Cidde’den Mısır’a Gezi Günlüğü -10

25.09.2013 00:07

Muhsin Önal Mengüşoğlu

 

 

Varrr Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Sabahın ilk saatlerinde taşıtların 9. kata bile rahatlıkla tırmanan gürültüsüyle uyanıyorum. Sahilde son derece işlek bir yol üzerine kurulu otelimizin Fransız pencerelerinden dışarı bakıyorum. Allahım! Bu ne telaş, bu ne hız... Hayat sanki bir karınca yuvasından dağılıyor. Adeta bir filmin hızlı çekim kareleri yayınlanıyor. Zihnim beni arabaları saymaya zorluyor: Bir, iki, üç, dört, on iki, on üç, yirmi beş... Bu böyle olmayacak, sonu gelmeyecek bir oyunu oynamanın manası yok. Belki şu an aşağıda; yol kenarında olsam araçların arı gibi vızıldadığı asfalta kendimi atar karşıdan karşıya geçmeye çalışırdım. Hedefime ulaştığım takdirde etrafı zafer naralarıyla çınlatırdım. Ne fayda burada içinde bulunduğum bu odada hayal kurmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. 

İşte bir kez daha sıklıkla başıma gelen bir hadiseyle karşı karşıyayım: Çocukluğuma dönüyorum. Hemen her erkek çocuğu gibi küçükken ben de arabalara sevdalıydım. Konuşmayı çok geç öğrendiğimi biliyorum. Nedense ‘s’ ve ‘r’ harflerine karşı alerjim olduğunu hatırlıyorum. Sevgili babacığımın gayret ve ısrarları sonucunda “avabayı” güç bela “arabaya” çevirdiğimi bir türlü unutamıyorum. Çıraklık sürecini benimle atlatan babamın ustalık dönemi dedeliğine rast geliyor ve torununda zavallı “araba” “arrrraba”ya dönüşüveriyor. Dedenin titizliğinden olsa gerek ki vurgu artıyor, ünsüz r ünleniyor; herkesçe tanınıyor. Aslında şimdi bunları düşünmenin sırası değil. Günün sabahına geri dönmeli, hayata kaldığım yerden devam etmeliyim. Ama hayallerimi de yok etmemeliyim. Zira insan düşlerini kaybettiğinde ruhunu da yitirir. Yeşeren umutlar solar, dirençsizlik baş gösterir. Kelimeleri bir araya getirmek; kelimelere hayat vermek zorlaşır. Bilinç akışımıza yön veren, sözleri sözlendiren iç sesimize hükmetmek imkânsızlaşır. Sonrası suskunluktur: Dipsiz ve derin bir sessizlik...

“Düşünceler Düşledim”

Saatler geçiyor, yelkovan akrebi bir kez daha yakalıyor; dokuza çeyrek kalıyor. Bugün İskenderiye serüvenimizi sonlandıracağız. Ne var ki kütüphaneyi görmeden kenti terk etmek hiç işimize gelmiyor. Dünden haberdarız. Saat 10.00’da tarihi kütüphanenin önünde olmalı 14.00’a kadar gezimizi tamamlamalıyız. Hazırlıklarımızı sonlandırıyor ve lobiye iniyoruz. Resepsiyondaki görevlilere odayı boşalttığımızı ancak arabamızı öğleden sonra alacağımızı söylüyoruz. Odanın anahtarları iki kere el değiştiriyor: Bizden resepsiyona, resepsiyondan dün bizden zorda olsa bahşiş koparmayı başaran kat sorumlusuna... Adamcağız bize hiç pas vermiyor. Öyle ya bizden ona iş çıkmayacak bunu biliyor. Tavır ve mimikleri her şeyi özetliyor: “Ne kadar da cimrisiniz bayım... Cebinizde akrep mi var? Hâlbuki ben sizin için neler düşlemiştim...” Ona bir karşılık vermeli, altta kalmamalıyız. Gözlerimi ona doğrultuyor ve sessizliğimi kusuyorum: “Hayallerinizi bizi yolmak üzerine kurduysanız biz bu oyunun parçası olamayız dostum... Ama siz yine de büyük şeylerin hayali ile yaşayın, hiç olmazsa daha küçük şeyleri yapma imkânı bulursunuz. Nitekim düşünüzde düş görmeye başlayınca uyanma zamanınız yakındır...”

Orta Refüj Sendromu

Dışarı çıkıyoruz. Kütüphaneye olan mesafemiz yaklaşık üç kilometre. Önümüzde türlü seçenekler var: Hedefimize sahil boyunca yürüyerek bir saatte ulaşabilir, taksi tutup yolculuğun keyfini çıkarabilir yahut halkın arasına karışıp minibüs kullanabiliriz. Seçeneklerden en cazip(!) olanına yöneliyor minibüsü tercih ediyoruz. Ama sorunlar bir türlü bitmiyor: Kütüphaneye ters istikametteyiz ve minibüs için yolun karşısına geçmeliyiz. Bu iş gerçekten çok zor. Bakalım nasıl üstesinden geleceğiz. Birden sabah kurduğum hayaller geliyor aklıma. İşte şimdi yeniden oyun vakti diyorum: Önce sola, sonra sağa ve tekrar sola bakıyoruz; hızlı adımlarla yolu arşınlayıp orta refüje ulaşıyoruz. Allah’tan herhangi bir sıkıntı yaşamıyoruz. Ancak ikinci raund çok daha zorlu olacak. Taşıtlar sanki bir yarış halindeler. Hızlarını tasavvur etmek bile çok güç. Daha da kötüsü trafiğin adeta sonsuz bir akışkanlığa sahip olması. Ardı arkası kesilmeyen bir araç yoğunluğuna şahit oluyoruz. Teşebbüslerimiz bir türlü netice vermiyor. Galiba mağlubiyeti kabul edip, zafer naralarından vazgeçeceğiz. Önce ben pes ediyorum. Orta refüj sendromunu atlatamamanın çaresizliğiyle geri dönüyorum. Peşimden yoldaşım da geliyor. Başka bir çözüm yolu üretmeliyiz; Üretiyoruz. Yaklaşık 50 metre berimizde bize imalı bir biçimde göz kırpan alt geçide yöneliyoruz. Aslında çabalarımız boşunaymış bunu anlıyoruz. Kısa bir yürüyüşün ardından kendimizi yolun karşısında buluyoruz.

Kütüphaneler Düşüncenin Mezarlarıdır

Vazife tamamlanıyor. Birkaç başarısız denemenin ardından ikimizi de alabilecek bir minibüs bulunuyor. Neyse ki oturabileceğiz. Zira ayakta yolcuya müsaade edilmiyor. Bu seyahat için toplamda üç paund ödeme yapıyoruz. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi para elden ele dolaşıyor ve şoförün cebine giriyor. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuğun ardından MÖ 3. yüzyılın başlarında Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuş olan antik kütüphanenin önünde iniyoruz. Ziyaretgâhımızın İskenderiye Müzesi olarak bilinen araştırma enstitüsünün bir bölümünü teşkil ettiğini biliyoruz. Rivayetlere göre insanlık tarihinin en önemli yapılarından birisi kabul edilen müzede, döneminin bilinen tüm medeniyetlerine ait hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Ayrıca botanik bahçesi ve bir rasathane bulunuyordu. Hatta otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi salonu açılmıştı. Bu bilim sitesinde fizik, kimya, tıp, astronomi, matematik, felsefe, edebiyat ve fizyoloji alanlarında bilgievleri yapılmıştı.

