
Altın Silsile’nin izinde Hindistan’da bir gönül yolculuğu
Nepal ve Hindistan’ı ziyaret eden Zafer Özer, gözlem ve izlenimlerini okurlarımızla paylaştı...
Altın Silsile'nin İzinde Hindistan’da Bir Gönül Yolculuğu
Sekiz Günde Bir Medeniyet, Bir Şahitlik, Bir Gönül Yolculuğu
ZAFER ÖZER / HAKSÖZ HABER
Bazı yolculuklar vardır önce kalpte başlar. Bazı menziller vardır; haritalarla değil, himmetle, nasiple açılır. Hindistan–Nepal yolculuğumuz da böyle başladı. Daha uçak biletleri alınmadan, valizler hazırlanmadan önce içimizde sessiz ama derin bir niyet doğmuştu. Bu sefer; bir şahitlik, bir tefekkür ve bir hâl yolculuğu olmalıydı.
Muradımız, Altın Silsile’nin izinde yürüyebilmekti. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nden Abdullah Dehlevî Hazretleri’ne kadar bu topraklarda iz bırakmış manevî büyükleri ziyaret edebilmek; onların yaşadığı şehirleri görmek, nefes aldıkları mekânlarda bir an durabilmek, sadece gözle değil kalple de temas kurabilmek istiyorduk. Bu yolculuğun zahiri tarafı da vardı: Himalayalar’a yaklaşmak, şartlar elverirse Everest’in heybetini uzaktan da olsa seyredebilmek… Biri mânanın zirvesi, diğeri dünyanın zirvesi olan bu iki ufuk, seferimizin bâtınını ve zâhirini birlikte taşıyordu.
Bu yolculuk aynı zamanda dünyanın en büyük Müslüman topluluklarından birinin yaşadığı bu coğrafyada, Hintli Müslümanlarla tanışma arzusuydu. Dar sokaklarda yankılanan ezanları duymak, kalabalıklar içinde yalnız kalan camileri görmek, sabrın ve tevekkülün sessiz ama vakur duruşuna yakından şahit olmak… Hindistan’ı da Nepal’i de resmî rakamlarla değil; sokaktan, pazardan, ibadethaneden, mezarlıktan, insandan okumak istedik. İçimizde hep aynı ilahî çağrı yankılanıyordu:
“Yeryüzünde gezin, görün ve ibret alın.”
İlk Durak Nepal- Birinci Gün – Katmandu Vadisi’nde İlk Temas
Nepal’in başkenti Katmandu’ya varış, yeni bir şehre değil, yeni bir medeniyete adım atmak gibiydi. Uçak alçaldıkça Himalayalar geride kalıyor; fakat o heybet, şehrin ruhunda hissedilmeye devam ediyordu. Vadinin içine yayılan yerleşim, bize daha ilk anda bu coğrafyanın sıradan bir Asya şehri olmadığını hissettirdi.
İlk durağımız, Malla Hanedanı’nın izlerini taşıyan Bhaktapur oldu. Kırmızı tuğlalı evleri, ahşap işlemeleri, dar sokakları ve taş döşeli meydanlarıyla burası, zamanın acele etmediği bir şehir gibiydi. Meydanda tapınaklar, saray yapıları ve heykeller yan yana duruyor; sanki her biri kendi çağından bugüne sessizce konuşuyordu. Nyatapola Tapınağı’nın katmanlı mimarisi özellikle dikkat çekiciydi. Merdivenlerinden yukarı doğru baktıkça, kutsallığın ve gücün nasıl bir hiyerarşi içinde temsil edildiğini görüyorduk: en altta insan, yukarıda ulaşılması güç bir yücelik…
Bhaktapur’un ardından Thimi tarafında çömlek atölyelerine uğradık. Ustaların toprağı çark üzerinde sabırla şekillendirmesi, bu coğrafyanın kadim üretim kültürünü sessizce anlatıyor.
İkinci Gün – Everest…
Nepal yüzyıllar boyunca inzivanın, içe dönüş arayışının ve dünyadan el etek çekme düşüncesinin merkezi olmuş. Himalayalar, pek çok inanç için arınma ve sükûnet mekânı sayılmış; keşişler, rahipler ve arayış içindeki insanlar bu dağların eteklerine çekilmiş. Bugün meditasyon ve yoga pratiklerinin bu coğrafyada böylesine yaygın olmasının ardında da insanın anlam ve huzur arayışı yatıyor. Fakat vahiyden kopuk bir arayış, insanı hakikate değil, kendi iç labirentlerinin çıkmazlarına sürükleyebiliyordu.
