1. YAZARLAR

  2. Mesut Onat

  3. Kürt Sorunu ve Müslümanlar Üzerine

Kürt Sorunu ve Müslümanlar Üzerine

Temmuz 2011A+A-

Devlet söyleminde Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne dozu ve düzeyi değişmekle birlikte Kürt sorunu; irtica, aşiret direnci, eşkıyalık, ecnebi kışkırtması ya da bölgesel geri kalmışlık olarak tanımlandı ve bu tanım geniş halk kitlelerince de kabul gördü. Sahiden öyle miydi?

Son yüzyılda üzerinde yaşadığımız coğrafyada Kürt halkının sayısız katliamlara, sürgünlere ve işkencelere maruz kalmasına sebep olan direncin gerekçesini anlamak için Cumhuriyetin kuruluş ideolojisi tahlil edilmelidir. Yine bu baskılara karşın verilen tepkilerin, başkaldırıların ve direnişlerin sorunun çözümüne katkısı izaha muhtaçtır.

Bu toprakların asli unsuru olan Müslümanların bu soruna bakışı, sorunun çözümüne dair ortaya nasıl bir irade koydukları ve durdukları yeri tartışmak konumuzun esasını oluşturmaktadır. Tartışma neticesinde bu devasa sorunu çözme gibi bir iddiamız yok, zira gücümüz ortadadır. Amacımız hassas bir noktada dengemizi kaybetmeden hakkın ve adaletin şahitliği ile zihinlerimizi Rabbimizin bizden razı olacağını umduğumuz bir noktaya taşımaktır.

Devletin Kuruluş İdeolojisi

Devletin kuruluş ideolojisi, Batılı/seküler bir yaşam tarzının modern dünyasına ayak uydurmak ve ayak diretenleri uydurmak iddiasındadır.  Bu iddianın doğal ve zorunlu çabası olarak üzerinde yaşadığı topraklarda geleneksel kimlik karşısına yeni ve yaratılmış ulusal kimlikler koymaktır. “Ümmetten bir ulus yaratmak” söylemine göre pratikte muhalif tüm unsurların yok edilmesi ve yahut ehlileştirilmesi temel bir zorunluluktur.

Yeni yaratılmış kimliğin inşası için üretilmiş tarihle geleneksel İslami kimliğin öncesine atıflarla ve her bir şeyi başarmış kutsal bir ırkın yüceliğiyle medeniyetler üstü bir konumlama içerisine girilmiştir.1 Kesintisiz darbe düzeni ile muhaliflerini yok etmek veyahut türlü işkenceler ile dize getirmek/sindirmek, sistemin, kuruluşundan günümüze kadar süregelen temel karakteri olmuştur.

Devlet Söyleminde Kürt Sorunu

Yeni kurulan ulus devletin karşısında en güçlü muhalif unsur Kürt kavminin varlığıdır. Cumhuriyetin/ulus-devletin ilanını Kürt kimliğinin reddinin/inkârının başlangıcı olarak görmek mümkündür. Zira Cumhuriyet ilanı öncesi Kürtlerin Türkler ile birlikte kurtuluş mücadelesi verdikleri ve “anasır-ı İslam”ın iki kardeşi oldukları M. Kemal ve arkadaşlarının dillerinden düşürmedikleri bir söylemdi. M. Kemal, İzmit’te gazetecilerle yaptığı mülakatta Kürtlerin, yaşadıkları yerlerde kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerini belirtmekte ve mevcut Meclis’in, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluştuğunu ifade etmekteydi.2

Lozan Antlaşması ile birlikte Türkiye’deki ‘vatandaş’ tanımlaması içerisinde Kürtler, dinî kimlikleri sebebiyle ana unsur sayılmış ve Cumhuriyetin ilanı öncesinde ifade olunan Kürt kimliği ile ilgili hakların esamisi okunmaz olmuştur. Bunun yerini inkâr, tedip, tenkil ve asimilasyon alacaktır.

Hilafetin kaldırılması bütün ümmet coğrafyasında rahatsızlık yarattığı gibi Kürt bölgelerinde de rahatsızlığa sebebiyet verir. Hilafetin kaldırılması ve modern yaşamın hayatın her alanına devrimlerle girmesi, kendilerini ümmetin ve İslam’ın egemenliğinin parçası olarak gören Kürtlerin itiraz ve başkaldırılarını beraberinde getirecektir.3 Bu başkaldırı devletin Kürtlere yönelik ortaya koyacağı imha, inkâr ve asimilasyon politikalarını yüksek perdeden fiiliyata geçirmesinin bahanesi olacaktır. Devlet, dışarıya/Batı’ya karşı, Kürt kimliğinin irticai nitelikte olduğu, hilafet ve saltanatı canlandırma çabasını güttüğü;4 içeride ise başkaldırının ayrılıkçı, yabancı devletlerin tezgâhı olarak ecnebi kışkırtması, kökü dışarıda olduğu söylemi ile zulüm ve baskılarını gerekçelendirecektir. 

Devletin resmi politikasında çeşitli kanuni düzenlemeler5 ile Kürt kimliğine yönelik bir dizi tedbir/zulüm Kürtlerin yaşadıkları yerlerde kurulan umumi müfettişlikler vasıtası ile hayata geçirilmiştir. Kürdistan'da yaşayan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları yasaklanır, kamu hizmetleri sınırlanır, başkaldırıya katılmış Kürtlerin yaşadıkları yerler boşaltılarak buralara muhacir Türkler yerleştirilir. Zorunlu göçe tabii tutulan Kürtler dile kolay gelen bir sindirme, asimilasyon ve zorba uygulamaların muhatabı olur. İsyanlar ardı ardına gelir. Devletin bu duruma karşı tavır ve tanımlaması, modernlik öncesi toplumsallıkların direnci olarak; aşiret ve eşkıyalığın geri kalmışlığına yönelik tedbirlerdir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar umumi müfettişliklerle başlayan sakıncalı durum yakın zamana kadar OHAL uygulamaları ile devam etmiştir.

Darbeler düzeni olan Cumhuriyet, her darbe sonrası oluşturulan anayasalarda egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu vurgularını tekrarlamıştır.6 Ancak dünyada yaşanan gelişmeler devletin Kürt sorununa bakışında değişme olmasa bile uygulamalarında farklılıkları ortaya koymaya icbar etmiştir. Demokrasi ve insan hakları söylemi, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Doğu Bloğunun çözülüşü, Mandela’nın serbest kalışı, Körfez krizi, kitle iletişim araçlarının yaygınlığı vs. gibi küresel siyasi hareketlilikler Türkiye’yi (dahası ulus-devletleri) mevcut siyasi yaklaşımlarında değişimlere itmiştir.7 Meseleyi sadece dış dünya siyasetine bağlamak elbette ki doğru bir yaklaşım değildir. İçeride yaşanan zulümlerin doğurduğu tepkiler ve muhalif örgütlerin ciddi çabaları devletin Kürt sorununa yaklaşımında değişimler yaratmıştır.

AK Parti iktidarı ile birlikte Kürt sorununda devlet söyleminde olumlu değişiklikler yaşandı. Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır mitinginde ilk defa Kürt sorununu dillendirmesi devlet söyleminde bir şeylerin değişmeye başladığının göstergesiydi. İsmi Kürtçe olan ancak devlet tarafından değiştirilen yerleşim yerlerinin yeniden Kürtçe isimlerine kavuşturulması için yasal değişikliklere gidildi. TRT6 Kürtçe yayınına başladı, Kürt diline yönelik özel dershanelerin ve üniversitelerde Kürt enstitülerinin açılmasına olanak tanındı. Sorunun yüksek perdeden tartışılıyor olması devlet geleneği açısından önemliydi ve bu durum maalesef Kürt ulusalcıları tarafından değerlendirilemedi; bilakis sabote edildi.