İskenderiye Kütüphanesi dokuz yüz bin el yazmasıyla antikçağın en büyük kültür merkeziydi. Ayrıca kütüphanede çok sayıda memur görev yapıyordu. Eserler papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklanmaktaydı. Kral tarafından desteklenen bu ilim dergâhı aynı zamanda yayınevi işlevi görüyordu. Bununla birlikte bu kütüphane yaşadıkları döneme damga vurmuş bilim adamlarına ev sahipliği yapmıştı. Matematik bilgini Öklides, mekanik bilimci Arkhimedes, tıp bilimci Herofilos, gök bilimci Eratosthenes ve Batlamyus gibi önemli isimler bu kültür merkezinde çalışma fırsatını yakalamıştı.

Kütüphanenin sevk ve idaresinden sorumlu kimseler, buldukları her yazılı eseri alma yetkisine sahiptiler. Bir şekilde Mısır’a ulaşan kitapların tamamının buraya götürülmesi mecburiyeti vardı. Kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, aslı ise kütüphanede kalırdı. Öte yandan ülke dışına gönderilen memurlar buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi. Böylelikle o zamana kadar farklı bilimlere ait dağınık ve kaybolmaya mahkûm eserler emin bir yerde toplanmış oldu.

Öte yandan yüzyıllarca insanlığa hizmet etmiş olan bu kültür abidesinin MS 4. Yüzyıl sonlarında yakılıp yok olduğu bilgisine sahibiz. Ne var ki bu konuda da muhtelif rivayetler bulunmakta. Genel kanı kütüphanenin, fanatik görüşler nedeniyle antik Pagan tapınakları ve yapılarının imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı yönünde. Bu görüşe göre 391 yılında Bizans'ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan arsayı, kilise inşa edilmesi için Hıristiyanlara vermiş. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıkmış. Hıristiyanlar bunu alay konusu yapmışlar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırmış ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıkmış. İki taraf çarpışmış, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirilmiş. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edilmiş. İmparator I. Theodosius, başka büyük şehirlere göre eski dinin kentte hâlâ neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, şehrin valisi buna sebep kütüphanenin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürmüş. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretmiş. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırılmış ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok olmuş.

Diğer taraftan kütüphanenin, şehrin Müslümanlar tarafından fethedilmesinden kısa bir süre sonra, ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in emriyle, Mısır fatihi Amr İbnül-As tarafından yaktırıldığına dair iddialar da mevcuttur. Ancak Bernard Lewis bu yapının Müslümanlarca yok edildiği yönündeki kanaatleri Alfred J. Butler, Victor Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı müsteşriklerin görüşlerine dayanarak reddetmiştir. Ayrıca kütüphanenin İskenderiye kuşatması sırasında Sezar tarafından yaktırıldığına dair bilgiler de mevcuttur.

Her şeye rağmen yakılan İskenderiye kütüphanesinin bulunduğu alana yenisi inşa edilmiş ve 2002 yılında hizmete açılmıştır. Proje boyutu çok büyüktür. Kütüphane rafları sekiz milyon kitabı alacak büyüklüktedir. Ana okuma odası on bir kat seviyesinin üzerinde 70.000 m²'lik alanı kaplar. Kompleks ayrıca bir konferans salonu, üç müze, dört sanat galerisi, bir planetaryum ve bir elyazısı restorasyon laboratuvarı içerir. Ayrıca bu kültür abidesine dünyanın her yerinden koleksiyonlar hediye edilmiştir. İspanyollar, Mağribiler’in yönetimini açıklayan dökümanlar tevdi etmişler, Fransızlar ise Süveyş Kanalı’nın yapısına ilişkin dökümanlar bağışlamışlardır.

