M. Fatih HANPOLAT'ın sunumunun tam metni:
Şanı yüce Kelamda ümmet kavramı, çeşitli ayetlerde defaatle ifade bulmuştur. Zikredilen ayetlerde, ümmet kavramının değişik manalarda kullanıldığını görmek mümkündür. Bir meal taraması yapıldığında sadece şu farkla karşılaşabiliyoruz: Bazı meallerde ümmet (veya çoğulu "ümem") kavramı, Allah (cc) tarafından hangi manada kullanılmışsa meali hazırlayan zat sözcüğün o anlamını kullanmıştır. Örneğin ayette ümmet sözcüğü, toplum veya millet anlamında kullanılmışsa, mealde ümmet yerine taşıdığı anlamlar tercih edilmiştir. Biz şimdi Kur'an'ı Kerim'de farklı manalarda kullanılan ümmet ayetlerinden birkaçını sıralayalım.
Bakara- 213: İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.
En'am- 38: Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.
En'am 42: Şüphesiz ki senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Bize yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp cezalandırdık.
Araf – 38: Allah onlara: "Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!" der. Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: "Rabbimiz ! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver". Allah der ki: "Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz".
Yunus– 19: İnsanlar, aslında bir tek ümmet idiler, sonra ihtilafa düşüp ayrı ayrı oldular. Eğer Rabbinden bir karar çıkmamış olsa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu.
Hacc – 67 : Biz her ümmet için bir şeriat tayin ettik ki, onlar onunla amel ederler. Bunun için (ey Muhammed!) bu konuda seninle hiçbir zaman çekişmesinler. (İnsanları) Rabbine (ibadet etmeye) çağır. Şüphesiz sen gerçekten hidayete götüren doğru bir yol üzerindesin.
Câsiye– 28: O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır, onlara: "Bugün yaptığınız amellerin cezası verilecektir.
Nahl – 120: Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.
Ayetlerde de görülebileceği gibi yüce Kelamda ümmet; bazen millet, bazen topluluk, bazen tüm insanlık, bazen de Allah'a inananlar veya inanmayanlar şeklinde ifade bulmaktadır. Bu tüm anlamları içerisinde, Müslümanlar tarafından en çok kullanılan anlamıyla ümmet, Müslümanlardan oluşan bir topluluktur.
Kelime yapısına bakıldığı zaman da "ümm" yani anne kelimesinden geldiği görülmektedir. "Ümm" herhangi bir şeyin meydana gelmesine, başlangıcına temel olan kökene verilen isim anlamına gelmektedir. Kelime anlamıyla ana, temel, asıl anlamlarını içermektedir.
Ali Şeriati ise "Ümmet ve İmamet" adlı kitabında, ümmet kelimesinin imam(et) kelimesiyle aynı kökten geldiğini söyleyerek, imametsiz bir ümmetin hedefini şaşırmış bir topluluktan farksız olduğunu söylemektedir. Ona göre ümmet kelimesini benzer (kabile, kavim, soy, millet, sınıf, ırk, halk) kelimelerden ayıran en büyük özellik, bu kelimenin bir hedef ve bu hedefe ulaşmak için hareket içermesidir. Diğer kelimelerde hedefle beraber bir durağanlık söz konusudur. Ancak ümmet, mutlak bir hareketi temsil etmek zorundadır. Bu anlamlarıyla "ümm" kelimesinin de aslında imam, dolayısıyla da seçim, hareket, ileri ve amaç kavramlarının tümünü içerdiğini söylemektedir.
Yeni dünya düzeninde yeni argümanlar geliştiren Müslümanlar; ümmetçilik, İslamcılık gibi ne olduğu tam olarak anlaşılamayan kavramlar İslam literatürüne eklediler. İlk bakışta çok da rahatsız etmeyen bu kavramlar, biraz ayrıntılı düşünüldüğünde Allah'ın ifadesini aşan, dünyevi karşılıklar bulduğunu görmek mümkün olacaktır. Ümmet ve İslam, tanımı Allah tarafından ortaya konulan kavramlarken, ümmetçilik, İslamcılık gibi kavramlar tanımları insana ait dünyevi kavramlardır. İslam gibi ilahi bir din, bu şekilde dünyevi sözcüklerle ifade edilince ümmetçilik ve İslamcılık amaç haline gelmektedir. Oysa müminlerin tek amacı vardır, Allah'ın rızasını kazanmak.
Ümmet kelimesinin Müslümanların önemli bir kısmının zihninde sadece Müslümanların bir arada bulunduğu bir topluluk anlamında algılandığını söylemiştik. Ancak bu tanım devletleşme sürecini tamamlamış yerlerde yaşayan gayr-ı Müslimlerin ümmete dâhil olup olmadıkları hususunu açıklığa kavuşturan bir kuşatıcılıktan uzaktır. Bu konuda vardığımız sonuç şudur:
Kendilerini İslami olarak niteleyen devletler içerisinde bulunan tüm anasır ümmete dâhildir. İnsani olarak veya vatandaş olarak sahip oldukları tüm haklar, yönetim tarafından korunmak zorundadır. Aksi takdirde İslam'ın adalet mizanı bozulmuş olacaktır. Bu devletlerin dış ilişkileri incelendiğinde ise maslahat gereği yapılan bazı antlaşmaların yanında, ümmet; halkı İslam olan tüm toprakları kuşatmak zorundadır. Bu anlamıyla bakıldığında ümmet gerçeği sınırları, coğrafyayı, ırkı, milli egemenliği, vatanı vb. ortadan kaldıran siyasi, askeri, ekonomik bir birlikteliğin adıdır.
Teori olarak bakıldığında, tüm mü'minleri tek çatı altında toplayan harikulade bir yapılanma olan ümmet, ne yazık ki İslam tarihi boyunca çeşitli hastalıklardan dolayı uygulama alanı bulamamıştır. Hz. Muhammed'in (sav) İslam devrimini gerçekleştirdiği 7.yüzyılda hızla ilerleyen İslam dini, vahyin canlılığı ve yüce peygamberin canlı tanıklığıyla tüm oyunlara ve zulümlere rağmen ümmetin kıyamını tüm asırlara haykıracaktır. Aslında kavmiyetçiliğin en cahilce uygulandığı bu zamanda ismiyle müsemma Ebu Cehil, peygamberin kendi kabilesinden değil de Haşimi ailesinden gelmesini sindiremeyecek ve sırf bundan dolayı İslam'ın tarihi düşmanı haline gelecektir. Aslında, günümüzde ümmetin bir araya gelememesinin en büyük engeli olarak gördüğümüz milliyetçilik fikrinin nüveleri, o tarihlerde kavmiyetçilik olarak hayat sürmekteydi. Ancak mevcut bütün tabuları yerle bir eden İslam devriminin eşsiz uygulayıcısı Hz. Muhammed (sav) veda hutbesinde "Arap'ın Acem'e, Acem'in de Arap'a bir üstünlüğü yoktur." diyerek, ümmetin oluşturulabilme anahtarını tarihe not düşmüştür.
Hulafa-i Raşidin döneminde, Hz. Muhammed'in kuşatıcılığının kaybedilmesinden sonra Müslümanlar arasında eski hastalıklar tekrar nüksetmeye başladı. Hz. Ebubekir'in halifeliği Hz. Ali'nin olgun tavrı neticesinde sorunsuz başladı diyebiliriz. Ancak bu tarihten itibaren muhalif bir kesim her zaman var oldu. Hz. Ömer döneminde devlet teşkilatı şekillenirken Emevi ailesinin hilafete ortak olma çabaları her geçen gün artarak devam ediyor ve pervasızlaşıyordu. Tabi diğer taraftan Hz. Ali şiasının itirazları devam ediyordu. Emevi ailesinden olan Hz. Osman döneminde ise Emeviler emellerine ulaşacaklar ve deyim yerindeyse Hilafet makamı adı geçen ailenin yayılma alanı haline gelecektir. Hz. Ali halife olduğu zaman muhalefet okları o kadar artacaktır ki, bu tabloya tahammül neredeyse imkânsızdır. Bir yanda Hz. Aişe ile yapılan savaş, öbür yanda Muaviye'nin Yezidi muhalefeti ve neticesinde İmam Ali'nin şehadeti… Birinci halife dışında diğer halifelerin öldürülerek yönetim zaafının oluşturulması, aslında ümmetin variyet sorunu yaşamaya başladığının ispatıdır. Sonuç olarak ne yazık ki İslam ümmeti, Hz. Peygamber dönemindeki muhabbeti bir daha bulamayacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu dönemi, bu günkü ulus-devlet anlayışıyla kıyaslanamayacak bir yerde olsa dahi, genel hatları itibariyle döneme devletin bekasını ön plânda tutan bir ümmet algısı hâkimdir. Osmanlı hanedanının bazı merkezileştirme çabaları dışında, genel hatları itibariyle anasır, kimlik problemi yaşamamışlardır.
