Kütahya'daki "İslami Düşünce Enstitüsü" Girişimi'nin düzenlediği etkinlikte Hamza Türkmen'in anlatımı özetle şöyleydi:
Cumhuriyet kurulduğundan beri TSK, sınır ötesi konularla ilgileneceğine, Kemalist sistemi koruyucu kollayıcı bir güç olarak iç sorunlarla ilgilenmiştir. Bu statüsünü de I. Meclis darbesinden bu yana yasal ve anayasal güvence altına almıştır. Türkiye akademik hayatı genellikle Türkiye'nin derin gücü olan TSK'nın emrindedir. Ancak 28 Şubat 1997 Darbe Süreci ile birlikte TSK bizzat kendi mensuplarını üniversitelerde mastır ve doktora yapmaya sevk etmiş ve yüzlerce TSK görevlisi akademik ünvana sahip olmuştur. Anıtkabir'de yapılan askeri törenlerde gördüğümüz binlerce asker boşuna Ankara'da bulunmaktadır. Her birinin bürolaşmış ayrı faaliyet sahaları vardır. Özellikle sosyal ve siyasal alanlarda akademik kariyer yapan subay kümeleri adeta gölge kabine büroları gibi çalışmaktadır. Gerek kendilerine bilgi servisi yapan sivil akademisyenler gerek TSK'nın kendi iç çalışmaları küresel sistem ve küresel değişim süreçleri çerçevesinde Türkiye'nin konumunu değerlendirmektedir.
Sistemi restorasyona yönelik tartışmalar konusunda, hem TSK'nın darbeci yapısını savunan hem de küresel sisteme ayak uydurmaya çağıran bir çok asker ruhlu Kemalist akademisyenden bahseden Türkmen, bu çalışmalardan en dikkati çekeninin Metin Haper'in 1985'te İngilizce yayınlanan "Türkiye'de Devlet Geleneği" adlı kitabı olduğunu belirtti. Türkmen'e göre 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra askeri bürokrasiyle işbirliğini önceleyen akademisyenler, Türkiye'deki askeri vesayet rejiminin kapitalist sistemin menfaatleri açısından gerekli olduğunu ispatlamaya çalıştıklarını belirtti. Ayrıca laiklikle ilgili Türkiye'deki totaliter yapının gerekliliği hususunda Batı'yı ikna etmeye çalıştıklarını vurguladı.
Bu bağlamda Heper'in kitabına göre Türkiye'de "paradoks" gibi görünse de, halkın mevcut feodal ve geri kabul edilen sosyo-kültürel dokudan uzaklaştırılması ve ilerici Kemalist batıcı değerlerle buluşması için bazı kere askerin darbeye kadar varan müdahaleleri, demokrasinin yerleştirilmesi için kaçınılmazdı. Ancak küresel sisteme ayak uydurmak için devlet mekanizması radikal tarzda değil, ılımlı ve katılımcı bir şekilde işlemeliydi. Bunun içinde Atatürkçülük bir "ideoloji" olarak değil bir "dünya görüşü" olarak algılanmalı, dolayısıyla Atatürk ilke ve inkılaplarının çağdaşlaştırıcı "özü" yakalanmalı, şekilcilikten kurtulunmalıydı.
Bu yaklaşımı en son 14 Nisan 2009'da 200 kişilik emekli paşaların, aydın, gazeteci ve akademisyen davetlinin önünde Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un dillendirdiğini belirten Türkmen, Başbuğ'un da TSK için otonomi istese bile Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt'ın çizgisini devam ettirerek CHP-İP ve Cumhuriyet gazetesi gibi Türkiye'yi büyütemeyen ve Kemalizmi şekilciliğe hapseden, Türkçülüğü ırk temelinde ele alan statükoyu tartışmaya açtığını anlattı.
Konuşmacı, küreselleşme sürecine ayak uyduran ve AK Parti Hükümeti'yle G20'ler arasına giren Türkiye'deki sistemin kabuğunu değiştirmeye veya sistemi restorasyona tabi tutmaya çalışan üç eğilimden bahsetti:
Birincisi: Küresel kapitalist sistem içinde büyüyen Türkiye'nin büyüyen ordusu olmak isteyen ve Kemalizmi ideoloji olarak değil şartlara göre esnetilebilecek "dünya görüşü" olarak algılayan ve ayrıcalığını da korumak isteyen TSK'nın kudretli subayları, Kemalizmi ideoloji temelinde algılayan ve Türkiye'yi ırkçı ulusalcılığa hapsedip küresel şartlar ve standartlara ayak direyen diğer kesimini pasivize etmeye çalışmak eğilimindeydi.
