ardından şehir, insanların azmiyle yeniden ayağa kalkıyordu. Bunu sokakta yürüyen insanların yüzünde görmek mümkündü. Kendi aramızda konuşurken sık sık aynı cümleyi kurduk: “Allah ömür verirse yirmi yıl sonra bu şehri bütünüyle mamur olmuş hâlde tekrar görmek isteriz.”

Çünkü inanıyoruz ki Şam, geçmişte olduğu gibi gelecekte de yeniden ayağa kalkacak. Yoğun ama bereketli geçen bir günün ardından evimize dönerek istirahate çekildik.

4. Gün - 28 Haziran 2026 Pazar

Şam’daki son günümüze yine kurum ziyaretleriyle başladık. Bu kez Çerkes Teavün ve Yardımlaşma Cemiyetini ziyaret ederek Abdurrahman Bey ve yönetim kurulu üyeleriyle samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Bu kurum, Şam’daki diğer Çerkes derneklerinden biraz farklı bir yapıya sahip. Kültürel faaliyetlerden çok sosyal yardımlaşma alanında çalışmalar yürütüyor. Özellikle ihtiyaç sahibi ailelere destek oluyor, cenaze ve defin hizmetlerini organize ediyor. Suriye’de bu alanın ayrı bir organizasyon gerektirmesi sebebiyle dernek önemli bir boşluğu dolduruyor.

Son iki yıldır birlikte gerçekleştirdiğimiz kurban organizasyonlarından ve Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarıyla kurdukları ilişkilerden büyük memnuniyet duyduklarını ifade ettiler.

Aslında bu ziyaretlerde kurumlar arasında kurulan köprüler yalnızca proje üretmiyor. Aynı zamanda bu ilişkiler ile insanların kalplerinde güven ve kardeşlik duygusunu da güçlendiriyor.

İstanbul’dan, Türkiye’den birilerinin kendilerini önemseyerek düşündüğünü bilmek bile onları mutlu ediyor. Bunu sadece söyledikleri sözlerden değil, gözlerindeki samimiyetten de anlamak mümkündü.

İnanıyorum ki önümüzdeki yıllarda Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları ile Şam’daki kurumlar arasındaki ilişkiler daha da güçlenecek. Ortak projeler, gençlik çalışmaları ve kültürel faaliyetler bu bağı daha sağlam hâle getirecek. Kafkas kimliğinin farklı coğrafyalardaki temsilcileri arasında kurulacak her yeni bağ, geleceğe bırakılmış kıymetli bir miras olacaktır.

Dernek ziyaretimizin ardından yeniden Şam sokaklarına çıktık. Şehir, bütün canlılığıyla yaşamaya devam ediyordu. Çarşılar kalabalık, dükkânlar hareketli, insanlar umutla koşuşturuyordu. Sokaklarda yürürken aklıma sık sık İstanbul’un Fatih semti geldi. Savaş yıllarında İstanbul’a gelen Suriyelilerin kısa sürede ticaret hayatına nasıl uyum sağladıklarını hatırladım. Bunun arkasında köklü bir ticaret kültürü ve güçlü bir çalışma disiplini olduğunu Şam’da daha iyi anlıyorsunuz.

Şam, her geçen gün biraz daha doğruluyor. Belki yaraları henüz tamamen sarılmış değil. Ama insanların gözlerinde geleceğe dair güçlü bir umut var. Bazen bir çocuğun gülümsemesinde, bazen dükkânını yeni açan bir esnafın heyecanında, bazen de akşam yürüyüşüne çıkan ailelerin yüzlerinde bunu görmek mümkün.

Bu kadim şehir, yüzyıllardır olduğu gibi bugün de ümmetin ortak hafızasını taşımaya devam ediyor. Emevi Camii’nin avlusunda dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanları görmek, bize bu toprakların hiçbir zaman sahipsiz olmadığını derinden hissettirdi.

Dört gün boyunca tanık olduğumuz her hikâye, her insan ve her tebessüm bize Şam’ın yeniden kararlılıkla ayağa kalktığını fısıldadı. Nasip olur da birkaç yıl sonra yeniden geldiğimizde yaraların sarıldığı, çocuk kahkahalarının daha gür yükseldiği ve tarihî vakarını tam tekmil kuşanmış bir Şam göreceğiz. Şam'ı lekelemek isteyenlere, onun adını kötülükle anmaya çalışanlara Şam'ın yürekli insanları asla fırsat vermeyecektir. Bu kadim şehir büyük bir şerri geride bırakmıştır. Bundan sonra da inşallah birlik ve dirayetiyle kötülüğe geçit vermeyecektir.

Buna samimiyetle inanarak, büyük bir umutla Şam’dan ayrıldık. Hoşça kal güzel şehir…

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir