Gezi'de ruh çağırmak

18.09.2013 00:16

Vedat Bilgin

Son zamanların modası; Gezi eylemleri diye bilinen olaylar üzerinden, politik bir hareket için imkan aramaktır. Bazıları, "Gezi ruhunu anlamak" diyerek başlayıp, tarihsel, sosyolojik hiçbir benzerliği olmayan, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış olayları ve onlarla ilgili yorumları getirip Gezi'ye bağlayarak, sözde ilginç yorumlar yapmaya çalışmaktadırlar.

Gezi Parkı'nda başlayan olayın, bir çevre duyarlılığı ve buna yapılan müdahalenin kaba ve hoyratça olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Bu ülke, antidemokratik yapıları tasfiye etmek için, onları söküp atmak için bu kadar mücadele ettikten sonra ve bu kadar yol almışken, Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nün veya en fazlasıyla yerel belediye başkanlarının bu duyarlılığa göstereceği anlayışı, güvenlik güçlerinin bir eylemin yasal çerçeve içerisinde sürdürülmesine yapacağı katkıyı yapmayarak, meseleyi bu hale getirmek, birçok kurumda antidemokratik zihniyetin ve davranış modelinin devam ettiğini ortaya koymaktan öteye bir şey olamaz.
 
Demokratlaşmak zor mu?
 
Bu meselenin, çok geçmeden politik bir harekete dönüştürülmesi arzusu, burada başka ruhların hortlamasına yol açmaktadır. Bu ciddi bir demokratikleşme paradoksudur. Türkiye'nin demokratikleşme konusunda yaşadığı önemli tecrübeyi, başardığı devrim niteliğindeki değişimleri, demokratikleşme sürecine karşı bir oluşuma dönüştürmek, marjinal diye nitelendirilen unsurların ve hiç de marjinal olmayan Türkiye'nin antidemokratik gövdesinin çeşitli yapılarının ve bütünüyle zihin dünyasının bu süreçteki yerini görmemek, körlük değilse, bu ruh çağırmak ayinine katılmak demektir.

Türkiye'nin ana omurgasında yaşanan değişim, devletçi-jakoben siyasal anlayışla geleneksel-demokrat eksende yaşanan çatışmadan kaynaklanıyor. Geleneksel ya da muhafazakâr denilen kitlenin ağırlığının, köy, kasaba ve Anadolu kent kültürüne dayanan davranış modelinin, 1950'lerde demokratik eğilimlerle bütünleşmesi, bütünüyle devletçi jakobenizmin Batılılaşma politikaları adına halka karşı tavır almasıyla ilgilidir.

Dolayısıyla geleneksel muhafazakâr unsurların, demokrasiye yönelimi bireysel ve toplumsal farklılaşmalar sonucunda ortaya çıkan bir davranış biçimi olmaktan çok, Batıcılığa karşı kendi kültürel kimliğini koruma refleksidir. Bu sebepledir ki, bu toplumsal zümrelerin demokrasi talebi bireyleşme, sınıflaşma gibi çoğulculuğu üreten yapılardan beslenmemektedir. Bununla beraber zaman içerisinde bu muhafazakâr-geleneksel kitlelerin destek verdiği demokratikleşme süreci, devlet karşısında sivil bir alanın genişlemesinin imkanlarını yaratmıştır.
 
Demokrasi paradoksu
 
Son yıllarda Türkiye'nin başardığı, ilk bakışta fark edilmeyen gelişme, sivil toplumun (çokça konuşulduğu gibi dernekler ya da örgütlü kuruluşların ötesinde) toplumsal yapıda ağırlık kazanmasıdır. Bunun temel sonucu, demokrasi öncesi devlet yapısının, denetim alanlarının, devlet elitlerinin hükümranlık sahalarının kısıtlanması, sınırlandırılmasına imkan yaratması ve onların ideolojik söylemi üzerine kurulmuş olan bir siyasal dünyanın anlamsızlaşmasıdır.

Şimdi sorun, bu sivil alanlarda ortaya çıkan yeni toplumsal sınıfların, yeni toplumsal grupların, yeni cemaatlerin, yeni bireyin, kısaca yeni aktörlerin, yeni ama "demokrat bir siyaset dili" oluşturarak, Türkiye'nin demokratikleşme sürecine paralel bir çoğulculuk yaratıp yaratamayacaklarıyla ilgilidir.
Gezi'de ruh çağıranların söylemleri, bırakınız bu çoğulluğu üretmeyi, eski kutuplaşma üzerinden, geri antidemokratik yapıya referans veren bir dili yaşatmak üzere "eylem yaptıkça", Türkiye'de demokratikleşme sürecinin paradoksu daha fazla hissedilmektedir.

BUGÜN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim