Yıldıray Oğur / Karar
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün fon skandalıyla ilgili konuştu ve şöyle dedi:
“17 Eylül’den itibaren attığımız kararlı adımlarla sorunu kontrol altına aldık.
Tam yetkiye sahip Fon Koordinasyon Kurulumuzu süratle oluşturduk. Tıpkı bir cerrah titizliğiyle operasyonu yürütüyoruz.
Kararlı, dikkatli ve çok hassas adımlarla meseleyi hakkaniyete en uygun şekilde çözüyoruz. “
“Toplam fon sayısının yalnızca yüzde 4,6’sında ortaya çıkan bir sorundan yola çıkarak tüm sermaye piyasası araçlarını terörize etmek, Türkiye ekonomisinin altını oymak olur”
“Kimse kusura bakmasın! Benim esnaf kardeşim helalinden kazanmak için adeta kılı kırk yararken piyasa düzenbazlıklarıyla 3 lirasını sadece 3-5 ayda ona, yirmiye, otuza katlayana asla tolerans göstermeyecek, sağladığı fahiş kazancın bedelini ona mutlaka ödeteceğiz.”
Bugüne kadar “Cumhurbaşkanı bilmiyor, danışmanları yanlış yönlendiriyor“ türü tesellilere hiç itibar etmedim.
Ama bu konuşmayı duyunca “acaba“ dedim.
Bilmeme ihtimalini ortadan kaldırmak için de bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Galiba Cumhurbaşkanımız fon skandalının aslında nasıl bir dolandırıcılık olduğunun tam olarak farkında değil.
Olsaydı böyle konuşmazdı.
Buna “fon sayısının yüzde 4,6’sında ortaya çıkan bir sorun“ demez, sorunu “bazı insanların borsada üç lirasını otuz lira yaparak fahiş kazanç elde etmesi “ zannetmezdi.
Hayır sayın Cumhurbaşkanı, keşke sorun bir finansal kriz ya da birilerinin açgözlülüğü olsa.
Bu planlı, organize bir biçimde ve kamu gücü kullanılarak 500 bin kişinin dolandırılmasıdır.
Tekrar olacak ama özetle şöyle oldu:
Tera ve diğer portföy yönetim şirketlerinin fonları bazı şirketlerin hisselerine büyük paralar yatırdı. Hisseler yükseldi, yükseldikçe fonların değeri arttı, fonlar büyüdükçe daha fazla para toplandı.
Özata Denizcilik’in piyasa değeri 292 milyar liraya, Destek Finans Faktoring’in değeri 538 milyar liraya kadar çıktı. Öyle ki bu iki şirketin değerleri Koç Holding’e, Tüpraş’a, Ford Otosan’a yaklaştı.
Peki bu hisseler neden yükseldi?
Çünkü fonlar aynı hisseleri alıp duruyordu. Fonların portföyleri şişiyor, şişen portföyler yeni yatırımcı çekiyordu.
Bir çeşit saadet zinciri kuruldu.
Ama saadet zincirlerinin bir özelliği vardır. Herkes aynı anda parasını alamaz.
İlk çıkanlar kazanır. Son kalanlar faturayı öder.
İşte Fatma Betül Sayan Kaya gibi haber almış yatırımcılar fonların şişmiş değerleri üzerinden paralarını çekerek çıkabildi.
Geriye kalan yüz binlerce yatırımcı ise aynı fiyatlardan satılması mümkün olmayan hisselerle baş başa kaldı.
Yani mesele fahiş kazanç değil.
Hisselerin değerini yapay biçimde büyüterek başkalarının parasını sisteme çekmek, bazılarına kazanç ve çıkış imkânı sağlarken zararı geride kalanlara bırakmak üzerine kurulu bir dolandırıcılık mekanizması var karşımızda.
Ve bu mekanizma iki yıldır herkesin gözü önünde çalışıyor.
O yüzden bu birkaç borsacının işi olamaz.
SPK müdahale etmeyerek, ruhsatlar dağıtarak buna göz yumdu ya da destek verdi, BDDK banka kurma, varlık yönetimi şirketi kurmak gibi verilmemesi gereken izinleri verdi, Borsa İstanbul yönetimi ise gözünün önündeki bu dolandırıcılığı en iyimser ihtimalle izledi.
Bu fon şirketlerinin içinde Cumhurbaşkanlığı ve iktidara yakın isimler vardı.
Cumhurbaşkanı eski ve yeni danışmanları, AK Parti’de milletvekilliği, yöneticilik yapmış isimler, bakan çocukları, bakan yardımcılarının damatları…
Bu isimler hem bu dolandırıcılığa koruma kalkanı sağladı hem yatırımcı için referans oldu.
Yetmedi. Meclis’teki komisyonda ortaya çıktı ki kamu da bu dolandırıcılığa finansman destek sağladı.
TBMM’de Takasbank Genel Müdürü Yunus Arıncı, Tera’nın 21 milyar liralık teminatına karşılık 9 milyar liralık risk bulunduğunu açıkladı.
Yani değeri şişirilmiş hisseleri satmadan, başka kaynaklardan nakit sağlayarak bazı büyük yatırımcıların sistemden çıkışı finanse edildi.
Yani Fatma Betül Sayan Kaya ve eşine 2 milyar TL kamu kaynaklarından verildi.
Hatta muhtemelen İşsizlik Sigortası Fonu’ndan.
Çünkü İşsizlik Sigortası Fonu’nun 3,8 milyar lirası Takasbank Para Piyasası’nda değerlendiriliyor.
İşsiz kalan vatandaşların güvencesi olması gereken kamu kaynakları, büyük yatırımcıların fonlardan çıkışını finanse etmekte kullanılmış olabilir.
Yani karşımızda hem 500 bin kişinin dolandırılması var hem de 80 milyon insanın katkısı olan bir fonla bu dolandırıcılığın finanse edilmesi var.
Kul hakkı kere kul hakkının yenmesi vakasıyla karşı karşıyayız.
Kul hakkını girme rekoru bile olabilir bu olay.
İşte manzara böyleyken buna fonların bir kısmında yaşanan bir sorun demek, meseleyi fahiş kazanç elde eden açgözlüler olarak tarif etmek kimsenin yüreğine su serpmiyor.
En basit tweetten insanların evi basılırken, bir espriden komedyenler havalimanında ters kelepçeyle yürütülürken 2 milyar TL’lik fon vurgununu bizzat kendi isimleriyle yapmış AK Parti eski Genel Başkan Yardımcısı ve eşinin AK Parti Whatsapp grubundan atılmak dışında bir bedel ödememesi, “evimizin kızı Fatma bile olsa“… denilememesi insanların ağrına gidiyor.
SPK’nın bile bizzat kendi açıklamasında suçladığı eski başkan İbrahim Ömer Gönül’ün adliyenin bir kapısından girip diğerinden çıkması, hala babasının dokunulmazlık zırhıyla şımarıkça röportajlar vermesi insanları kızdırıyor.
Bu dolandırıcılığı en azından izleyip, işlerini yapmadıkları kesin olan BDDK, SPK, Borsa İstanbul yöneticilerinden tek bir tanesinin bile koltuğundan olmaması hatta bu isimlerin hala fon krizine çözüm masasında oturmaya devam etmesi sadece bu krizin değil devletin de kötü yönetildiğini gösteriyor.
Herkes o kadar rahat ki manipüle edilmiş Özata şirketinin tutuklanmış yöneticisinin kayınpederi hala Hazine Bakan Yardımcısı, babası hala BDDK etik kurulu üyesi.
Neden Tera Portföy’ün Yönetim Kurulu başkanı, daha beş ay öncesine kadar AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın yanında dolaşan 35 yaşındaki Erdin Özel’di?
Neden AK Parti’nin kampanyalarını yapan eski yöneticisi Ertan Aydın Tera’da yönetici oldu?
Eski iki danışmanınızın bu şirkette ne işi vardı? Hala danışmanınız olan bir isim neden kısa süreliğine olsa da Tera’da yöneticilik yaptı?
Nasıl oluyor da bir bürokratın herhangi bir ailevi zenginliği de olmayan eşi portföy şirketi ortağı olabiliyor?
Bu sorular cevapsız kaldıkça şüpheler büyüyor.
Kamuoyu bu isimler ve bağlantılarının üzerine gitmenizi, bu dolandırıcılığın siyaset ve bürokrasi ayaklarını teşhir ve tasviye etmenizi bekliyor.
Bu olmadıkça da kimse tatmin olmuyor.
Bu kez sadece muhalifler de değil.
Sosyal medyada mesajlarınızın altına yazılan yorumları okumadıysanız eski Akıncı şefi Mehmet Güney’in İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın açıklamasını muhakkak görmüşsünüzdür.
Her koşulda iktidarı desteklemiş kesimleri bile ses çıkarmak zorunda bırakan tabandan yükselen rahatsızlık ve basınç.
Kimseyi ikna etmiyor finansal Susurluk olan bu fon skandalına fon krizi muamelesi yapmak.
Ve bu kez suçlanacak bir dış güç de yok.
Bu fonlar Türkiye’de kuruldu. Hisseler Türkiye’de şişirildi. Denetim kurumlarının başında iktidarın atadığı yöneticiler vardı. Şirketlerin çevresinde iktidarla ilişkili insanlar bulunuyordu.
Çözüm dolandırılanların bir kısmına paralarını iade etmekle mümkün olsaydı keşke.
Bu skandalla gerektiği biçimde hesaplaşılmadığı her gün Türkiye’nin borsasında milyonlarca insanın birikimleri eriyor, hatta daha kalıcı zararlar da kapıda.
Uluslararası endeks kuruluşu MSCI, Türkiye’deki koordineli hisse ve fon işlemlerinden duyduğu endişeyle Türk şirketlerinin uluslararası endekslerde yükselmesini dondurdu. Yeni şirketlerin endekslere girişi ve mevcut şirketlerin ağırlıklarını artıracak bazı değişiklikler durduruldu.
Daha kötüsü, Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme sağlanmazsa Türkiye’nin gelişmekte olan piyasalar kategorisinden çıkarılması değerlendirilecek.
Yani dünyanın büyük yatırım fonlarının Türkiye’ye para getirdiği kapılardan biri daralıyor.
Yarın bazı uluslararası fonlar Türk hisselerini satmak zorunda kalabilir. Türkiye’nin şirketleri daha pahalı finansmanla karşılaşabilir.
Birkaç bin kişinin servetini büyütmek için kurulan düzenin faturasını bütün Türkiye ödeyebilir.
Bu yüzden mesele artık yalnızca adalet değil, Türkiye’nin ekonomik geleceği.
Bu gerçekten de bir beka sorunu.
Yoksa fonlar tasfiye ediliyor, ödeme takvimleri hazırlanıyor olabilir.
Ama asıl sorular hâlâ cevapsız.
Soru soranların bir kısmı hapse atılıyor, bazıları ev hapsine alınıyor daha şanslı olanların hesapları erişime engelleniyor.
Umarım bu yazı önünüze kadar gelmeyi başarır.
Çünkü maalesef bu hesaplaşmayı siz yapmadan hiçbir şey kontrol altında değil.
Bir cerrah titizliğinden söz ediyorsunuz.
Ama cerrah önce hastalığın nerede olduğunu teşhis eder.
Herkes sizden neşteri elinize almanızı ve kanserli hücreleri kesip atmanızı bekliyor.
Bunu ancak siz yapabilirsiniz.
“Kızım Fatıma da olsa“ demenizi bekliyoruz…