Tüm asimilasyon ve inkâr politikalarına rağmen bugün Kürt halkının orta yaş ve üstü insanlarının büyük ekseriyeti ana dillerini muhafaza etmede bir tür 'sivil itaatsizlik' örneği sergilemişlerdir. Türkiye'de yaşayan farklı unsurlar (Arap, Çerkez, Boşnak vs.) sistem içerisinde erimiş, sisteme adapte olmuşlardır. Burada Kürtlerin asimilasyon konusunda göstermiş oldukları direncin altında hiç şüphesiz ki tarihin uzun bir döneminden bu yana yaşadıkları toprakların sakinleri olması ve bir arada bulunmaları yatmaktadır.

Kürt Ulusalcılarının Kürt Sorununa Yaklaşımı ve Uygulamalar

Kürt ulusalcılığı diğer ulusçu hareketlerden nitelik olarak bir farklılık ortaya koymamıştır. Zaten doğası gereği de farklı bir gelişimi ortaya koyma imkânı bulunmamaktadır. Türk modernleşmesi benzeri bir uygulama ile İslam öncesi dönemlere atıflarda bulunmuş ve bu yaklaşımları halk nezdinde yaygınlaştırmıştır. Uygulamalarında şiddeti kullanmakta herhangi bir beis görmemiştir. Şiddeti Kürt toplumunun ilerlemesine engel teşkil edenlere karşı kullandığı iddiası ise Türk ulusçuluğunun izlediği serüveni anımsatmaktadır.

Kürt ulusu ile ilgili tarihsel araştırmalar 1800'lü yıllara dayanırken8 bugün Kürt ulusu ile ilgili insanlığın ilk dönemlerinde gerçekleştirdikleri devrimler birer övünç meselesi olarak sunulmaktadır.9 Bu tezler Türk ulusçuluğu ile karşılıklı beslenmeler neticesinde halen devam etmektedir.

Tarihsel veriler devletin inkâr, tedip ve tenkil politikalarına direnç gösteren sayısız çabaların olduğuna şahitlik etmektedir. (TKDP, DDKD, KİP, Rızgari, Ala Rızgari, PSKT, Kawa, KUK vd.) Ancak biz konuyu daraltıp yakın dönem Kürt halkının tek temsili iddiasındaki PKK hareketini incelemenin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Zira tüm Kürt tarihi içerisinde kitlesel anlamda bu kadar büyümüş farklı bir örgütlenmenin varlığı söz konusu olmamıştır.

PKK'nin kuruluşu Marksist bir anlayış çerçevesinde gerçekleşmiştir. Kurucu irade içerisinde Kemal Pir gibi Türk unsurlar da yer almış. Sorunu emperyalist sistemin tahakkümü olarak tanımlayan örgüt, Marksist–Leninist bir anlayışla bağımsız birleşik Kürdistan’ı kurma hedefi ile ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde ciddi bir potansiyel ile tüm doğu illerinde birimler oluşturmuştur. Aynı dönemde Kürt sorunu ile ilgili mücadele içerisinde olan diğer örgüt mensuplarını korkaklık, ihanet ve eylemsizlikle suçlayarak tasfiye girişimlerinde bulunmuştur.

