İngiliz askerî tarihçi ve gazeteci Max Hastings, Bloomberg’de yayımlanan değerlendirmesinde, Körfez ülkelerinin askerî harcamaları ile sahadaki operasyonel kapasiteleri arasındaki uçurumun giderek belirginleştiğini savundu. Hastings, özellikle Suudi Arabistan’ın onlarca yıldır gelişmiş Batı silah sistemlerine yaptığı yatırımlara rağmen saldırıları önlemekte ve askerî üstünlüğünü belirleyici sonuçlara dönüştürmekte zorlandığını belirtti.
Hastings, tarihsel deneyimlerinden, eski bir İngiliz savunma ihracatı yetkilisiyle ve bir İngiliz subayıyla yaptığı görüşmelerden ve ABD kuvvetlerinin bölgedeki konuşlanmasına ilişkin bilgilerden hareketle, Batı Asya’da devam eden savaşın askerî ve stratejik sonuçlarını ele aldı.
Yazara göre Suudi Arabistan’ın yaşadığı temel sorun silah eksikliği değil, gelişmiş silah sistemlerini etkili askerî operasyonlara dönüştürememesi. Ülkenin havaalanlarını etkileyen, yabancı personelin güvenliğini tehlikeye atan ve yatırımcılar, ziyaretçiler ile hacılar arasında endişelere yol açan saldırıları önleyememesi, bu zafiyeti görünür hâle getirdi.
Hastings: Körfez ülkelerinin yabancı askerî uzmanlığa bağımlılığı sürüyor
Hastings, yaklaşık 20 yıl önce İngiltere’nin silah ihracatından sorumlu üst düzey bir yetkilisiyle yaptığı görüşmeyi hatırlattı. Körfez ülkelerine ABD ve İngiltere yapımı silahların yoğun biçimde satılmasının risklerini gündeme getirdiğinde, yetkilinin bu ihracatın İngiltere için önemli bir döviz kaynağı olduğunu kabul ettiğini, ancak satın alınan ekipmanların önemli bölümünün sonunda çöllerde kullanılmadan kalacağını öngördüğünü aktardı.
Hastings, Körfez ülkelerindeki askerî yetersizliklerin bir bölümünü, yönetici ailelerin askerî etkinliğin yanı sıra rejimin güvenliğine öncelik vermesine bağladı. Bazı Körfez ülkelerinde askerî gücün, herhangi bir kurumun veya komutanın siyasi rakibe dönüşecek ölçüde güç kazanmasını önlemek amacıyla yönetici ailelerin üyeleri arasında dağıtıldığını belirtti.
Suudi Arabistan’da da silahlı kuvvetlerin farklı kolları üzerindeki yetkinin tarihsel olarak kraliyet ailesinin üyeleri arasında paylaştırıldığını kaydeden Hastings, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın daha sonra komuta yapısını merkezîleştirmeye ve ordunun profesyonelleşmesini sağlamaya yöneldiğini ifade etti. Ancak yazara göre bu adımlar, sistemin temel sorunlarını tamamen ortadan kaldırmadı.
Değerlendirmede, gelişmiş silah sistemlerinin kullanımı, bakımı ve destek hizmetleri konusunda yabancı personele duyulan bağımlılık da öne çıkarıldı. Hastings, BAE Systems personelinin Suudi Arabistan’daki varlığına ve Körfez ülkelerinin gelişmiş savaş uçaklarının işletilmesinde yabancı uzmanlığa duyduğu ihtiyaca dikkat çekti.
Bununla birlikte Hastings, Körfez ülkelerindeki askerî personelin tamamını yetersiz olarak değerlendirmedi. Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden iki subayın İngiltere’deki Kraliyet Askerî Akademisi Sandhurst’te prestijli ödüller kazanmasını, bölgedeki askerî yetkinliğin göstergeleri arasında saydı.
ABD donanması üzerindeki askerî baskı artıyor
Hastings, İran’a yönelik bir deniz ablukasının sürdürülmesi için gereken askerî kaynakları da değerlendirdi. Yazara göre böyle bir operasyon en az 10 savaş gemisi, iki uçak gemisi görev grubu ve beş ilave savaş uçağı filosu gerektirebilir.
ABD Donanmasının üslerinden uzakta operasyon yürütürken giderek artan güçlüklerle karşılaştığına ilişkin değerlendirmelere yer veren Hastings, personel ve ekipman üzerindeki yükün ağırlaştığını savundu. Hastings’in aktardığına göre bir ABD subayı, donanmanın mevcut yıpranma düzeyinden toparlanmasının 10 yılı bulabileceğini öngördü.
Hastings, bu baskıyı Washington ile Pekin arasındaki daha geniş stratejik rekabet bağlamında ele aldı. ABD deniz gücünün önemli bir bölümünün Batı Asya’da meşgul olmasının, Çin’in başka alanlarda nasıl hareket edebileceği sorusunu gündeme getirdiğini belirtti.
Yazara göre bölgede sürdürülen askerî operasyonlar, Washington’un başka cephelerde ihtiyaç duyabileceği kaynakları tüketerek ABD ordusunun genel hazırlık düzeyini olumsuz etkileyebilir.
Hastings, ekonomist Charles Kindleberger’in The World in Depression, 1929–1939 adlı eserine de atıfta bulundu. İngiltere’nin zayıflaması ve ABD’nin o dönemde baskın küresel güç rolünü üstlenememesinin, yayılmacı güçlerin değerlendirdiği bir güç boşluğu yarattığını savundu.