Osmanlının son demlerine gelindiğinde ise dış politika dehası Abdulhamid, Cemalettin Afgani'nin dillendirdiği İttihad-ı İslam projesinin uygulama alanını test etmeye başladı. Abdulhamid, modernizmin tüm aygıtlarına sahip olmaya başlayan ve dolayısıyla güçlenip, taraftar toplayan batıya karşı, Osmanlıyı korumak maksadıyla tüm Müslümanları bir araya getirecek bu projeyi son çare olarak hayata geçirir. Gayr-ı müslimlerin zulmü altında inleyen tüm Müslümanlar bu çağrıya büyük ilgiyle karşılık verdiler. Batıya karşı güçleri birleştirme projesi olan İttihad-ı İslam'a Hindulardan (M.İslamoğlu/ İslam Hareketi Birliği) dahi destek gelecektir. Ancak birliğe, Afgani'nin samimiyetiyle yaklaşmayan Abdulhamid, bu ittihadı âlemlerin Sultanı için değil kendi sultanlığının(?) bekası, Osmanlı hanedanının devamı için istediğinden, Afgani tarafından sert şekilde eleştirilecektir. En nihayetinde, İttihat Terakki kadrolarının Türkçü devlet yapılanmasının galip gelmesiyle, evhamıyla nam salan Abdulhamid'in kurtlarla dansı da sona ermiş oldu.
Afgani'nin İttihad-ı İslam düşüncesi, dünya üzerinde yaşayan bütün Müslümanların, Allah rızası için bir araya gelerek güçlerini birleştirip küfre karşı İslam devrimini gerçekleştirmekti. Bu şiarını gerçekleştirebilmek için ömrünün tamamını İslam topraklarını seyahate adayan Afgani, mücadelesinde kesinlikle hiçbir etnik kimliğe vurgu yapılmasını kabul etmemektedir. Bu minvalde Osmanlı hilafeti çatısı altında bütün Müslümanların toplanması için çağrılar yapmışsa da, sonradan Abdulhamid'in asıl niyetini anlayınca bundan vazgeçmiştir. Kendisine ırkı sorulduğu zaman, hangi ırka mensup olduğunun hiçbir önemi olmadığını söyleyerek, ısrarcı bu merakı nifak yolunda azıksız bırakmıştır.
Abdulhamid'in 1909 yılında tahttan indirilmesinden sonra yönetimi ele geçirip, kurulacak yeni devleti şekillen ittihatçılar, ümmet fikrine tamamen cephe almayacaklardır. Çünkü bu fikir tebaanın bir arada tutulabilmesi için kaçınılmaz imkânlar sunmaktadır. En nihayetinde yönetim bu Türkçü kadroların elinde olsa da, halkın önemli bir kısmı hala hilafeti tek kurtuluş reçetesi olarak görmektedir. Bu realitenin farkında olan ittihatçılar, halkın halen canlılığını muhafaza ettiği İslami hassasiyetini, ideolojik maslahatları icabı kabullenip politikalarının bir aracı haline getireceklerdir. Camilerden ulusal mücadeleye destek verenlerin cennete gideceği haykırılmakta, "ümmetçi" M.Âkifler Mısır'a gidip halkı bilinçlendirmeye çalışmakta, ittihatçı kadronun İslam karşıtı olmadığı her fırsatta dile getirilerek, Müslüman halkın desteği sağlanmaktadır. ( Meselenin böyle olmadığını anlayan M.Âkif gibiler daha sonradan -taleplerinden vazgeçmeseler de-, adres olarak İttihatçıları göstermeyeceklerdir.) Hatta kurulan Birinci Meclisin açılış töreninde Kur'an'ı Kerim okutulmasıyla, hilafet taraftarlarının muhalefeti zekice bir yöntemle bertaraf edilmiştir.
Modernizmin neredeyse her alana hükmettiği günümüzde, birçok kavram tarihsel bakiyesini ters yüz edip yaşama alanı aramaktadır. "modern" çağın Türkiye'sinde de bazı argümanlar değişmiş olsa dahi, aynı yönetim anlayışının hâkim olduğunu görmek güç olmasa gerek. Laikliğe, demokrasiye, hukuk devletine yeni tanımlar bulunması gereken, özel (?) durumlara sahip Türkiye toprakları, aynı iddialarla ümmet için de yeni tanımlar üretmektedir. Laik bir ülkede devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığının bulunması ancak Türk laikliği olarak tanımlanabilir. Tek bayrak, tek millet, tek vatan, Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur, vb. ifadelerle Türkçeye dizilen methiyeler de ancak Türk ümmetçiliği olarak tanımlanabilir. Adına neo-ümmetçilik dediğimiz şey işte budur. Ümmet kelimesinin her hangi bir ırk ismiyle birlikte anılması bu kelimenin samimiyetine vurulan en büyük darbedir. Neo-ümmetçilik dediğimiz bu garabet, yüce Kur'an'ın ve Hz. Muhammed (sav)'in hayatı buyunca her fırsatta tehlike diye uyardıkları ulusçuluk veya kavmiyetçilik belasının ümmetle harmanı değil midir? Özellikle ülke sınırları içerisinde ümmet denildiği zaman artık bayrak, vatan, milliyet vb. ifadeler ne anlam ifade ediyor acaba. Ne yazık ki hâlâ bir kısım Müslümanlar tarafından Türklüğün İslam'ı temsil ettiği, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan bütün anasırın Türk üst kimliğiyle anılması gerektiği, bu fikirlere karşı tez oluşturan herkesin ayrılıkçı( ne demekse), ümmet karşıtı olduğu haykırılmaktadır. Bu en masumane tabirle Allah'ın adıyla insanları kandırmadır. (Fatır suresi 5.ayet) Bu konuda kendi etnik kimliğimize veya dilimize -ve tabi ki başkalarınınkine- vermemiz gereken değerin ne olması gerektiği ile ilgili Hucurât suresinin 13.ayeti yeterince açıktır.
"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır."
Allah(cc) kelamında insanların hangi sebeple farklı yaratıldığını çok açık bir şekilde ortaya koymuşken, yeni sebepler arayanların iyi niyetli olduklarını düşünemeyiz. Hz. Peygamber "Kendisi için istediğini başkası için istemeyen bizden değildir." diyerek bu meseleye başka bir boyut kazandırmıştır. Dolayısıyla kendini mü'min olarak tanımlayan veya gören her Türk; kendisi için istediğini Kürtler, Zazalar, Araplar, Çerkezler… için de istemiyorsa, oturup bu ayetle hadisi tekrar okumalıdır. Aynı şey diğer etnik gruplar için de geçerlidir. Şimdi bu yeni ümmet tarifini Türkler ve Kürtler özelinde biraz daha açmaya çalışalım.
Kürtler de aynı Türkler gibi, halkının önemli çoğunluğu İslam'ı yaşamaya çalışan bir etnik gruptur. Allah tarafından kendilerine verilmiş bir anadile ve Allah'ın izniyle şekillenen bir kültüre sahiptirler. Bu anlamda hiç kimse kimseyi niye bu ırka mensup olarak doğdun diye sorgulayamayacağı gibi, hiç kimse de şu ya da bu ırka mensup olduğu için böbürlenemez. Çünkü bu tercih insanın elinde olmayan bir tercihtir. Bu konuda Yaradan bize sonuçtan itibaren irade hakkı tanımıştır. Bu irade de ancak bu tercihi bir anlaşma, sanat, edebiyat aracı olarak kullanma eğilimidir. Bu minvalde bakıldığında kibirlenmeden, başkalarının alanını sınırlamadan dilin inkişafını sağlamak ancak bir sorumluluk olarak adlandırılabilir. Aynı şekilde bu hakkı engellemeye çalışmak da ancak zulüm olur. Konuyla ilgili olarak acizane tespit ettiğim iki büyük tehlikeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
1. Türklerin bir kısmının kendi ırklarını, -belki de Allah'ın lütfuyla gerçekleşen Osmanlı hâkimiyetinin kendi ırklarına bahşedilmiş bir hediye olarak görmelerinden- dillendirilmese de üstün ırk olarak görmeleri. Bu büyük hastalık bazı kardeşlerimizin tüm vücuduna yayılmış, bazıların da ise belirti halinde izlemektedir. Kendi ırkını mutlak hâkim, kadim ırk olarak görünce diğer ırklar da mecburen(!) ikincil unsur haline geldi. Türkçenin, dünyanın dört bir tarafında konuşulmasıyla övünen Müslümanlar, kendi evlerinde bile bir dönem Kürtçe konuşmaya korkan ümmet kardeşlerinin sorunlarına neden âmâ kesildiler. Kürtler en ufak bir talepte bulundukları zaman "ümmetçilik" bir duvar olarak önlerine çıkarıldı. Türkler dilini, tarihini, kültürünü geliştirirken ayetler dayanak gösteriliyor, Kürtler "dilimizi -ama her alanda- konuşmak istiyoruz." dediklerinde "Aman Müslümanlar ümmet var." deniyor. Milliyetçilikle dağlanan gözler zamanla kalp gözlerini de dağladı ve Kürtlerin neredeyse tamamı düşman ilan edildi, hor görüldü. Yaşanan her kötü olayın müsebbibi olarak gösterildi Kürtler.
*Burada saygıdeğer Atasoy Müftüoğlu'nun çizdiği ümmet perspektifine hiçbir itirazımızın olmadığını vurgulamadan geçmek istemem. Müftüoğlu ümmetin tanımını ortaya koyarken hiç kimsenin itiraz edemeyeceği evrensel bir perspektif çizmektedir. Ona göre ümmet söz konusuyken bayrak, vatan, ulus vb. ifadelerin yüceltildiği toplumlarda ötekileştirme linçle eşdeğer bir konuma gelmektedir. Müftüoğlu ümmetin var olması için insanların birbirini sevmesinin şart olduğunu ifade eder. Ona göre sevmek, başkalarının varlığını kabul etmek, başkalarına hizmet vermekle mümkündür.
2. Müslüman Kürtlerin bu teze antitez oluştururken, aynı tuzağa meyletmeleri ikinci büyük tehlikedir. Bir Müslüman başka ırklara düşmanlık ederek kendi haklarını savunamaz. Eleştirilen hatalar, Kürtler tarafından da tekrarlanırsa ulusçuluk zeminine kayılır ki, Allah tüm Müslümanları bu hastalıktan korusun. Biz sadece Allah tarafından bize herkes kadar bahşedilen haklardan almak istiyoruz.
Anasır-ı İslamiyye olmadan İttihad-ı İslam Olmaz: İttihad-ı İslam(İslam birliği) yani bir anlamda ümmet, ancak içerisindeki tüm İslami unsurların(millet) topyekün mücadelesiyle sağlanabilir. Anasırı İslamiyye dediğimiz şey ümmeti oluşturacak olan unsurlardır. Ulus-devlet projesinin karşısında uygulanabilecek en güçlü reçete bu olarak görünmektedir. Dolayısıyla halkı Müslüman her devlet, kendi içerisindeki unsurların hiç birisine vurgu yapmadan, sadece İslam vurgusuyla birlikteliğin vermiş olduğu gücü sağlayabilir. Diğer türlü kendilerine "ümmetçi" diyen bir kısım Müslümanlar İslam yerine neye hizmet ettiklerini bir kez daha düşünmeliler. Evet, amaç İslam'ın dünyaya hâkim olmasını sağlamaksa, bu önce anasır-ı İslamiyyenin mutabakatından geçer. Herkese eşit haklar… Bunun sağlanmadığı bir ortamda çıkıp ümmetten bahsetmek ya saflık, ya da hinliktir.