Karanlıkta Ötüşür Ağustos Böcekleri

İşte böylesine zengin bir kültüre sahip bu tarih abidesine ziyaret edecek olmanın heyecan ve gururuyla kapıya doğru yöneliyoruz. Mısır’da hiçbir iş basit değil. Dolayısıyla kütüphaneye girişimiz de kolay olmuyor. Bilet almamız gerektiği söyleniyor. Hedef noktamıza 150 mt. mesafedeki gişeden 10’ar paund ödeyerek biletlerimizi alıyoruz. Merak içerisindeyim ve çok heyecanlıyım. Zira yıllarca hayallerini kurarak zihnimde mimari tasarımını yaptığım binanın önündeyim ve birazdan düşler gerçeğe dönüşecek; meraklar giderilecek. Giriş kapısından geçiyoruz. Olağanüstü güvenlik tedbirleriyle karşılaşıyoruz. X-ray cihazlarıyla kontroller yapılıyor. Ama ne gariptir ki el çantamızdaki bıçak fark edilmiyor. Galiba bir dostlar alışverişte görsün vakasına şahit olmaktayız.

Ve nihayet içerideyiz. Burası İskenderiye’nin hatta Mısır’ın modern yüzü. Ülkenin dünyaya açılan penceresi. Aslında tarihi silüetinden kopartılarak günümüz değerleriyle nakşedilen pek çok unsura karşı önyargılarım vardır. Böylesine bir manzarayla karşılaştığım da mekânı itirazcı bir gözle değerlendirir; ortamda sürekli geçmişin izlerini ararım. Ama bu sefer öyle olmuyor. Kendimi ister istemez bulunduğum atmosferin büyüsüne kaptırıyorum. Zira tarihi kütüphaneye müthiş bir hava verilmiş. Kütüphane tamamen yenilenerek modern bir çehreye kavuşturulmuş. Ama bu öylesine bir yenilenme ki kesinlikle sizi rahatsız etmiyor, huzurunuzu kaçırmıyor. Raflarda dört dilde eser var: İngilizce, Fransızca, Almanca ve tabi ki Arapça...Az sayıda Osmanlıca esere de rastlıyorum. Kitap sayısının milyonlarla ifade edilmesi gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Açık kahve tonların hâkim olduğu raflar, beyaz floresanlarla tezyin edilerek ışıklandırılmış. Kitaplıkların bu şekliyle karanlıkta parlayan Ağustos böceklerini çağrıştırdıklarını söyleyebilirim. Sütunlar ve diğer unsurlara ise gri tonlar hâkim. Kitaplar Dewey sistemine göre tasnif edilmiş. Kütüphane içeriden on bir kat. Her kat yaklaşık on beş basamakla birbirine bağlanıyor. Katlarda raflar ve okuma salonları yer alıyor. Mekânımız Mısır’da alışık olduğumuzun aksine oldukça sakin, tertemiz ve çok düzenli. Okuma salonlarında her masada bilgisayar mevcut. Muhtemeldir ki bu bilgisayarlar vasıtasıyla kitaplar hususunda taramalar yapılıyor. Ancak sisteme bir şifreyle giriliyor. Dolayısıyla nasıl bir yöntemle arama yapıldığını keşfedemiyorum.

Ne Kadar Kaçmak İstesek de Kendimizden Biz Bize Benzeriz

Nedense burada kendimden çok şey buluyorum. Bu yüzden de kütüphaneyi terk etmeyi hiç istemiyorum. Bu bende hep olur, bana farklı şeyler çağrıştıran, bana beni hatırlatan herşeye karşı özel ilgi sahibiyim. Bu sadece binalar, mekânlar, yapılar için geçerli bir durum değil. Kendisiyle benzeştiğimi düşündüğüm insanlara karşı da özel bir alaka duyuyorum. Onların yanında mutlu oluyor, onlardan hiç ayrılmak istemiyorum. Ne var ki her mutluluğun bir sonu oluyor ve veda vakti gelip çatıyor. Yaklaşık bir saatlik ziyaretimizin ardından kütüphaneyi terk etmek zorunda kalıyoruz. Yeniden yolculuk vakti, yol alma vaktidir diyor otelimize geri dönüyoruz.