Hastings’in tanıdığı bir İngiliz general de günümüz uluslararası sisteminde benzerlikler bulunduğunu düşünüyor. Buna göre Washington, Çin’e ve Batı Yarımküre’ye daha fazla odaklanırken uzak bölgelerde istikrarı korumanın maliyetlerini üstlenme konusunda giderek daha isteksiz davranıyor.
Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine duyduğu güven sorgulanıyor
Hastings’e göre son gelişmeler, Körfez yönetimlerinin Washington’un kriz anlarında belirleyici askerî koruma sağlayabileceğine ilişkin güvenini zayıflattı.
ABD kuvvetlerinin İran’dan ve Yemen Silahlı Kuvvetleri’nden (YAF) gelen saldırılar karşısında elde ettiği sonuçların sınırlı kaldığını savunan yazar, bölge ülkelerinin olası bir kriz durumunda ABD müdahalesine ilişkin beklentilerini düşürmek zorunda kaldığını belirtti.
Hastings, bu durumu ABD’nin Körfez ülkelerine yönelik güvenlik taahhütlerinin inandırıcılığı açısından bir sorun olarak değerlendirdi.
Bloomberg’in haberlerine göre Suudi Arabistan’a yönelik misilleme saldırıları devam ederken ülke, önemli altyapı tesislerini ve petrol tesislerini etkileyen tekrarlanan füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kaldı.
Hastings, bu saldırıların Suudi Arabistan’ın hava üstünlüğünü ve gelişmiş savaş uçaklarını kesin bir askerî sonuca dönüştürme kapasitesindeki sınırlılıkları da ortaya çıkardığını ileri sürdü.
Yemen Silahlı Kuvvetlerinin askerî kapasitesi genişliyor
Hastings, Suudi Arabistan’ın yaşadığı sorunların bir bölümünü Yemen Silahlı Kuvvetlerinin gelişen askerî kapasitesine bağladı.
Yazara göre 2022’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile sağlanan ateşkes, Yemen Silahlı Kuvvetlerine yeniden silahlanmak, füze ve insansız hava aracı teknolojilerindeki gelişmeleri bünyesine katmak ve operasyonel planlama kapasitesini artırmak için zaman kazandırdı. Hastings, grubun medya alanındaki yeteneklerini de geliştirdiğini savundu.
Yemen Silahlı Kuvvetlerinin on binlerce savaşçıya sahip olduğunu tahmin eden Hastings, bu güçlerin modern askerî ekipmanları kullanma ve operasyonlarını hem ülke içindeki hem de uluslararası kamuoyuna duyurma konusunda giderek daha fazla özgüven kazandığını belirtti.
Yazara göre konvansiyonel savaş uçağı filosuna sahip olmaması, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin saldırılarını sürdürmesine engel olmadı. Buna karşılık Suudi Arabistan’ın gelişmiş hava kuvvetleri, askerî açıdan belirleyici bir sonuç elde edemedi.
Suudi Arabistan’ın geniş çaplı kara harekâtı seçenekleri sınırlı
Hastings, Riyad yönetiminin Yemen Silahlı Kuvvetlerine karşı geniş çaplı bir kara harekâtı başlatma kapasitesini de sorguladı.
Yazara göre Suudi Arabistan, böyle bir harekâtta Türk veya Pakistan kuvvetlerinin kendisine katılacağına güvenle bel bağlayamaz. Riyad ile Abu Dabi arasındaki gerilimlerin de bölgedeki stratejik tabloyu daha karmaşık hâle getirdiğini savundu.
Suudi Arabistan’ın Çin’den, İran üzerindeki nüfuzunu kullanarak Tahran’ı ve Yemen Silahlı Kuvvetlerini sınırlamasını istemesinin de değerlendirmeye göre sınırlı sonuç verdiği belirtildi.
Hastings, Körfez ülkelerinin karşı karşıya oldukları tehditleri azaltmak için yalnızca askerî yöntemlere dayanmak yerine, mali kaynaklarını daha fazla kullanmak zorunda kalabileceklerini öne sürdü.
İran’a yönelik tekrarlanan saldırıların stratejik sonucu tartışılıyor
Hastings, İran’a belirli aralıklarla düzenlenen saldırıların Körfez’in güvenliğini sağlamaya yönelik tutarlı bir strateji oluşturmadığını savundu.
Yazara göre Tahran ve müttefikleri, savaş ve yaptırımların İran ekonomisi ile askerî kapasitesine verdiği zarara rağmen, yoğun ABD ve işgal rejimi saldırılarına dayanabilmiş olmalarından güç ve özgüven kazandı.
Hastings, bu durumu İran’ın askerî açıdan her alanda üstünlük sağladığının kanıtı olarak değil, psikolojik ve stratejik dengede meydana gelen bir değişim olarak değerlendirdi.
Yazara göre sonuçlar savaş alanıyla sınırlı kalmıyor; Suudi Arabistan önemli ekonomik ve stratejik maliyetlerle karşı karşıya bulunuyor. Hastings, petrol sektöründeki faaliyetlerin keskin biçimde gerilemesinin büyüme üzerinde baskı oluşturması nedeniyle ülke ekonomisinin 2026’da daralmasını beklediğini ifade etti.
Altyapıya yönelik saldırıların yanı sıra havacılık ve turizm faaliyetlerindeki aksamaların da Riyad’ın ülkeyi bölgesel bir iş, seyahat ve yatırım merkezi hâline getirme hedefini olumsuz etkilediğini savundu.
Hastings’e göre yaşanan gelişmeler, ABD’nin Suudi Arabistan’ın başlıca güvenlik ortağı olarak konumunu da tehdit ediyor.

