Anlaşılırlığın ölçüsü ve muhatap meselesi

Anlaşılırlığın ölçüsü ve muhatap meselesi

Ömer Türker, anlaşılırlığın hem anlatıcının muhatabını gözetmesini hem de okuyucunun anlama sorumluluğunu gerektirdiğini belirterek İslam düşüncesinin düzey ve hedef kitle dikkate alınmadan değerlendirilmesini eleştiriyor.

Yeni Şafak / Ömer Türker

Anlaşılırlık sorunu

Belki de en sık duyduğumuz eleştirilerden biri, anlaşılır olmama. Bu eleştiriyi çok farklı meslek grubuna mensup insanlar yapıyor. Aslına bakılırsa eleştirenler eleştiriye konu olan yazı veya konuşmada hemfikir değiller. Yani bu hususta bir karmaşa var. Birinin çok anlaşılır bulduğu bir yazı veya konuşma, bir başkası tarafından çok anlaşılmaz bulunuyor. Pek çok kimsenin takdir ettiği şeyi bazıları anlamsız görebiliyor. Anlatılan şeyi takdir edenlerin anladığından emin olmak ne kadar güçse eleştirilerin anlamadığından emin olmak da o kadar güç. Doğrusu bu, çok uzatmayı gerektiren bir mesele değil. Sadece birincisi anlaşılır kabul edilmenin ölçüsünü, ikincisi anlama faaliyetinin bilgiyle olduğu kadar ahlâkla da ilgili olduğunu, üçüncü genel dinleyici ya da okuyucunun zahmetsiz anlayabilme hakkının bulunduğunu ifade eden üç ilkeye dikkat çekeceğim.

Birincisi: Bir konuşma ve yazının anlaşılırlığın ölçüsü, tamamen hitap kitlesine ve düzeyine bağlı olarak değişir. Akademik bir makalenin, tezin veya kitabın muhatabı alandaki uzmanlardır. Şayet böylesi bir çalışmayı alandaki uzmanlar anlamıyorsa ya anlatıda ya da muhtevada bir sorun var demektir. Alan dışından okuyucuların anlaması beklenmez. Alan dışından biri, merak edip okuma ve tefekkürünü derinleştirmişse anlayabilir ama ilmî bir çalışmanın varsaydığı bilgiler vardır. Muhatabın bu bilgilerle donanmış olması gerekir. İleri düzey bir matematik makalesini anlamak için yazarla benzer hatta ortak bir birikime sahip olmak gerekir aksi halde irtibat kuramayız. Aynı şekilde karmaşık bir felsefe veya ilahiyat bahsinin ele alındığı bir makaleyi anlamak için yazarla aynı seviyede iletişimi mümkün kılacak araçlara sahip olmak gerekir. Böyle durumlarda bile bir ilmî çalışmayı anlamak göründüğünden daha zor olabilir. Zira yazar takipte zorlanacağımız şekilde hususi bir meselede derinleşmiş olabilir. Fakat konuşma ve yazıların bir çırpıda sayılması güç seviyeleri vardır. Bir televizyon konuşmasının ortalama izleyici tarafından anlaşılır olması beklenir. Fakat programın hitap kitlesi ortalama izleyici değilse durum tamamen değişir. Özetle muhatap kitlesi konuşma ve yazının anlaşılırlık bakımından hususiyetlerini tayin eder. Dolayısıyla tüm konuşma ve yazılardan aynı seviyede anlaşılır olmasını beklemek olayın ne olduğunu anlamamak demektir. Öte yandan hedef kitlesi kim olursa olsun anlatıya konu olan meseleyi anlaşılır kılma vazifesinin esas itibariyle konuşmacı, hatip veya yazarın işi olduğunu da belirtmek gerekir. Fakat bu vazife de hitap kitlesi ve düzeyi dikkate alınarak takdir edilmelidir. Cuma vaizi, cami cemaatine kelam ilminin incelikli meselelerini anlatmaya kalkarsa anlaşılır olma imkânını zaten kaybeder.

İkincisi: Anlama faaliyeti, sadece konuşan, konuşma, yazı veya başka bir durumla ilgili değildir, aynı zamanda anlayanla da ilgilidir. Herhangi bir şeyi anlamak istediğimizde öncelikle kendimizde anlama şartlarının oluşup oluşmadığına bakmamız gerekir. Bu okur ve dinleyici olmanın ahlâkının icap ettiği bir şarttır. Dolayısıyla anlama şartlarını sağlamadan anlaşılırlık değerlendirmesi yapmak her şeyden önce ahlâkî bir zaaftır. Açıkçası bu, pek çoğumuzun düştüğü bir tuzaktır. Bu bakımdan bir konuşma ve yazının anlaşılırlığını değerlendirmek için bu değerlendirmeyi yapan kimsenin bizzat konuşma ve yazının konusu hakkında kendi sınırlarının farkında olması, konuşmacı veya yazara nispetle haddini takdir edebilmesi zorunludur. Aksi halde hem kendisi yanlış anlamış hem de muhataplarına karşı hadsizlik yapmış olur.

Üçüncüsü: Bir grup konuşma ve yazı vardır ki bunların muhatapları ya bir şekilde mürekkep yalamış olanların tümü ya da ulaşabildiği tüm insanlardır. Mesela genel olarak haber dili böyledir. Ana haber bülteni belirli bir dinleyici kitlesine hitap etmez. Gazetelerin haber sütunları böyledir. Cuma vaazları böyledir. Bunlar özel bir uzmanlık yahut hususi bir ilgi gerektirmezler. Şayet tüm vatandaşlar tarafından anlaşılamıyorsa sorun var demektir.

Hem hususen İslam hakkındaki hem de fikrî bir mesele olarak İslam düşünce geleneği hakkındaki yazı ve konuşmaların yukarıdaki maddelerden her birinin kapsamına giren yönleri var. Meselenin düzeyi ve muhatap kitlesini takdir ederek durum değerlendirmesi yapmak icap ediyor. Anlaşılırlıkla ilgili eleştiriler önemli ölçüde İslam hakkındaki tüm konuşmaları aynı kefeye koymaktan kaynaklanıyor. Namazın veya orucun öneminden bahseden konuşma ile İbn Sînâ metafiziğinden, Mâtürîdî kelamından veya İbnü’l-Arabî tasavvufundan bahseden konuşma ne düzey ne de hedef kitlesi bakımından aynı olabilir. Fakat İslam hakkında konuşmaları aynı kefeye koyma alışkanlığı sadece muhataplarla ilgili bir durum değil. Konuşmacıların da böyle bir sorunu var maalesef. Özellikle biz akademisyenler ve ilahiyatçılar zaman zaman kitle ve düzeyi dikkate almadan konuşuyoruz.

Yine de asıl mesele bunların hiçbiri değil. Asıl mesele, dindarlık hatta muhafazakarlık ile İslam’ın medenî mirasını anlama ve yorumlama çabasının birbirine karıştırılması. Bu durum, kontrolsüz beklentilere, zaman zaman hayal kırıklıklarına yol açıyor. Dolayısıyla gündemimizin ne olması ve sorunlarımızı hangi yöntem ve araçlarla tartışmamız gerektiği meselesini dikkatlice ele almalıyız. Şimdi çağdaş İslam düşüncesinin gündeminin hakikaten içinde yaşadığımız olgudan kopuk olmadığı sorusunu ele almaya başlayabiliriz.

HABERE YORUM KAT
Önceki ve Sonraki Haberler
Bunlar da İlginizi Çekebilir