“Allah’a Sığınan Şerlerden Emin Olur”

Saat 11.40’da Kahire’ye doğru yola çıkıyoruz. İskenderiye’de sağlı sollu çok sayıda kilise dikkatimi çekiyor. Bununla birlikte kentte askeri kontrol noktası yok denecek kadar az. Zaman zaman yollarda polisler bekliyor. Ancak hiç durdurulmuyoruz. Önemli binaları bilhassa da kamuya ait olanları tanklı birlikler koruyor. Bir müddet yol aldıktan sonra şehirden ayrılıyoruz. İki paund ödeyerek İskenderiye’yi Kahire’ye bağlayacak otobana giriyoruz. Başkente 200 km. mesafedeyiz ve yolda kamyon trafiğinden başka bir faaliyet yok. Az sayıda otomobile de rastlıyoruz. İlginç olan ise asker yahut polis kontrol noktasının bulunmaması. Kahire’de egemenlerin İhvan taraftarlarına ciddi manada baskı ve şiddet uyguladığından haberdarız. Kentte ciddi bir kargaşa ve kaos ortamına şahit olacağımızı tahmin ediyoruz. Buna rağmen şehri civar bölgelere bağlayan ana arterlerden birisi olan bu otobanda, güvenlik tedbirlerinin bu derece gevşek olması beni şaşırtıyor.

Sonunda Kahire’ye ulaşıyoruz. Hedefimiz öncelikle piramitler. Bu nedenle Giza bölgesine doğru yol alıyoruz. Sınıra giderken kullandığımız yolu bulmaya çalışıyoruz. Tıpkı İskenderiye’deki gibi müthiş bir trafik keşkemekeşi yaşanıyor. Bu şartlarda araba kullanmak, kaza yapmamak adeta mucize...Bu arada çok sayıda kadın şoför dikkatimi çekiyor. Kentin banliyölerindeyiz. Bu bölgede villa ve apartman tipi sitelerin varlığına şahit oluyoruz. Bu yapıların etrafı yüksek duvarlarla çevrilmiş. Güvenlik had safhada.

Kısa bir süre sonra piramitlerin bulunduğu bölgeye ulaşıyoruz. Ve burada fırtına öncesi sessizlik sona eriyor. Macera kaldığı yerden devam ediyor. Yolumuz otuzlu yaşlarda genç bir adam tarafından kesiliyor. Durmaya niyetimiz yok. Zira en ufak bir tereddütte başımıza gelecekleri kestirebiliyoruz. Lakin hasmımız da en az bizim kadar kararlı. Ne yapsak kendisinden kurtulamıyoruz. Adeta hareket eden arabayla kavga ediyor. İşinde çok maharetli olduğu belli. Kararımızdan vazgeçmeyeceğimizi ve mağlup olacağını anlayınca yeni bir yöntem deniyor. Saatte ortalama 50 km. hızla giden arabamıza tutunup asılıyor. Mısır’da adet olduğu şekliyle camı yumruklamaya başlıyor. Belli ki umursamaz tavrımız rakibimizi kızdırıyor. Bu böyle olmayacak. Bir yandan yol alıyor bir yandan da adama ne istediğini soruyoruz. Bize piramitlerden sorumlu görevli olduğunu ve bilet almadan daha fazla ilerleyemeyemeyeceğimizi söylüyor. Neyse ki çok sayıda sahte bilet satıcısıyla karşılaşabileceğimiz konusunda bilgi sahibiyiz. Ne yapıp edip bu adamı başımızdan def etmeliyiz ama nasıl? Kendisinden bize görevli olduğunu ispat edecek bir kimlik istiyoruz. Bu arada henüz durmuş değiliz. Arabamız az bir şey hızını azaltmış olsa da yoluna devam ediyor. Allahım bu nasıl iş, nasıl bir maharet, adam büyük bir ustalık örneği sergileyerek bir elini önce boşluğa bırakıyor sonra arka cebine sokuyor. Cebinden çıkardığı ve kimlik olduğunu iddia ettiği plastik kartı adeta gözümüze sokuyor. Hani camımız kapalı olmasa bu mecazı gerçek kılacak, bunu fazlasıyla belli ediyor. Ama hiçbir şey bizi yolumuzdan alıkoymuyor. Ona bizi ikna edemediğini ve bileti sadece gişeden almak istediğimizi söylüyoruz. Diğer taraftan piramitleri bugün değil yarın gezme niyetinde olduğumuzu belirtiyoruz. Adamın ikna olmaya niyeti yok. Ses tonu daha da sertleşiyor, yumrukların şiddeti artıyor. Onun bu davranışına tepkisiz kalmanın bir çözüm üretmeyeceğini iyiden iyiye anlıyoruz. Durmaktan başka şansımız yok bunu kavrıyoruz. Arabayı durduruyor ve camı açıyoruz. O sihirli soruyla adamcağızı büyülüyoruz: “Ente Muslim?”  Cevap bizi hiç şaşırtmıyor: “Elhamdülillah!” İşte bir kez daha ortam yumuşuyor, havadaki sis bulutları dağılıyor. Hasmımız sahte dünyasından sıyrılıyor, beyefendi rolüne bürünüyor ve yanımızdan ayrılıyor.