12 Eylül 1980 askerî darbesinin kitlesel tutuklamaları öncesinde PKK hareketinin kadroları yurt dışına çıkmayı başarmışlardır. Kalanlar tutuklanmış ve askerî cezaevlerinde türlü işkencelerden geçirilmişlerdir. PKK hareketinin bu denli büyümesinde Diyarbakır Cezaevi sürecinde yurt dışına çıkmış elemanların sahipsiz bırakılmamış olması ve kurulan kamplarda çeşitli askerî/ideolojik eğitimlerden geçirilmeleri de etkili olmuştur. Eğitimlerin belli bir disiplin altında gerçekleşmesi Kürt aydınları tarafından övülmüştür.10 1984 başkaldırısı ile örgüt şiddet eylemlerini artırmıştır. Bu dönemde Kürdistanlılar, düşük yoğunluklu da olsa bir savaş içerisinde bulmuşlardır kendilerini. Devlet, Kürt sorunu ile ilgili tanımlarına bir yenisini ekleyerek 'Düşman' ve 'Sözde Vatandaş'11 terkipleri ile Kürdistan halkına yaşattığı zulüm ve baskıları (köyler boşaltılmış, yargısız infazlar ve sorgusuz gözaltı işkenceleri) OHAL uygulamaları ile yaygınlaştırmıştır.

Bu dönemler PKK kendisine muhalif tüm unsurları -tıpkı TC'nin yaptığı gibi- işbirlikçi, hain ve satılmış suçlaması ile yok etme girişiminde bulunmuştur. Kürt tarihinde ilk defa doğrudan PKK'nin desteklediği milletvekili adayları SHP kadrolarından Meclis çatısı altında çalışmalarına başlamış. Ancak ilk dönem sancılı geçmesine karşın sonraki dönemlerde Meclis profilinde Kürt seçmenlerin belirlediği vekiller vekillik sıfatını rejime kabul ettirebilmişlerdir.

1999 yılında Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile birlikte PKK'nin Birleşik Kürdistan devlet talebi yerini demokratik özerklik anlayışına bırakmıştır. Bu söyleme göre artık devlet, sömürü sistemi içerisinde elitlere ait bir rol, kölecilik çağının icadı/aleti olduğu ve halkları yok etmeye dönük bir çabadır. Halkların kurtuluşunun ve barışın ancak demokratik yönetim anlayışı ile gerçekleştirilebileceği ifade olunmuştur.12 “Anayasal çabalar ile devlete dayanmayan ve fakat demokratik ekolojik toplumu inşa için gerekli olan demokratik toplum koordinasyonlarını kurmaktır. Kürt demokrasi hareketi, içinde yer aldıkları devletleri yıkmak gibi bir amacı taşımaz, bölücülük ve ayrımcılığı değil, tam tersine özgür demokratik birliğe dayanan güçlü ülke ve devlet bütünlüğünü amaçlar.13 ifadeleri ile PKK bu değişimi pratik yaşam içerisinde karşılaştığı tecrübeler neticesinde yaptığı özeleştiri ile elde ettiğini vurgulamıştır. Bu program aynı zamanda seküler bir yaşam/kimlik tasavvurunda bulunur. Aynı dönemlerde Kürdistan bölgesinin birçok yerinde yerel yönetimler PKK'nin desteklediği yöneticilerden oluşuyordu. Bu durum Kürt ulusalcıların yönetim mekanizması içerisinde muhalif bir söylem olarak daha bir güçlenmesine olanak tanıyordu. PKK hareketi bu durumu çok iyi kullanarak kendi ideolojisini yaygınlaştıracağı alanlara dönüştürdü.

Kürt Ulusal Hareketi, Kürdistan topraklarının yabancısı olduğu seküler yaşam tarzını özgürlük adı altında bir çeşit ifsat hareketine dönüştürdü. Geri kalmışlığı temsil ettiğini iddia ettiği İslami düşünce ve yaşam şeklinin Kürtlerin uluslaşmasında ciddi bir engel teşkil ettiğini yüksek sesle dillendirmekten; dahası laiklik ile ilgili yaklaşımlar söz konusu olduğunda TC Genelkurmayından farklı düşünmediklerini deklere etmekten hiçbir zaman çekinmedi. Özellikle güçlü olduğu bölgelerde Müslüman unsurlara yönelik cinayet ve şiddet pratiklerinden geri kalmadığını ve kalmayacağını eylemleri ile birlikte ortaya koymaktan imtina etmedi.14 Kendisi dışındaki farklı ideoloji mensubu örgütlenmelerin bir tür Kürdistan Meclisi sayılan Demokrat Toplum Kongresi çatısı altında bulunmaları halinde mücadele verebileceklerini, bu durumun bir tür 'izin' ile olabileceğini ifade etmekten çekinmedi.15

PKK hareketinin en büyük özelliklerinden biri de Batılı ülkelerin tüm Ortadoğu halkları üzerinde gerçekleştirmeye çabaladıkları modernleşmeyi Kürt halkı üzerinde gerçekleştirmiş olmasıdır. Örneğin Kürt kızlarını ulus mücadelesi kapsamında evlerinden çıkartmayı başarmıştır.16 (Bu zihniyetin bir yansıması olarak Batman Belediyesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde verdiği bir kararla kadınların serbestçe dolaşabilmeleri için haftanın bir günü belediye otobüslerini ücretsiz yapmıştır.) Geleneksel değerler ve modernlik arasında bocalayan laik-seküler ve aynı zamanda ulusalcı, çoğunluğu gençlerden oluşan bir Kürt kitlesi meydana getirmiştir.17

Türk ulus–devlet yapısı İslam’ı saf dışı bırakamamış ve zaman içerisinde eklektik din anlayışlarına kapı aralamış ve Türk–İslam sentezli düşünce yapıları ortaya çıkmıştır. Aynı yönelimin Kürt ulusalcıları arasında da yaygınlaştığını -Kürt İmam Konseyi gibi- görmek ulus-devletlerin kaderinin değişmezliğine işaret ediyor olsa gerek. 

Müslümanların Kürt Sorununa Yaklaşımları ve Çözüm Önerileri

Cumhuriyet tarihi boyunca sistem İslami kimliği kendisine düşman bilmiştir. Sağcı/mukaddesatçı bir din anlayışına bile tahammül etmeyen devlet her türlü dayatma ve zor ile kitleleri vahiyden, yaşayan sünnetten uzak, seküler, Batılı bir yaşam modeli ile kuşatma çabasına girmiştir.

Vahiy merkezli din algısı 1960’lı yıllarda tercüme eserlerin de katkısı ile bu topraklara ulaşmıştır. Sınırlı sayıda insanın şereflendiği bu algı sahiplerinin Kürt sorunu ile ilgili beyanatları maalesef elimizde mevcut değil ancak bütün 70’li yıllar boyunca tevhidî duyarlılığa sahip Müslümanlar, Osmanlıcılık ve Türkçülük ile mücadele etmişlerdir. Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin mirasını ve geleneksel yapılanmaları İslami tek model olarak gören muhafazakâr anlayışın yıkılabilmesi için mücadele eden Müslümanlar, ulus-devletin hüküm sürdüğü bu zeminde var olma çabasında en başta tavırlarını ulusalcı-laik devlet ideolojisine karşıtlık temelinde belirlemişlerdir.18

Genel İslami anlayışımız içerisinde Kürt sorununu etnisiteden ve ulus talebinden ayrıştırarak yeryüzündeki varlık gerekçemiz üzerinden tanımlamalıyız. Bu anlamda dil, en temelde bir iletişim aracıdır, insanın kendi iradesi ile belirleyeceği bir alan değildir. Dolayısıyla üstünlük nedeni sayılamaz. Kur’an-ı Kerim’de “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.”19

Ancak burada yok sayılan veyahut üstünlük olarak görülen şey sadece dillerin varlığı değil, dillerin inkârına ve imhasına sebep gösterilen ideolojik yaklaşımdır. Bu yaklaşımı besleyen temel saik yukarıda izah edildiği üzere modern ulus-devlet kurgusudur, var olan her şeyi ortadan kaldırıp yerine yenisini ikame etme çabasıdır. Müslümanlar farklı kavimlerin ve dillerinin yok edilmesine sessiz kalamazlar. Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”20 beyan olunmaktadır. Zulme müdahale etmek yeni zulümleri üretmemelidir. Hak ve adalet perspektifinde Kürt kimliği de dâhil tüm fıtri kimlikler ve hakların savunucusu olmak vahyin şahitliğinin gereğidir. Ulus temelli dayatmalara karşı gösterilecek direnç ulus temelli olmamalıdır.

Kürt sorununu merkeze alan veyahut Kürt sorununu önceleyen yaklaşımlar, Müslümanların zaman içinde sorunun kuşatıcılığında nefsî bir yabancılaşma ile asli taleplerde farklılaşma yaşanacağı riskini göz ardı etmemeli; bu sorunun temeline resmi paradigmayı yerleştirmeli ve esas mücadele alanı olarak bu paradigma ile mücadelenin imkân ve kabiliyetleri üzerine metodolojik çabalar ortaya koymalıdırlar. Zira tevhid ilkesinin yerleşmesi demek halkların özgürleşmesi demek olacaktır. Üstünlüğün hangi temellerde şekillendiği yine yukarıda izah edilen ayet ile ifade olunmuştur.

Müslümanlar doğal seyir içerisinde çabalarını dilin ve kültürün yaşatılması yönünde kullanmalıdırlar. Tabi bu yönelim ulusalcı bir alana evrilmeden ümmet perspektifinde kendi fıtri yönelimiyle ilerlemelidir. Sorunu ortaya çıkaran saikler ifşa edilmeli ve tevhid ilkesinin varlığının soruna cevap teşkil ettiği ortaya konulmalıdır. (Pratik taleplerin inancımızın gereği olduğu Nisa Suresi’nde belirtilen ayet ile anlaşılmaktadır.)

Bu toprakların sahici ve diriltici söylemi İslam’a aittir. İslami bir yaşamın ve şahitliğin zayıfladığı alanlarda şeytanın müdahalesi ile milliyetçi bir ideolojinin yerleşmesi kaçınılmazdır. Devlet söyleminin yarattığı inkâr ve imha politikalarının gayri İslami ve gayri insani olduğu, yine Kürt Ulusal Hareketi’nin öncelediği çabanın da nitelik olarak devlet söyleminden farklı olmadığı görülmelidir.21 Sağcı ve mukaddesatçı kimliklerin ebet müddet devlet anlayışlarının da Kürt İmam Konseyi anlayışlarının da İslam ile ilgisinin olmadığı sahih İslami bir örneklik ile ortaya konulmalıdır.

Yine aynı şekilde Müslümanlar, inkâr ve imha politikalarında gerek devletçi sağcı anlayış ve gerekse Kürt ulusalcı yaklaşımların suçlamalarından uzaktır. Zira Müslümanlar Kürtçenin -anadilde eğitim de dâhil olmak üzere- her alanda serbest bırakılması,22 yine resmi ideoloji dayatmasıyla okullarda bir tür ayine dönüşen tören ve ant saçmalıklarına son verilmesi, Milli Güvenlik derslerinin kaldırılması için sayısız eylemler tertiplemişlerdir. Devlet diline hâkim olan ırkçı, dışlayıcı ve inkârcı söylem kabul edilmemiş ve fakat her iki cenah tarafından da bir tür propaganda ile İslami hareketler sağcı, mukaddesatçı veyahut gerici olarak tanımlanmışlardır.

