Mehmet Hasip Yokuş / STAR Açık Görüş
İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren bir aşamaya geldi. 18 Ağustos'ta İsrail savaş uçaklarının Türkiye sınırına yakın Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'nü vurması, sıradan bir İsrail-Suriye gerilimi olarak geçiştirilemeyecek kadar önemli bir gelişme. Üstelik İsrail yönetiminin saldırıyı Türkiye'nin Suriye'deki muhtemel askeri varlığıyla ilişkilendirmesi, meseleyi artık Ankara açısından da görmezden gelinemeyecek bir noktaya getirdi.
İsrail saldırı sonrasında yaptığı açıklamalarda Suriye'nin Türkiye'ye Halep yakınlarında bir hava üssünde konuşlanma imkânı vermesinin daha önce üzerinde mutabık kalınan 'güvenlik statükosunu' ihlal niteliği taşıdığını savundu.
İsrail'in Suriye'ye yönelik hava saldırılarında bir müddettir sessizlik yaşanıyordu. Suriye topraklarına yönelik kara saldırıları ise ara ara devam ediyordu. Son saldırı, İsrail'in bölgeye yönelik yıkıcı planlarından vazgeçmediğini göstermektedir.
Bu açıdan saldırı, bir hava üssündeki pistin veya hangarların vurulmasından daha öte mesajlar taşımaktadır. İsrail, Suriye'ye ve dolayısıyla Türkiye'ye operasyon çekerek aynı zamanda kendi güvenlik anlayışının sınırlarını dayatmaktadır.
Bu son saldırıların Suriye ile İsrail arasındaki bir gerilim olarak okunması, yaşanan sürecin stratejik boyutunu kavramak açısından yeterli değildir.
İsrail'in Suriye'ye yönelik operasyonları, Gazze'deki katliamları, İran ve Lübnan'a yönelik saldırıları ve bölgedeki diğer müdahaleleri birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza daha kapsamlı bir stratejik yaklaşım çıkmaktadır: İsrail, bölgesel güç dengelerini kendi lehine yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir strateji izlemektedir.
Dolayısıyla bu saldırının Türkiye'ye bakan yüzü şudur: İsrail,Türkiye'nin Suriye üzerinden gönül coğrafyasıyla kurduğu ilişkinin önüne duvar örmek istemektedir.
Türkiye bunu gördü ve hesabını buna göre yapmaya başladı.
Angajmanın bölgesel ve küresel hegemonya boyutu
İsrail'in gerçekleştirdiği bu saldırıların özellikle Suriye devriminden sonra yeniden şekillenmeye başlayan bölgenin siyasi mimarisini rayından çıkarmayı hedeflediğine şüphe yoktur.
Yüzyılı aşkın bir süredir dış müdahalelerle şekillenen bu coğrafyada hemen her kriz, küresel güçlerin stratejik hesaplarıyla ilişkilidir. Hâlihazırda İsrail'in kendi kapasitesinin üstünde birçok cephede yürüttüğü savaş da esasen küresel güçlerin Ortadoğu'yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirme niyetinden bağımsız değildir.
Bugün İsrail'i anlamaya çalışan herkesin yüzleşmesi gereken temel gerçek şudur: İsrail'in bölgesel konumunu yalnızca kendi askeri, siyasi ve ekonomik kapasitesiyle açıklamak mümkün değildir. İsrail, kuruluşundan itibaren Batı'nın siyasi, askeri ve diplomatik desteğiyle varlığını sürdüren bir jeopolitik sopa olarak işlev görmektedir.
Bu kurgusal yapı; askeri koruma, diplomatik dokunulmazlık, ekonomik destek ve medya üzerinden üretilen meşruiyetle sürekli tahkim edilmektedir. Öyle ki, İsrail'den uluslararası hukuka uymasını istemek bile; antisemitizmle suçlanma gerekçesi sayılmaktadır.
Dolayısıyla Batı'nın bölgeye yönelik sömürgeci hedeflerini ve İsrail'in yayılmacı devlet aklını atlayarak bu saldırganlığı İsrail'deki seçimlerle veya Netanyahu'nun macera tutkusuyla ilişkilendirmek büyük bir yanılgıdır. Bu, Netanyahu'nun kişisel hesaplarından çok daha büyük bir hegemonya savaşıdır.
Özellikle Suriye devriminden sonra İsrail, kendi güvenlik mimarisi açısından ciddi bir beka kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Bütün tuşlara bu sebeple basmaktadır.
Türkiye'nin Suriye'den vazgeçme lüksü yok
Suriye'de bu saatten sonra yaşanacak gelişmeleri Türkiye'den ayrı düşünmenin imkânı yoktur. Suriye'deki her gelişme Türkiye'nin güvenliğini, ekonomisini, sınırlarını ve bölgesel konumunu doğrudan ilgilendirmektedir.
Suriye'nin istikrara kavuşması, toprak bütünlüğünün korunması ve devlet kapasitesinin yeniden inşa edilmesi Ankara açısından yalnızca dış politika tercihi değil, stratejik bir zorunluluktur.
Suriye'nin güçlü ve istikrarlı bir devlet haline gelerek yeniden kendi ayakları üzerinde doğrulması ihtimali İsrail tarafından başlı başına stratejik bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Türkiye'nin böyle bir Suriye ile kuracağı ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri üzerinden bölgesel bir işbirliği alanının oluşması, İsrail'in ülkeleri birbirinden kopuk ve sürekli güvenlik krizleri içinde tutmaya dayalı hesaplarını da boşa düşürecektir.
Suriye ve Türkiye'nin sert tepkisine neden olan saldırı, Avrupa ülkeleri tarafından "sessizlikle" karşılanırken, ABD tarafından ise "endişeyle karşılanan gereksiz bir gerilim" olarak nitelendirildi.
İsrail resmi kanalları saldırı öncesi 'Amerika'yı bilgilendirdik' açıklaması yaparak 'Trump'un saldırıdan haberdar edildiği' ifade edildi.
İsrail gerçekten de saldırı öncesinde Washington'u bilgilendirmiş ve buna rağmen saldırı gerçekleşmişse, ABD'nin İsrail karşısındaki tutumunun yeniden sorgulanması gerekmektedir. Zira zaman zaman yansıtılan "Trump, Netanyahu'yu dizginlemeye çalışıyor" veya "araları bozuk" türündeki haberlerin, bu stratejik ilişkinin gerçek mahiyetini gözden kaçırmasına izin verilmemelidir.
Bu durumda; Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma ihtimali ortaya çıktığında ABD'nin hangi noktada duracağı sorusu abes kaçmaktadır. Türkiye'nin NATO üyesi olması bu noktada bir güvenlik garantisi sağlamıyor. Aynı şekilde Körfez ülkelerinin ABD'ye akıttıkları petro-dolarlar da muhtemel bir İsrail saldırganlığı karşısında koruma güvencesi sağlamayacaktır.
Bu noktada bölge ülkeleri açısından asıl mesele, İsrail'in saldırganlığını engelleyecek etkili bir caydırıcılık mekanizmasının nasıl kurulacağıdır.
Sadece Türkiye değil, tüm bölge ülkelerinin; bölgesel kaosu İsrail'in güvenliğinin temel referansı haline getiren bu fasid denklemden kurtulmak için etkin bir işbirliği zeminini inşa etmeleri gerekmektedir.
Türkiye'nin yeni bölgesel stratejisi: İsrail'e karşı caydırıcılık
Türkiye ve Suriye makamları bu saldırının Suriye'nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarının ihlali olduğu gerekçesiyle BM ve diğer uluslararası kuruluşlar nezdinde "şikayette" bulundu.
İsrail'i uluslararası kurumlara şikâyet etmenin pek bir anlamının olmadığını aslında Türkiye ve Suriye makamları da çok iyi biliyor.
UCM hâkim ve savcılarının Netanyahu başta olmak İsrail'in Gazze'de savaş suçu işleyen yetkilileri hakkında çıkardığı kararların Batılı ülkeler nezdinde bir karşılığı olmadığı gibi, bu hâkim ve savcılara ABD tarafından türlü yaptırımlar uygulandı.
Türkiye, bugüne kadar attığı adımlarda dengeli ve kararlı bir çizgi izledi. Diplomasi elbette kullanılmalıdır. Uluslararası hukuk mekanizmaları zorlanmalıdır. Suriye'nin egemenliğinin korunması için uluslararası destek aranmalıdır. Ancak tüm bunlara ilave olarak Türkiye, kendi caydırıcılığını, bölgesel ittifaklarını ve savunma kapasitesini de devreye almaya başlamıştır.
Suriye halkının uğruna büyük bedeller ödeyerek gerçekleştirdiği devrimin İsrail tarafından çalınmasına, yeniden inşa etmeye çalıştıkları devletlerinin İsrail tarafından parçalanmasına ve sulh ve esenlik içerisinde bir arada yaşama zeminlerinin İsrail tarafından tahrip edilmesine hiçbir şekilde müsamaha gösterilemez.
Esasında Türkiye'nin İsrail'le karşı karşıya geldiği tek yer Suriye sahası da değil. Türkiye İsrail ile birçok sahada zaten karşı karşıya gelmektedir. Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'de, Libya'da, Somali'de, Sudan'da, Doğu Akdeniz'de, Ege'de adı konmamış sessiz bir mücadele uzunca bir süredir devam etmektedir. Ayrıca bu mücadele; finans, güvenlik, siber mücadele, iletişim, medya ve teknoloji alanında da sirayet etmiş vaziyettedir.
İsrail'in mevcut işgalci ve yayılmacı devlet aklı varlığını sürdürdüğü müddetçe bu coğrafyada kalıcı bir barışın kurulması mümkün görünmemektedir.
Bütün bunlardan da önemlisi Suriye, Türkiye'nin kendi medeniyet havzasıyla kurduğu sosyal ve siyasal ilişkinin giriş kapısı niteliğindedir.
Türkiye, on yılı aşkın süre göze aldığı bütün maddi ve manevi bedelleri, zaman zaman Rusya ile savaşın eşiğine gelme pahasına sürdürdüğü politikasını ve sayıları 4 milyonu aşan mülteciyi kabul etme sorumluluğunu İsrail'e danışarak üstlenmediği gibi, 900 kilometrelik sınırı bulunan dost ve kardeş bir ülkeyle kuracağı ekonomik, siyasi ve askeri ittifaklar için de İsrail'den icazet alacak değildir.
İsrail istemiyor diye Türkiye'nin bölgeden vazgeçme lüksü yoktur. Türkiye'nin bu yönde göstereceği bir zaaf, karşılaşmaktan sakındığı muhtemel belaların çok daha fazlasıyla karşı karşıya gelme riski barındırmaktadır.

