Yasin Aktay / Yeni Şafak
15 Temmuz’un onuncu yılında: Darbeyi değil, milletin doğuşunu hatırlamak
15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti. On yıl bu tür kurucu ve kırılma yaratan hadiseler için çok önemli bir süre, kendi başına bir dönüm noktası. Bazıları için bu on yıl, başarısız bir darbe girişiminin yıldönümüdür. Bazıları için ise FETÖ ile mücadelenin tarihi. Oysa aradan geçen zaman gösterdi ki 15 Temmuz’u sadece bir darbe teşebbüsü olarak okumak, olup biteni anlamaya yetmiyor. Çünkü 15 Temmuz, niyetleriyle bir darbe, sonuçlarıyla ise bir toplumsal kırılma ve yeniden kuruluş anıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda asıl sorulması gereken soru şudur: 15 Temmuz’da ne kurtuldu? Bir hükümet mi? Bir siyasi parti mi? Bir lider mi? Yoksa çok daha derinde, Türkiye’nin millet olma iradesi mi?
Kanaatimce 15 Temmuz’un onuncu yılında artık meseleyi günlük siyasi tartışmaların ötesinde ele almak gerekiyor. Çünkü 15 Temmuz’un tarihsel önemi, o gece yaşananlardan çok, o gecenin ortaya çıkardığı sosyolojik hakikatte yatmaktadır.
Türkiye’de uzun yıllar boyunca devlet ile millet arasında tam bir özdeşlik kurulamadı. Devlet çoğu zaman millete rağmen işleyen, onu terbiye etmeye çalışan, onu kendi tasarladığı kalıplara sokmaya çalışan bir mekanizma gibi çalıştı. Çok partili hayata geçildikten sonra bile halkın neyi seçebileceğine izin verildi ama neyi değiştirebileceğine izin verilmedi. Son noktaya kadar hükümeti ele geçirebilirlerdi ama devleti asla. 27 Nisan’da Erdoğan Teziç tam da bunu söylemişti. Halk bazen ne istediğini bilemez, istememesi gerekeni istediğinde, yapmaması gerekeni yaptığında onu düzeltecek bir üst irade lazımdı.
Darbeler bu sistemin olağan düzeltme araçlarıydı. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a ve 27 Nisan’a kadar bütün müdahaleler aynı mantığa dayanıyordu: Milletin tercihleri devletin sahipleri tarafından yanlış bulunduğunda devreye askerî veya bürokratik vesayet giriyordu.
Bu yüzden Türkiye’de darbeler sadece hükümetleri devirmedi. Aynı zamanda halka sürekli şu mesajı verdi: “Bu devlet size ait değildir.”
Aslında 27 Nisan’da ortaya konulmuş olan irade 15 Temmuz’da daha güçlü bir biçimde ve bu sefer fiilen ortaya konuldu. İlk kez bir darbe girişimi millet tarafından fiilen durduruldu. İlk kez halk, seçtiği iktidarın ötesinde kendi iradesini savundu. İlk kez insanlar sadece bir hükümeti değil, oylarının anlamını korumak için sokaklara çıktı.
Bu yüzden 15 Temmuz’un en önemli sonucu darbenin başarısız olması değil, milletin kendi siyasal özne oluşunu keşfetmiş olmasıdır. Tabii ki bu hadise, bu direniş, bu duruş gökten zembille inmedi. 15 Temmuz’u mümkün kılan toplumsal zemin uzun yıllar boyunca oluştu. Türkiye’nin son yetmiş yılına baktığımızda kentleşmenin, eğitim seviyesinin yükselmesinin, orta sınıfların güçlenmesinin ve demokratik katılımın artmasının toplumun devlet karşısındaki özgüvenini artırdığını görüyoruz.
1950’lerde nüfusun dörtte biri şehirlerde yaşarken bugün Türkiye büyük ölçüde kentli bir topluma dönüşmüş durumda. Üniversiteleşme, iletişim imkânları ve ekonomik hareketlilik sayesinde insanlar artık sadece yönetilen değil, yönetime katılmak isteyen aktörler haline geldi.
Darbecilerin hesaplayamadığı şey tam da buydu. Onlar hâlâ eski Türkiye’nin sosyolojisiyle hareket ediyorlardı. Tankların toplum üzerinde mutlak korku üreteceğini düşünüyorlardı. Oysa karşılarında artık başka bir toplum vardı. Kendisine ait bir siyasal iradesi olduğuna inanan, devlet üzerinde hak sahibi olduğunu düşünen, seçimin sadece sandıktan ibaret olmadığını bilen bir toplum.