Geç Kalmışlık Saplantısı

Müslümanların Kürt sorunu ile ilgili yaklaşımlarında öne çıkan eleştirilerden biri de özellikle bazı Müslümanlar tarafından sıklıkla dile getirilen Kürt sorununda geç kalmışlık vurgusudur. Kalıp bir ifade olarak Müslümanlara yöneltilen bu eleştirinin insaf ve hakkaniyetten uzak olduğunu, aşırı genelleme içerdiğini ifade etmekte yarar var. Türkiyeli Müslümanlar henüz emekleme aşamasında iken bile sağcı ulusalcı yönelimlerden kendilerini arındırma çabası içerisinde olmuşlardır. 20 yıl önceki tartışmalarda23 da Müslümanların geç kaldığı eleştirileri yapılıyorken maalesef bugün aynı lakırdı devam etmektedir. PKK hareketinin eylemlerinin başlangıç yıllarından beri eğer birileri Kürt sorununda Müslümanların geç kaldığı söylemini sürekli olarak dillendiriyorsa burada enteresan bir durum söz konusudur. Oysa vahiy merkezli bir hayatın mihmandarlığına soyunan Müslümanlar güçleri nispetinde egemen sistemin zulümlerini, var olduğu andan itibaren kendi iç ilişkilerinde ifşa etmiş ve kendi kadrolarını ulusçuluk illetinden uzak kılmaya çalışmışlardır.

Teorik anlamdaki netliğin izahı konusundaki eksikliklerin Müslümanların gücü ve kapsam alanı ile ilgili olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. İslami oluşumları halkların özgürlüğü talebinde egemen küfür sistemi ile bir tutmak Müslümanları en hafif ifadeyle tanımamak demektir.

Müslümanların Kürt Devleti Talebine Yönelik Yaklaşımları 

“İyi niyetli” Müslümanlarca yapılan eleştirilerden biri de İslami hareketlerin dünyanın farklı coğrafyalarında kâfirlerin yaptığı zulümlere karşı aşırı duyarlılıklar gösterip eylemler tertipledikleri; ancak söz konusu Kürdistan olduğunda ise sessiz kaldıklarıdır. İslami hareket hiçbir ulusalcı harekete destek olamaz ve olmamıştır da. Bahsi edilen coğrafyalarda direniş gösterenler o topraklardaki İslami hareket mensuplarıdır. Müslümanların kardeşliği sınırları ve mekânları aşan bir kardeşliktir, kaldı ki o coğrafyada yaşayan Müslümanların böylesi bir niyetleri ve yönelimleri varsa onlar da yanlış yapmışlardır. Bu konuda Türkiye Müslümanlarının Kürt sorununda yeterli örneklikler sergileyemedikleri eleştirisi ayrı bir konudur. Sebep ve sonuçları ayrıca tartışılmalıdır. Ama adeta diğer konularda ortaya koydukları olumlulukları mahkûm eden, bu pratikleri yanlış gören yaklaşımlar ise asla doğru kabul edilemez. Hakeza Müslümanlara Kürt sorununda geç kalmışlık, sahip çıkmama eleştirisi getirenler niyetlerini, konumlarını da açık bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Müslümanların içinden konuşmayan bir yaklaşım ne mücadele örnekliği açısından doğrudur ne de bu tutum ıslah edici olabilir. Olsa olsa safların çözümüne katkı sağlar, Müslüman fertlerin ulusalcı hareketlere eklenmesine hizmet edebilir ki nitekim böyle de oluyor.  

Devlet dediğimiz şey insanlar arasındaki hukuku tanımlayan yönetsel bir mekanizmadır. Bu yönü ile bir Müslüman İsviçre medeni hukukuna veya Roma hukukuna göre yaşamını sürdürmek istemiyorken sırf kendisiyle aynı kavimdendir diye beşerî hukuklara niye riayet etmek zorunda olsun ki? Halkların özgürlüğü ile türedi kimlikler oluşturmak arasındaki farkın bu eleştirileri yapanlarca yeniden düşünülmesi gerektiği de ortadadır.

Sonuç olarak; Müslümanların tüm ulusçuluk faaliyetlerine uzak kalmaları gerekmektedir. Bu uzaklık yaşadığımız coğrafyada yaşanan haksızlıklara gözlerimizi kapayıp tekkeyi beklemek olarak anlaşılmamalıdır. Halkların özgürlük taleplerini İslami çerçeveye yönlendirmemiz gerekmektedir. Yıllardan bu yana sözlü olarak gerçekleşen bu çabalar Allah’a hamd olsun ki Kürdistanlı Müslümanlarca bugün KİAP gibi organizasyonlarla tüm ulusçu sistemlerle hesaplaşma çabası içerisine giriyor. Bu yönü ile Müslümanların artık taleplerini somutlaştırmaları ve kimliklerinin beşerî olaylara karşı nasıl bir duruş sergilediğini tüm insanlığa göstermesi gerekiyor. AK Parti iktidarı ile birlikte devlet söylemindeki değişikliğe hakkın ve adaletin şahitleri olarak müdahalede bulunmalı, aşılan eşikleri ileri noktalara taşımanın imkânlarını çoğaltmalıyız. Karşılıklı olarak yükselen milliyetçiliğe prim vermemeli, küresel intifada sancağını yükseltmeliyiz.

 

Dipnotlar:

1-Güneş Dil Teorisi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu vs.

2-Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir–İzmit Konuşmaları (1923), Kaynak Yay.; Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa, İletişim Yay.

3-Şeyh Said başkaldırısı

4-Altan Tan, Kürt Sorunu, “Şeyh Said İsyanının Niteliği ve İstiklal Mahkemelerinin Ceza Gerekçesi”, Timaş  Yay.

5-1925 tarihli Şark Islahat Planı, 1926 tarihli İskân Kanunu, 1934 tarihli Mecburi İskân Kanunu vs.

6-O kadarki yargılama neticesinde mahkeme ilamları ‘Türk milleti adına’ verilir.

7-Mesut Yeğen, A.g.e.

8-İsmail Aksu, “Kürt Meselesi ve Kürt Ulusçuluğu” Dünya ve İslam Dergisi, Sayı: 7, Yöneliş Yay.

9-“Neolitiğin en bereketli halkı olan Kürtler, Ortadoğu Rönesansının mimarları” gibi abartı düzeyindeki övgüler için bkz: Mahsum Şafak, Savunmalar Üzerine Açıklayıcı Notlar, Derleme, Mem Yay.

10-İsmail Beşikçi, PKK Üzerine Düşünceler, Melsa Yay.

11-Mesut Yeğen, A.g.e.

12-Mahsum Şafak, A.g.e.

13-KONGRA-GEL / Kürdistan Halk Kongresi Demokratik Kuruluş Belgeleri, Çetin Yay.

14-90'lı yıllarda köy baskınlarında öldürülen Müslümanlar,  geçtiğimiz aylarda iki imamın öldürülmesi, İHL’li öğrencilerin kaldığı yurda molotof kokteyli saldırısı vd.

15-Bkz: “Hizbullah Davası”ndan tutuklu bazı kişilerin zaman aşımı sebebiyle tahliyeleri sonrasında Öcalan tarafından yapılan açıklama.

16-İsmail Beşikçi, A.g.e.

17-Altan Tan, A.g.e.

18-Mehmet Selimusta, “İslami Hareket ve Kürt Ulusçuluğu Üzerine”, Dünya ve İslam Dergisi, Sayı: 10, Yöneliş Yay.

19-Hucurat Suresi, 13

20-Nisa Suresi, 135

21-Örneğin zorla kepenk kapattırma eylemleri…

22-Örneğin anadilde eğitim için Müslüman öğrenciler M. Ali Aslan ve Sinan Kızılkaya, 2002 tarihinde Ergenekon’dan sanık olan Kemal Alemdaroğlu rektörlüğü döneminde İstanbul Üniversitesi’ne dilekçe vermiş ve okuldan uzaklaştırma cezası almışlardır.

23-Açık Oturum: “Müslümanlar ve Kürt Sorunu Üzerine”, Dünya ve İslam Dergisi, Sayı: 10, Yöneliş Yay.

BU SAYIDAKİ DİĞER YAZILAR