Nihayet rahat bir nefes alıyor, etrafımıza şöyle bir göz atma fırsatını yakalıyoruz. Piramit vadisine açılan kapıyı keşfediyoruz. Belli ki yaşadığımız telaş ve gerginlik sırasında tesadüfen de olsa hedef noktamıza ulaşmışız. Uygun bir yer bulup arabayı park ediyor ve kapıya yöneliyoruz. Hal ve davranışlarından kibar ve nazik beyefendiler olduklarını rahatlıkla hissettiğimiz üç kişi tarafından karşılanıyoruz. Maksadımızı belirtiyor, bilgi talep ediyoruz. İçlerinden en genç olanı merakımızı gideriyor, piramitleri sabah 09.00 ila öğleden sonra 16.00 arasında ziyaret edebileceğimizi belirtiyor. “Peki ya bilet?” diye soruyoruz kendisine...Bu civarda çok fazla dolandırıcı olduğunu ve biletleri kesinlikle gişelerden almamız gerektiğini söylüyor bize...Biraz önce yaşadıklarımız geliyor aklıma...Yanılmamış olmak bizi mutlu ediyor.

Sakın Kahrını İçine Gömme Kahire

Sıra otel bulmaya geliyor. İskenderiye’deki tecrübemizi Kahire’ye de yansıtmakta yarar var. Nehir kenarına inmeli ve arayışımızı o civarda yoğunlaştırmalıyız. Devasa bir kentteyiz. Bulunduğumuz bölgeden sahile doğru yol aldıkça ruhumu bir üzüntü kaplıyor. Kentin içler acısı hali yüreğimi yakıyor, kavuruyor. Egemenler insanların kaderini tayin etmek istiyor. Neyse ki Kahire kendisine biçilen kaftanı giymiyor, giymek istemiyor. Meydanlar isyanını haykırıyor: “Yeskut yeskut hukmu’l asker! Suvvar, ahrar, hankemmil mışvar...” (Askeri düzen yıkılsın, devrimci, özgürlükçü dostlarımız devrimi sonlandırsın). Neyse ki kahrını içine gömüp beklemektense mücadele etmeyi yeğleyenlerin beldesindeyiz.

Çok katlı oldukça çirkin, bakımsız ve biçimsiz bina yığınlarıyla dolu bir kent Kahire. Apartmanların çoğu tuğla renginde; tuğla örülü olarak duruyor. Yoksulluk öylesine bir hal almış ki insanların ekonomik gücü binaları boyamaya bile yetmiyor. Kesintisiz klakson sesleri beni hayallerimden çekip alıyor. Bomboş bir caddede yol alan otomobiller bile sessizliği yırtarcasına korna çalıyor. Yolumuz geniş ve etkileyici bir kabristana varıyor. Nedense aklıma Necip Mahfuz’un mısraları geliyor: “Ne kadar çok mezar var, gözün görebildiğince uzanıyor. Mezar taşları teslimiyetle kaldırılmış elleri andırıyor... ” Ama bu teslimiyet kesinlikle Yaradan’a, Allah’ın indirdiği yasalara...