15 Temmuz gecesi tankların önüne çıkan insanları sadece bir siyasi liderin çağrısıyla hareket etmiş insanlar olarak görmek bu yüzden eksik bir okumadır. Orada ortaya çıkan şey, uzun yılların biriktirdiği demokratik bilinçti. Bu bilinç darbelerin milli olmayan tabiatına karşı milletin biriktirdiği bir başka öfkeyi de patlatmıştı. Elbette bu bilinç farklı siyasi eğilimlerde farklı biçimlerde tezahür etti. Ancak o gece ortak payda, iktidarın seçim dışında yollarla değiştirilmesine hele bunun bir de ardındaki harici müdahaleye karşı çıkılmasıydı.
Bu yönüyle 15 Temmuz sadece Türkiye açısından değil, dünya demokrasi tarihi açısından da dikkat çekici bir örnek oluşturdu. Çünkü modern siyaset sosyolojisinde toplumsal hareketler genellikle iktidara karşı gelişir. 15 Temmuz’da ise milyonlarca insan, iktidarı değil, demokratik düzeni korumak için harekete geçti.
Bu durum, klasik toplumsal hareket teorilerinin bile açıklamakta zorlandığı bir tablo ortaya çıkardı. Aradan geçen on yılın ardından bugün daha net görüyoruz ki darbe girişiminin başarısız olması sadece iç politikayı etkilemedi. Türkiye’nin dış politika ufkunu da değiştirdi.
15 Temmuz sonrasında ordunun içine sızmış paralel yapıların tasfiyesiyle birlikte Türkiye terörle mücadelede, savunma sanayiinde ve bölgesel etkinlik alanlarında çok farklı bir noktaya ulaştı. Suriye’de, Libya’da, Karabağ’da ve Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan yeni tabloyu 15 Temmuz sonrasında oluşan yeni devlet kapasitesinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Bu yüzden 15 Temmuz’u sadece geçmişe ait bir olay olarak değil, bugün hâlâ devam eden bir dönüşüm sürecinin başlangıç noktası olarak görmek gerekir.
Ancak bütün bunlar 15 Temmuz’un tehlikesinin tamamen geçtiği anlamına gelmiyor. Çünkü darbeler yalnızca tanklarla yapılmaz. Vesayet bazen üniforma giyer, bazen medya diliyle konuşur, bazen akademik kavramlarla dolaşıma girer, bazen de demokrasi adına demokrasiyi askıya almayı önerir.
Bugün dünyanın birçok yerinde halk iradesini sınırlayan yeni vesayet biçimleri ortaya çıkıyor. Seçkinci siyaset anlayışları, teknokratik yönetim modelleri ve küresel güç merkezlerinin yönlendirdiği siyasal mühendislik projeleri farklı biçimlerde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden 15 Temmuz’u anmak sadece geçmişteki bir darbeyi hatırlamak değildir. Asıl mesele, millet iradesinin sürekli savunulması gereken bir emanet olduğunu hatırlamaktır.
On yıl sonra dönüp baktığımızda 15 Temmuz’un bize bıraktığı en önemli ders budur: Demokrasi kurumlarla korunur ama onu yaşatan şey millettir. Devlet ancak milletin iradesine dayandığında gerçekten devlet olur. Millet de ancak gerektiğinde o iradeyi savunacak cesareti gösterdiğinde millet olur. 15 Temmuz’un onuncu yılında hatırlamamız gereken şey darbecilerin ne yaptığı değil, milletin ne yaptığıdır ve tabi milletin bunu yapma kapasitesinin, iradesinin, maneviyatının muhafaza edilmesidir. Çünkü tarihe geçen asıl hadise darbe girişimi değil, o darbenin karşısında ayağa kalkan milletin hikâyesidir.
Ve belki de 15 Temmuz’un en doğru özeti budur: O gece Türkiye sadece bir darbeyi durdurmadı; devlete sahip çıkabilecek bir millet olduğunu da, Türkiye’de devlet ile milletin yekvücut olduğunu, aralarına on yıllar öncesinden girmiş olan mesafelerin kapatılmış olduğunu bütün dünyaya göstermiş oldu.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.