Bugün ulus-devlet realitesini görmek, bu devlet modelinin benimsendiği manasına asla gelmez. İslam coğrafyasına bakıldığında Türkiye, Suriye, Mısır ve hatta içinde İslam sözü geçen İran bile ulus-devlet örnekliği teşkil etmektedir. İslam'ın tarihsel kodlarına yapılabilecek en büyük saldırı, ulus-devlet modelini Müslümanlar arasında muteber bir modelmiş gibi tartışmaya açmaktır. Evet, ulus-devlet bir realitedir, bunu kimse görmezden gelemez. Ancak milliyetçiliğin palazlanmasıyla canlı tutulacak bir devlet İslami olamaz. Bugün ümmeti bir arada tutabilecek bir devlet modelinin hayata geçirilemiyor olması, dolayısıyla mevcut devletlerin ulus-devlet görüntüsü çizmeleri konjonktürel bir maceraya kaydırabilir Müslümanları. Hatta bu yapılanma kuşatma altındaki tüm kültürel hakların, birey olma hakkının, ikincil kimlik paranoyasından kurtulmanın yegâne çaresi de olabilir. Ancak her mü'min zihni arka plânını ümmet fikriyle şekillendirmeden, kardeşlik zemininde buluşmak güzel bir hayalden öteye gidemeyecektir. Yoksa ulusçuluk fikri Müslümanların kanında bir zehir gibi dolaşmaya devam edecektir. Allah (cc) kullarından sadece kulluk etmelerini ister. Kur'an'da bize öğretilen(evveli gizlenen) yaradılış felsefesi insanlığın Âdem ile Havva'dan geldiğini söylemektedir. Böyle düşünüldüğünde Müslümanlar arasında Kürt, Türk, Arap, Fars.. ayrımı yapmak ne kadar gerçekçidir. Evet, "Mü'minler ancak kardeştirler." Ama gelinen süreçte, tarihi ister monarşik zulme başkaldırı olan Fransız İhtilâli'ne bağlansın, isteri daha eskilere götürülsün ortada gün gibi bir gerçek durmaktadır. Bu gerçekliği görmezden gelmek siyaseten basiretsizliğe götürür. Dünya üzerindeki devletlerin neredeyse tamamı ulus-devlet yapısına sahipken, bir projeye sahip olmadan bu gücün karşısında durmaya çalışmak bir ütopyadan öteye gitmeyecektir. Dış siyaset İslam dışı argümanlarla o kadar kuşatılmış ki, ülke sınırları dışında ümmet modelini gerçekleştirmek imkânsız hale geliyor. Müslüman İran Müslüman Kürtlerin hak taleplerine kulak tıkamakta, aynı İran'la Sünni Müslümanlar mezhep çatışması içinde, Türkler Kürtlerle toplumsal barışlarını daha tam sağlayamadılar. Arap dünyası tarihsel misyonunun gereklerini yerine getirmekten çok uzak. Halkları Müslüman olan tüm ülkeler dönem dönem savaşın eşiğine geliyorlar. Böyle bir tablo ortadayken birbirimizi Allah'ın adıyla kandırmayalım. Ümmet, bugün hepimizin hayalini kurduğu bir yapıdır. Ancak devletler üzerlerine düşen görevleri yerine getirmedikleri müddetçe, mış gibi davranarak "ümmet" gibi bir birlikteliği kendi siyasi çıkarlarımıza alet etmenin hesabı zor olacaktır.
Türkiye özelinde düşündüğümüzde ümmetten bahsedebilmemiz için önce "Kürt Sorunu" olarak adlandırılan bu sorunsalın çözülmesi gerekir. "Kürt sorunu Kürtlerin istedikleri bir takım haklar nedeniyle ümmetin sorunudur. Ancak bu sorun Kürtlerin talepleri dolayısıyla değil, gasp edilen hakları dolayısıyla bir sorundur. Kürtler haksız bazı taleplerde bulunsalardı dahi sorunu halletmek yine ümmete düşerdi." Aynı şu anda Farslar, Araplar, Türkler tarafından gasp edilen Kürtlere ait hakların ümmetin sorunu olduğu gibi. Kürtlerin istedikleri tek şey var aslında. Kendiniz için istediklerinizin bizim de hakkımız olduğunu unutmayın. Kürt dilinin gelişimi, tarihinin yazımı, anadilde eğitim vb. hakların tamamı ümmet çatısı altında Allah' ın emirlerini uygulamak adına güvence altına alınması gereken meşru isteklerdir. Devlet, kendi reflekslerinden oluşturduğu bazı gereksiz kaygılarla bu talepleri geri çevirebilir. Ama Türkiye'de yaşayan Müslüman halk, bu taleplerin yerine getirilebilmesinin teminatı olmalıdır. "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, BİRBİRİNİZİ SEVMEDİKÇE İMAN ETMİŞ OLMAZSINIZ." (Hadis-i şerif)