Gün Gelir Devran Döner; Keser Döner, Sap Döner

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından Nil kıyısına ulaşıyoruz. Burada kentin havası biraz değişiyor. Sahil boyunca ard arda sıralanmış yüksek binalar dikkatimizi çekiyor. Oteller, büyükelçilikler, devlet daireleri birbirlerini selamlıyor. Birden aklım İskenderiye’ye gidiyor. İki kenti mukayese ediyor bir sonuca varmaya çalışıyorum. Nedendir bilmem ama Kahire ne kadar hüzün veriyorsa İskenderiye o kadar mutluluk saçıyor.

Kıyı boyunca ilerleyişimizi sürdürüyoruz. Galiba bu sahilin sonu yok diye düşünüyorum. Öyle ya yirmi milyona ulaşan nüfusuyla koskoca bir metropoldür Kahire... Kentin bu kısmı nispeten yeşil. Caddeler temiz ve bakımlı. Belli ki zengin bir muhitteyiz. Aslında arabaların markası, yayaların giyim kuşamı, mağazaların dizaynı herşeyi ele veriyor. Gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Peki ya arka sokaklar? Acaba orada durum nasıl? Doğrusu merak ediyoruz. Bunu öğrenmenin tek bir yolu var: Rastgele bir tercihte bulunmak ve sessizce sokaklardan birine dalmak...Kendimize bir hedef belirliyor ve düşündüklerimizi gerçeğe dönüştürüyoruz. Şahit olduklarımız yüreğimizi burkuyor, bizi bizden alıp insanlığımızdan utandırıyor. Burada bulunmak bu insanların çaresizliğine şahit olmak, Rabbime olan inancımı kuvvetlendiriyor, hesap gününe duyduğum özlemi arttırıyor. Yerin ve göğün mutlak sahibinin de buyurduğu gibi ey müstekbirler:  “Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, ben de yapıyorum. Yakında (dünya) yurdunun sonunun kimin olduğunu bileceksiniz. Muhakkak zalimler kurtuluşa eremezler" (En’âm, 135).

Sokakları arşınlamayı bırakmalı, hüznümüzü bir nebze de olsa azaltmalıyız. Daha da önemlisi acilen bir otel bulmalıyız. Ne var ki arayışlarımız bizi bir türlü mutlu sona ulaştıramıyor. Kentte konaklama fiyatları ateş pahası. Bir gece için bizden talep edilen para 100 ile 180 Euro arasında değişiyor. Belli ki beylik, ağalık dönemi sona eriyor. Şansımızı bir de Nil’in karşı kıyısında deneyelim istiyoruz. Mısır’da alışık olduğumuz şekliyle iki yakayı birbirine bağlayan asma köprülerden birisini kullanarak karşı kıyıya ulaşacağız. Köprü üzerinde fevkalade bir manzarayla karşılaşıyoruz. Güneş günlük vazifesini tamamlayıp dünyaya veda ederken adeta nehre bıraktığı gözyaşlarıyla bizleri selamlıyor. Anı ölümsüzleştirmeli, hatıralarımızı çoğaltmalıyız. Arabadan iniyoruz. Sürücülerin şaşkın bakışları altında çekimlere başlıyoruz. Aslında tehlikeli bir işle uğraşıyoruz. Zira kentte yabancılara karşı ciddi bir husumet besleniyor. Hele bir de gazeteciyseniz durum daha da vahim bir hâl alıyor. Kahire’de birçok ecnebi muhabirin kaçırıldığı yahut tutuklandığı haberlerini alıyoruz. Dolayısıyla ellerinde yarı profesyonel fotoğraf makineleri sürekli flaş patlatan iki yabancı hakkında olumlu kanaatler beslenmeyeceği apaçık ortada. Yoldaşım işini daha erken bitiriyor ve arabaya yöneliyor. Ben bir müddet daha oyalanmak istiyorum. Ne var ki aracımızdan yükselen korna sesleri beni kendime getiriyor. Taşıtların gürültüsünü yararak kulaklarımı arkadaşıma doğrultuyorum. Bana çabuk olmamı söylüyor. Telaşla birkaç çekim daha yapıp arabaya atlıyorum. Yoldaşıma tedirginliğinin nedenini sorduğumda aldığım cevap beni fazlasıyla endişelendiriyor. Öncelikle bana yaklaşık yüz metre ilerimizde duran beyaz arabayı işaret ediyor. Ardından otomobildekilerin yanımızdan geçerken attıkları bakıştan bahsediyor. Bana “galiba bizim için durdular” diyor. Korkuya alışılmıyor bunu bir kez daha anlıyorum. Ancak elimizden yola çıkmaktan başka birşey de gelmiyor. Bizim hareketlenmemizle önümüzdeki araç da yola düşüyor. Bu arada köprüyü aşıp karşı kıyıya ulaşıyoruz. Neyse ki peşinden gitmek zorunda olduğumuz otomobil kısa bir süre sonra yönünü değiştiriyor ve yoğun trafiğe karışıp kayboluyor.