Himalayalar’a doğru yaptığımız yolculuk, bu hissi daha da derinleştirdi. Dünyanın 8.848 metre ile en yüksek noktası olan Everest’i görmek, bir dağa bakmaktan çok insanın kendi acziyetiyle yüzleşmesi gibiydi. O yükseklik karşısında kelimeler azalıyor, susmak daha doğru bir dil hâline geliyordu.
Katmandu’ya dönüşte şehre tepeden bakan Swayambhunath civarına uğradık. Ardından yaptığımız Kumari ziyareti, bu coğrafyanın inanç dünyasını anlamamız açısından sarsıcıydı. Nepal’de “Kumari” olarak seçilen küçük kız çocukları, yaşayan tanrıça olarak görülüyor ve toplum tarafından kutsal kabul ediliyor. Bir çocuğun daha oyun çağında böylesine ağır bir “kutsallık” yükü altında yaşaması insanın içini hüzünle dolduruyor. Çünkü çocukluk, kutsallıkla kuşatılmadan önce sevgiyle, oyunla, korunmuş bir masumiyetle yaşanması gereken bir çağdı.
Bu ağır hissin ardından ziyaret ettiğimiz İslâm merkezi, kalbimize bambaşka bir huzur verdi. Açık alanda, çıplak ayaklarıyla oturmuş yetim çocuklar Kur’ân ezberliyordu. Mütevazı imkânlara sahip bu merkezde, çocuklara hem barınma hem de eğitim imkânı sunuluyordu. O manzara karşısında bir kez daha şunu düşündük: Müslümanların bulunduğu her yerde Kur’ân merkezli hizmet, en temel vazife ve en büyük önceliktir. Büyüklerimizin, “Önce Kur’ân, önce iman, önce gönül terbiyesi” diye tekrar ettiği hakikat, burada sade ama son derece canlı bir şekilde karşımızda duruyordu.
Üçüncü Gün – Nepal’den Ayrılış Sabahı: Ölümün Sessiz Dersi
Katmandu’dan ayrılmadan önce, havaalanına yakın bir noktada, nehir kıyısında Hinduların ölü yakma ve küllerini suya bırakma ritüellerine şahit olduk. Vefat edenler yıkanıyor, beyaz ve turuncu kumaşlara sarılıyor, çiçeklerle süsleniyor ve dualar eşliğinde odunların üzerine yerleştiriliyordu. Ardından ateş yakılıyor; bedenin ateşle çözülmesi ve küllerin nehre bırakılmasıyla ruhun reenkarnasyon döngüsünde yeni bir hayata geçtiğine inanılıyordu.
Bizim içinse bu sahne, yalnızca farklı bir inancı gözlemlemekten ibaret değildi. Ölüm gibi kaçınılmaz bir hakikatin, vahiyden uzak bir anlayış içinde nasıl anlamlandırıldığını yerinde görme imkânıydı. İslâm’a göre ölüm bir yok oluş değil; kulun Rabbine dönüşüdür. Beden toprağa emanet edilir; ruh ateşle değil hesapla, suyla değil rahmetle karşılanır.
Saat 13.10’daki uçuşla Nepal’e veda ettik. Geride dağları, tapınakları, sessizlikleri ve ibretli sahneleri bırakarak Hindistan’a geçtik.
Üçüncü Gün – Hindistan’a Geçiş ve Altın Üçgen’in Kapısı
Hindistan’da seyahat rotaları denildiğinde en çok anılan hatlardan biri Altın Üçgen’dir. Delhi, Agra ve Jaipur’dan oluşan bu üç şehir, Hindistan’ın tarihî ve mimarî hafızasını yoğun biçimde yansıtır. Biz de bu coğrafyayı yalnız turistik bir rota olarak değil, medeniyetin taşlaşmış hafızası olarak okumak istiyorduk.
Altın Üçgen’in ilk durağı Delhi idi. İlk rotamız, şehrin en kadim tanıklarından biri olan Kutup Minar oldu. 12. yüzyılın sonlarında Delhi Türk Sultanlığı’nın kurucusu Kutbeddin Aybek tarafından başlatılan bu eser, yalnızca bir minare değil; İslâm’ın bu topraklarda ilim, hukuk ve ahlâk temelli bir medeniyet olarak kök saldığının sembolüydü. Göğe doğru yükselen bu zarif minarenin çevresindeki camiler, medreseler ve vakıflar; Türklerin Hindistan’da yalnız askerî güçle değil, şehirleşme ve adalet anlayışıyla kalıcı bir iz bıraktığını gösteriyordu.
Kutup Minar’ın önünde durduğumuzda gözümüz ihtişama, kalbimiz ise başka bir hakikate takıldı: Bir zamanlar burada Kuvvetü’l-İslâm Camii vardı. Bugün ondan geriye sadece izler kalmıştı. Estetik hâlâ büyüleyiciydi; fakat bir secde mekânının artık yerinde olmaması içimizde derin bir mahzunluk bıraktı.
Dördüncü Gün – Altın Silsile’nin Delhi’de Derinleşen Halkaları
Dördüncü gün, bu yolculuğun en manevî günlerinden biriydi. İçimizde tarifsiz bir heyecan vardı. Bugün Altın Silsile’nin Hindistan’daki büyük halkalarıyla buluşacaktık.
İlk durağımız, Nakşibendî yolunu bu topraklarda yeşerten, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin hocası Muhammed Bâkî Billâh Hazretleri idi. Araç bizi bir yere kadar getirdi; sonrası yürüyüştü. Dar sokaklardan, labirent gibi geçitlerden ilerlerken her adımda dünya biraz daha geride kalıyor, kalp hafifliyordu. Kabir restorasyondaydı; üzeri örtülüydü ama manevî iklim apaçıktı. Yâsîn-i Şerifler okundu, dualar edildi, bir müddet rabıta ile sükût hâlinde oturuldu. Burası aynı zamanda Kademgâh idi; Rasûlullah Efendimiz’in mübarek ayak izlerinin bulunduğu bir mekân. O kapıda dururken insan, tarihin değil, huzurun içine girdiğini hissediyordu.
Ardından Mirzâ Mazhar Cân-ı Cânân Hazretleri’nin kabrine yöneldik. Eski Delhi’nin dar sokakları içindeki bu ziyaret, bize bu yolun niçin kolay yürünmediğini bir kez daha hatırlattı. Mirzâ Mazhar Hazretleri, zâhirle bâtını büyük bir denge içinde yaşamış; ilim, şiir, irfan ve sünnete bağlılıkla temayüz etmişti.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân Hazretleri’nin hemen sağında Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin kabr-i şerifi vardı. Bu yakınlık yalnız mekânsal değil; hâl ve istikamet yakınlığıydı. Sessizlik ağırlaştı, huzur hepimizi kuşattı. Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin hayatı, menkıbelerden çok hâl ile anlaşılacak bir dersti. Çileye, yokluğa, hizmete ve hiçliğe razı olmuş bir ömür…
Günün son büyük ziyareti Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî Hazretleri oldu. Aslında programda başka yerler de vardı; fakat ne hikmetse yollar açılmıyor, araç gitmesi gereken noktalara yaklaşamıyordu. Bir-iki saatlik zaman adeta trafikte eriyip gitti. Sonunda hissettik ki bu bir aksilik değil, bir çağrılıştı. Büyük bir Müslüman mezarlığının içindeki kabr-i şerife vardığımızda içimizi kaplayan huzur, yaşananların bir nasip olduğunu açıkça gösterdi. Yâsîn okundu, akşam ezanı mezarlıkta yankılandı, namaz eda edildi.
Beşinci Gün – Delhi’nin Hafızası, Gandhi ve Sihler
Altın Silsile ziyaretlerinin Delhi kısmı tamamlanmıştı; fakat Hindistan’ı tanıma yolculuğumuz devam ediyordu.
Önce Gandhi Smriti’ye uğradık. 20. yüzyıl Hindistan’ının sembol isimlerinden Mahatma Gandhi, klasik anlamda bir siyasetçi değil; şiddetsizlik, sabır ve bedel ödeme üzerine kurulu ahlâkî direnişin temsilcisiydi. İngiliz sömürgeciliğine karşı verdiği mücadele, silahla değil vicdanla yürütülen bir itirazın sesi olmuştu. Ancak bu ziyaret bize başka bir hakikati de düşündürmüşdü: İngiliz sömürgeciliği bu topraklarda yalnızca toprağı değil, zihinleri de işgal etmişti. İbn Haldun’un “mağlûbun galibi taklit etmeye meyli” tespiti burada bütün açıklığıyla hissediliyordu. Batılı olanın üstün, yerli olanın ise geri sayıldığı bir zihinsel miras hâlâ canlıydı. Böylece asıl tahribatın sınırlar çizmekten ziyade birlik şuurunu zedeleyen bu zihinsel dönüşümde gerçekleştiği daha iyi anlaşılıyor.
İngiliz Sömürgeciliği: Hindistan’da Bırakılan Derin İzler
Hindistan’da İngiliz hâkimiyeti yalnızca askerî veya siyasî bir işgal değildi; aynı zamanda ekonomik, kültürel ve zihinsel bir dönüşüm süreciydi. 18. yüzyılın sonlarında Doğu Hindistan Şirketi aracılığıyla başlayan bu süreç, 1857 ayaklanmasından sonra doğrudan Britanya yönetimine dönüşmüş ve yaklaşık iki asır boyunca ülkenin yapısını şekillendirmiş. Yerli üretim zayıflatılmış, ticaret yolları ve doğal kaynaklar İngiliz ekonomisinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş; böylece Hindistan küresel sistemde hammadde sağlayan bir merkez hâline getirilmiştir.
Sömürge döneminin en kalıcı etkilerinden biri eğitim ve idare alanında da görülür. İngilizce, bürokrasinin ve yüksek eğitimin dili hâline getirilmiş; Batı merkezli eğitim modeli yeni bir yönetici sınıf oluşturmuştur. Bugün Hindistan’ın hukuk sistemi, idari yapısı, demiryolu ağları ve üniversite modeli büyük ölçüde bu dönemin mirasını taşımaktadır. Bu yüzden İngiliz hâkimiyeti, yalnız geçmişte yaşanmış bir işgal değil; ekonomiden eğitime, devlet yönetiminden toplumsal zihniyete kadar uzanan kalıcı bir etki bırakmıştır.
Aynı gün bir Gurudwara, yani Sih ibadethanesini de ziyaret ettik. Başımıza turuncu bezler bağlayarak, ayakkabılarımızı çıkararak içeri girdik. Sarıkları, sakalları, tek Tanrı inancını vurgulamaları, sade yaşam ve hizmet ahlâkı, Sihleri Müslümanlara zihnen yakınlaştıran taraflarıyla dikkat çekiyordu. Özellikle herkese ayrım gözetmeden ücretsiz yemek ikram edilen Langar geleneği, bu anlayışın yaşayan bir tezahürüydü
India Gate ziyaretimiz, modern Hindistan’ın hafıza mekânlarından biriyle karşılaşmaktı. Yeni Delhi’nin merkezinde yükselen bu anıt, Britanya ordusu saflarında savaşırken hayatını kaybeden on binlerce Hintli askerin hatırasına inşa edilmiştir. Duvarlarında isimleri kazılı olan bu askerlerin bir kısmı, Osmanlı’ya karşı yürütülen cephelerde, hatta Çanakkale’de de savaşmıştı. Bu yönüyle India Gate, yalnızca Hindistan’ın değil, sömürge döneminin karmaşık ve acı hatıralarının da sessiz bir şahidi gibidir.
Altıncı Gün – Agra: Kudret, Muhabbet ve Terk Edilmiş Bir İdeal
Altıncı günün hedefi, Hindistan denince herkesin aklına gelen o büyük eserdi: Taç Mahal. Ancak güne yoğun bir sisle başladık. Agra’ya yaklaştığımızda Taç Mahal görünmüyor, sanki kendini bizden saklıyordu. Sislerin arasından gri tonlarda belirmesi, bize yolculuğun ince bir mesajını hatırlattı: Seyahati sadece bir manzara ve hatıra olarak görürsen sürprizleri beklersin; ama anlam ararsan sürprizler seni bulursun.
Sis yavaş yavaş aralandığında Taç Mahal bütün vakar ve sükûnetiyle ortaya çıktı. Şah Cihan’ın eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı bu eser yalnızca bir türbe değil; sadakatin ve vefanın mermerle anlatılmış hâlidir. Kusursuz simetrisi, geniş bahçesi ve duvarlarındaki ayetler, insana ölümün bir son değil bir dönüş olduğunu hatırlatır. Kubbenin altında Mümtaz Mahal’in sandukası merkezde yer alır; Şah Cihan’ın kabri ise daha sonra biraz yana eklenmiştir.
Taç Mahal’in karşısında yükselen Agra Kalesi ise bu hikâyeye ayrı bir hüzün katar. Rivayete göre Şah Cihan, ömrünün son yıllarını burada, bir pencereden Taç Mahal’e bakarak geçirmiştir. Böylece güç ve ihtişamın bile sonunda insanı yalnız bıraktığını hatırlatan bir manzara ortaya çıkar.
Agra’dan sonra vardığımız Fatehpur Sikri, günün en ibretli durağı oldu. Bu şehir, bir sûfînin duasıyla kurulmuştu. Ekber Şah, Şeyh Selîm el-Çiştî Hazretleri’ne duyduğu hürmet sebebiyle başkentini burada inşa etmiş, sarayları ve devlet binalarını dergâhın etrafına kurmuştu. Yani devlet bir süre maneviyatın gölgesinde duruyordu. Ancak zamanla bu denge bozuldu. Ekber Şah’ın vahye dayanmayan “Din-i İlâhî” arayışı bu gerilimin açık bir işareti oldu. Şehir kısa süre sonra terk edildi; fakat Şeyh Selîm el-Çiştî’nin dergâhı yaşamaya devam etti. Çünkü saraylar boşalabilir, devletler yıkılabilir; ama Allah dostlarının mekânları asırlar boyunca insanların gönlünde yaşamaya devam eder.
Yedinci Gün – Jaipur: Yolun Kalbe Vardığı Gün
Yedinci gün bizi Jaipur’a, yani Pembe Şehir’e taşıdı. Sabah ilk durağımız Amber Kalesi oldu. Dağ yamacına kurulmuş bu ihtişamlı yapı, Rajput hanedanının ihtişamını ve estetik arayışını taşlara işlemişti. Aynalarla süslü salonlar, dar koridorlar ve geniş avlular arasında yürürken insan şunu düşünüyordu: Hangi medeniyet kurulursa kurulsun, arkasında mutlaka bir estetik iddiası bırakıyor.
Ardından Jantar Mantar Gözlemevi’ne uğradık. Güneşin gölgesinden vakit ölçen taş aletlerin önünde durunca zaman üzerine yeniden düşündük. İnsanlığın en büyük sermayesi gerçekten de vakitti.
Fakat günün asıl manası öğle vaktinde açıldı. Cuma günüydü ve biz Jaipur Cuma Mescidi’ne yöneldik. Bir ülkeyi gerçekten tanımanın en sahih yollarından biri, o ülkenin Müslümanlarıyla aynı safta durabilmektir. Camiye ulaştığımızda avlu doluydu. Türkiye’den geldiğimizi fark eden görevli kardeşler bizi hemen karşıladı ve ön saflara aldı. O anda ümmet olmanın diliyle karşılanmıştık.
İmam efendinin sohbeti, Kandil Gecesi arefesinde “gecede uyanık olmak” üzerineydi; ama gözün açık olması değil, kalbin vekulluk bilincinin diri olması anlamında bir uyanıklık… Ardından güzel bir kıraatle Cuma namazı eda edildi. Namazdan sonra cemaatle selamlaştık, kucaklaştık, Türkiye’den selam getirdiğimizi söyledik. Yüzlerde beliren aydınlık ve kardeşlik kucaklaşmaları...
Cuma namazları, bir ülkedeki Müslümanlarla tanışmanın en güzel yoludur. Yol bazen şehirlere değil, doğrudan kalplere varır.
Sekizinci Gün – Serhend: Yolun Pir’e Vardığı Gün
Sekizinci gün, bu yolculuğun manevî zirvesiydi. Jaipur’dan havaalanına doğru ilerlerken içimizde tatlı bir heyecan vardı. Altın Silsile’nin en mühim köşe taşlarına yaklaşmanın heyecanı. Hedefimiz Serhend idi: İkinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, onun mübarek evlatları Muhammed Ma‘sûm ve Muhammed Seyfeddin Hazretleri…
Fakat uçuş saatlerindeki rötarlar, yolun planlı olmasına rağmen zamanın daralması ve araç beklemeleri bu ziyareti zorlaştırıyor gibiydi. Grubumuzda son anda katılan bazı arkadaşlarımız, bu ziyaretin artık gerçekleşmesinin çok zor olduğunu söylüyordu. Ancak bu yol akılla değil, himmetle açılan bir yoldu. Rabbimizin lütfuyla kararlılıkla yola çıkıldı. O anda zaman sanki bereketlendi; yetişilemez gibi görünen mesafeler birer birer aşıldı. Hindistan’ın akıllara durgunluk veren keşmekeş trafiği bile önümüzden çekilmiş gibiydi. O gün, zamanın içinde zamanı yaşadığımız nadir anlardan biri oldu.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin huzuruna vardığımızda kelimeler sustu. Orada anlatmaktan çok hissetmek vardı. Yâsîn-i Şerîfler okundu, hatim duaları yapıldı. Ardından Muhammed Ma‘sûm ve Muhammed Seyfeddin Hazretleri’nin kabirlerini ziyaret ettik. Her durakta ayrı bir vakar, ayrı bir sükûnet hissediliyordu. Aynı kökün farklı dalları, aynı nurun farklı tecellileri… Ziyaret sırasında bize refakat eden kardeşlerle tanıştık. Bir aşevinden, bir medreseden ve bir yetimhaneden söz ettiler. Bu hizmetlerin hâlâ devam ediyor olması, bu yolun canlılığını ve bereketini gösteriyordu.
Dönüş yoluna geçtiğimizde içimizde tek bir cümle yankılanıyordu:
Bazı yollar haritada başlar gibi görünür; fakat hakikatte kalpte başlar. Zor gibi gözüken menziller himmetle açılır.
Son Değerlendirme – Ümmetin Sessiz Yükünü Taşıyan Coğrafya
Bu sekiz günlük yolculuk bize şunu açıkça gösterdi: Hindistan yalnızca gezilecek bir ülke değil; yakından tanınması ve kalpten hissedilmesi gereken, ümmetin sessiz yükünü taşıyan bir coğrafyadır. Bu topraklarda güzellik ile hüzün yan yana yürür. Bir yanda Taç Mahal’in mermerlerinde estetik ve vefa konuşur; öte yanda sessiz Müslüman mahalleleri ümmetin omuzlarındaki ağır yükü hatırlatır.
Hindistan’ın İslâm’la tanışması Gazneli Mahmud’la başlamış; Delhi Türk Sultanlığı ve ardından Babürlerle asırlar boyunca derinleşmiştir. Yaklaşık sekiz asır boyunca bu coğrafyada kurulan şehirler, medreseler, camiler ve vakıflar; Türk–İslâm medeniyetinin adalet, vakar ve merhamet anlayışını bu topraklara nakşetmiştir. Bugün Hindistan’da yaklaşık 300 milyon, Pakistan’da 230–240 milyon, Bangladeş’te ise 160 milyona yakın Müslüman yaşadığı düşünüldüğünde, bu bölge ümmet coğrafyasının en yoğun ve en önemli merkezlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Hindistan’da bizi en çok düşündüren hususlardan biri şuydu: Nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturmalarına rağmen Müslümanların toplumsal ve siyasî etkisi oldukça zayıftı. Bu tablo, bize önemli bir gerçeği hatırlattı: Kalabalık olmak güç anlamına gelmez. Sayılar büyüyebilir; fakat birlik yoksa kalabalıklar dağılır, sesini duyuramaz. Üç yüz milyonu bulan bir Müslüman nüfus vardı; ancak vahdet zayıfladığında ve ortak bir istikamet oluşmadığında bu kalabalık gerçek bir güce dönüşemiyordu. Çünkü bir toplumu güçlü kılan yalnız nüfus değil; birlik, dayanışma ve ortak bir şuurdur.
Ve Keşmir…
Bu yolculuğun görünmeyen fakat en ağır başlıklarından biri. Himalayalar’ın eteklerinde “yeryüzünün cenneti” diye anılan bu topraklar; bugün çatışmaların, kurgulanmış krizlerin merkezi olmanın yanında bastırılmış duaların, yarım kalmış umutların ve sessiz bir vakarın yurdu gibi duruyor.
Bu yolculukta biz, ümmetin bir başka coğrafyasına şahitlik ettik.
Çünkü medeniyetler yalnızca geçmişte kalmış bir hatıra değildir.
Doğru okunursa geleceğin de pusulasıdır.
Bu yolculuktan dönerken kalbimizde biriken hislerle duamız şudur:
Allah’ım…
Ümmet-i Muhammed’e basiret ve şuur ihsan eyle.
Kalplerimize vahdet, gönüllerimize muhabbet nasip eyle.
Ayrılığın değil kardeşliğin, ihtilafın değil birlik ve rahmetin hâkim olduğu günleri ümmete yeniden göster.
Mazlum beldeleri emniyetinle, mahzun gönülleri rahmetinle kuşat.
Bizleri de hakikati görüp ona sadakatle yürüyen kullarından eyle.
Elhamdülillahi Rabbil âlemin.














HABERE YORUM KAT