İkincisi: Hem çevrenin iktidardaki sesi olmak hem çevrenin birikmiş potansiyeli ile atıl bürokrasi ve sermaye işleyişini aşarak Türkiye'yi büyütmek isteyen, bunun için de Türkiye'nin anti-demokratik vesayetçi yapısını değiştirmek isteyen AKP. Bu yaklaşım, değişim hedefinde oy aldığı kitleleri mobilize etmekten çok, Türkiye'yi küresel güçlerin ekonomik ve siyasi ilgi odağı haline getirerek arkasına AB, ABD, Rusya hatta Ortadoğu'nun gücünü almaya çalışarak içeride iş kotarmaktaydı.
Üçüncüsü: Türkiye'yi "model ortak", "eşit ortak" veya ulaşım ve enerji çıkarlarının temel iskelesi olarak gören batılı ülkelerin Türkiye'nin istikrar kazanmasını ve rejimin batılılaşıp demokratikleşmesini istemekteydiler. Bu konuda "Ilımlı" ve kontrol altında tutulup yönlendirilebilen bir İslam ise beklentilerin harcı bile olabilirdi.
Türkiye'deki sistemle ilgili son tartışmaları, rejimin restorasyonunu ve şartların normalleştirilmesi çabalarını dab u üç eğilim çerçevesinde değenlendirmek gerekir diyen Türkmen, asıl tartışmanın Türkiye Cumhuriyeti'yle ilgili olarak yeni ulus tanımı üzerinden yapıldığını belirtti. Ve Başbuğun söz konusu konuşmasında "Biz Türk milletini etnik veya dini olarak değil kültürel olarak değerlendiriyoruz" cümlesinin, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Demokratik Açılım konusunda devlet mutabakatı var dediği hususu ifade ettiğini söyledi.
Yani Türklük artık Kemalizmin Orta Asya'daki ırkı kökene uzanan 5 bin yıllık bozkurt totemli veya beyaz ırkı önceleyen 7 bin yıllık Hitit Güneşi totemli bir kurguya dayandırılmayacak tamamen etnik yapı dışında "kültürel" ya da Fransız romantikleri gibi "sözleşme" temelinde izah edilecekti. Aynı şekilde Türklüğü, Oğuz kavmi ile tasavvufi İslam'ı bin yıl önce buluşturarak var eden din temelli tanımlar da terk edilecekti. TSK'ya göre Türk, AKP' kurmaylarına göre Türkiyeli, Kürt ulusalcılarına göre iki uluslu tek ulus devlet tanımları yeni ulus yapının benzer açılımlarıydı. Milli Birlik ve Kardeşlik denilen proje buydu. Bu projenin üzerinde mutabık olunan dayanakları ise ilerlemecilik, batıcıcılık, laiklik ve katılımcılıktı. İslam veya diğer din ve ideolojiler ancak alt kültür olabilirdi.
Ulusçuluğun Avrupa'da oluşum sürecini ve taşıdığı seküler kimliği anlatan Türkmen, biz müslümanların zaafının Kur'ani bir ümmet olma diriliğini yitirmemizle başladığını anlattı. Müslümanların çözülme sürecinde bu modern ulusal toplumsal olgu ile karşılaşıp, gerçek üst kimliğimizi unuttuğumuzu veya kaybettiğimizi anlattı. Bundan sonra birbirimizi Türk, Arnavut, Kürt, Arap diye üst kimlikle tanımlamaya başladığımızı ve aramıza nifak soktuğumuzu belirtti. En büyük nifakın ise İslam ümmetini geri, Türk milletini ise ileri bir aşama olarak görüp, seküler Türk ulus kimliğini, Türk ulus devleti'nin Türkiye Müslümanlarına dayatmasıyla başladığını vurguladı. Ve çözüm olarak yitirdiğimiz Kur'ani bilince ulaştıkça fıtratımızla barışacağımızı ve yaşadığımız bölgelerde ve yakınlarımız çerçevesinde düşüncede ve uygulamada Kur'an'ın sosyal taşıyıcıları ve vahyin tanıkları olacağımızı, bu görevin ise kulluk görevimiz olduğunu belirtti. Namazımızın da orucumuzun da her türlü fahşaya ve cahiliyeye karşı bizi böyle bir sosyal ibadete sevk etmesini ve bu bilinçle donanmamız gerektiğini belirtti. Sunumunu Müddesir Suresi'nin köklü değişimin ilk adımlarını oluşturan ilk beş ayetini okuyup izah ederek bitirdi.
Hamza Türkmen konuyla ilgili sunumundan sonra konuşmasıyla ilgili kendisine iletilen soruları tek tek okuyarak cevaplandırdı.