“Fatmagül’ün Suçu Ne?”

Akşam ezanı okundu okunacak. Hava tam manasıyla kararmadan kendimize bir sığınak bulsak iyi olacak. Fakat ne yazık ki çabalarımız burada da bizi sonuca ulaştırmıyor ve bütün planlarımız alt üst oluyor. Kendimize yeni bir rota çiziyor ve yeniden Giza bölgesine yöneliyoruz. Hava karardıkça yollarda kolluk güçlerinin sayısı artıyor. Dört bir yan asker ve polis kaynıyor. Özellikle büyük oteller ve kamu binaları çok iyi korunuyor. Ayrıca köşe başlarını tutmuş tanklardaki askerlerin önemli bir kısmı kuvvetle ihtimal Ramazan ayını yaşıyor olmamızın da etkisiyle Kur’an okuyor. Belli ki gece olunca şehre müthiş bir gerginlik hâkim oluyor. Durdurulsak derdimizi nasıl anlatacağız bilemiyorum.

Bu arada kentte çok sayıda Kıpti Ortodoks Kilisesi var. Iskenderiye’de de çok sayıda kilise olduğunu hatırlıyor ve Hıristiyan nüfusun genel itibariyle büyük kent merkezlerinde toplandığını düşünüyorum. İki farklı kilisenin yanından geçiyoruz. Her ikisinde de düğün tertip ediliyor. Durup izlemeye ne zamanımız ne de cesaretimiz var. Bununla birlikte kentte yolları çevreleyen çok sayıda duvara rastlıyoruz. Duvarlar ağırlıklı olarak Arapça ve kısmen de İngilizce sloganlarla dolu. Yazılanlar kentin rengini açıkça beyan ediyor; Mursi’ye yönelik teveccühün ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.

Nihayet Giza’ya ulaşıyor ve piramit manzaralı bir otele yerleşiyoruz. Fiyat makul 350 paund yani yaklaşık 90 tl. Eşyalarımızı odaya bırakıp derhal restaurant kısmına iniyoruz. Yemeği yiyor, hesabı ödüyoruz. Hizmette kusur etmeyen garsonumuz yanımıza yaklaşıyor ve nereli olduğumuzu soruyor. Türkiyeli olduğumuzu öğrenince adeta sevinçten çılgına dönüyor. Bize sarılıyor; bizi kucaklıyor. Mutlu oluyoruz. Meselenin ne zaman Recep Tayyip Erdoğan’a geleceğini hesap etmeye çalışıyoruz. Ama ne umarken ne buluyoruz: “Fatmagül” diyor “I love Fatmagül!” Şaşkınlıkla restaurantı terk ediyor odamıza çıkıyoruz.

(Devam edecek)

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim