Yeni Şafak / Taha Kılınç
Tatlı bir Şam akşamı
Uzun ve yorucu hastalıklar geçiren bir yakınınızın adım adım iyileştiğini gördüğünüzde ne hissederseniz, ben de Şâm-ı Şerîf’e her gidişimde aynı hislerle doluyorum. 2024’ün son günlerinden itibaren bir ayağım sürekli orada ve her seferinde istikbale dair umutlarım artmış olarak İstanbul’a dönüyorum. Geçtiğimiz cumayla pazartesi arasında (17-20 Temmuz) dört dostumuzla birlikte gerçekleştirdiğim seyahat de bu şekildeydi, hamd olsun. Anlatacak çok şey var, ama bu yazıyı güzel bir tevafukun üzerine bina edeceğim.
Cuma namazımızı Emevî Camii’nin o asude atmosferinde eda ettikten sonra şehir içinde bazı noktalara keşif ziyaretleri yaptık. Yol arkadaşlarımdan ikisi Düzce Üniversitesi’nde İslâmî ilimler hocasıydı: Muhammed Sâdık Özbek ve Necmettin Salih Ekiz. Bir diğeri -Ömer Şerif Şirin- Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii imamıydı. Dördüncümüz ise, her anlamda Suriye’yle hemhal olan Marmara İlahiyat öğrencisi Yusuf Dursun kardeşimdi. Şehirde dolaşırken, Yusuf telefonuna gelen bir mesajı okuyup “Mucîr Hoca bu akşam Zeynelâbidîn Camii’nde ders verecekmiş” deyince, hep beraber programımızı oraya odakladık. İkindiyi müteakiben, Bâbu’s-Sağîr Kabristanı’ndan geçerek Meydân semtindeki camiye ulaştık. Muhammed Mucîr el-Hatîb el-Hasenî Hocamızın hadis dersi, akşam-yatsı arasındaydı.
Hz. Peygamber’in büyük torunu Hz. Hasan’ın soyundan gelen Hatîb ailesi, 1750 yılı civarında Hicaz’dan Şam’a intikal ederek, sur içinin tarihî mahallelerinden Kaymeriyye’ye yerleşmiş. Aile, nesiller boyunca Emevî Camii başta olmak üzere Şam’ın mabetlerine hatip ve vaiz yetiştirmiş, hal böyle olunca “Hatîb” künyesini de şöhretine dâhil etmiş. Böylece resmî unvanı “el-Hatîb el-Hasenî” şekline dönüşmüş.
Şeyh Ebu’l-Ferac el-Hatîb el-Hasenî’nin oğlu olan Muhammed Mucîr (d. 1971), Arapça öğrenmek için Şam’da bulunduğum dönemde (2001), Osmanlı’dan kalma Kalpakçı Medresesi’nde hocamızdı. İlim ve fazilet dolu bir ailede yetişen Şeyh Mucîr, babasından temel eğitimini aldıktan sonra, Şamlı meşhur âlim, tarihçi ve nâşir Muhammed Ahmed Duhmân ile muhaddis ve müfessir Prof. Dr. Nûreddîn Itr’ın talebesi olmuş. İslâmî ilimler tahsilini Medîne İslâm Üniversitesi’nde tamamlayan Mucîr, biz Şam’da kendisini tanıdığımızda Suriye’ye yeni dönmüş, eser telifi ve imamlığı birlikte devam ettiriyordu.
Ders sırasında bir gün Şeyh Mucîr, İstanbul’u ziyaret ettiğini ve çok beğendiğini söyleyince onu soru yağmuruna tutup izlenimlerini anlattırmıştık. İstanbul’da en sevdiği yer ise Fatih olmuş. Biraz daha konuşturunca anladık ki, Fatih’in özellikle Çarşamba semtini kastediyordu. Sebebiyse basitti: Kılık-kıyafet yönünden orada çok rahat etmiş, kendisine kimse karışmamıştı. Türkiye’nin 1990’lardaki atmosferine çok uygun bir izlenimdi bu.
Şeyh’le yine unutamadığım bir hatıra da, vakıf müessesesi hakkında uzun bir konuşma yaptığı dersimiz olmuştu. Özet olarak şunları söylemişti:
“İslâm düşmanlarının ilk saldırdığı müessese, vakıf müessesesi oldu. Çünkü vakıf müessesesini tahrip ederlerse, ilmi tahrip edeceklerini çok iyi biliyorlardı. Neticede de öyle oldu. İlim taliplerine yardımcı olan, onları barındıran vakıf kurumları ortadan kaldırılınca, İslâmî ilimler sahipsiz kaldı. Ve İslâm dünyasındaki gerileme çöküşe dönüştü.”
Şeyh Mucîr, savaş sırasında İstanbul’da yaşadı. Şam’daki ders halkalarını burada da devam ettirdi, sayısız talebe yetiştirdi. İstanbul’dayken görüşmüştük, ama bu akşam -aradan geçen 25 senenin ardından- Şam’da yeniden karşılaşmak unutulmaz bir histi benim açımdan. Nüktelerle ve hatıralarla süslü dersinin ardından camide hasbihal ederken, bana hitaben söze şöyle başladı: “Kitabının yenisini yazmalısın!” Kastettiği “Bir Rüyayı Hatırlar Gibi - Savaştan Önce Suriye”ydi. “Yeni baskıda, sonuna bir bölüm ekledim” dedim gülerek. “Hayır hayır, yeni bir kitap olmalı” diye tekrarladı, tebessümle. Bir nevi, vazife yüklemiş oldu omzuma.
Şam’ın yeniden canlanmaya başladığının en bariz alametlerinden biri, camilerin ve eğitim kurumlarının değişen havasıydı. Baas karanlığı dağılınca, kelimenin tam anlamıyla, İslâmî ilimlere dair çalışmalar da özgürlüğüne kavuşmuştu.
Ziyaret ettiğimiz yerlerin arasında, meşhur Eşrefiyye Dârulhadisi de vardı. Ama orayı, tarihiyle birlikte, genişçe anlatmam lazım. Cumartesi günü tam bu noktadan devam edelim.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.