Yakın tarihimizin önemli düşünürlerinden, gazeteci, yazar ve sendikacı kimlikleriyle bir dönemin en etkili isimlerinden biri olan Zübeyir Yetik, 66 yıllık bir zaman sürecinde yaşadıklarını toplumla paylaşmaya karar vererek hatıralarını gün yüzüne çıkardı. "Geçmişten Notlar" (Beyan Yayınları; 2008) adıyla yayımlanan bu önemli hatıra kitabı, kişisel bilgilerden ziyade yakın tarihimizde yaşanmış pek çok siyasi ve kültürel olayın arka planını öğrenmemize katkıda bulunuyor. Yetik'le hatıraları üzerine konuştuk…
- Kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz? Nasıl başladı? Kitabınızın adı Geçmişten Notlar ama tam anlamıyla hatırat olmadığından söz ediyorsunuz. İçeriğinden ve yazılış yönteminden söz eder misiniz?
- Kitabın yazılış hikâyesi epey uzunca... Özetlemeğe çalışayım:
Kitaplarımın çoğunun yayınlandığı Beyan Yayınlarının sahibi Ali Kemal Temizer, belki on yılı aşkın bir süredir anılarımı yazmamı istiyor; ben ise iki sebepten ötürü buna yanaşmıyordum. Birincisi, anı yazmağı "mezar yaptırma" türünden bir dünyaya kazık çakma eğilimi olarak görüyor; ikincisi ise, yazarken "yargılama" yapılacağını, bunda da yansız kalmanın zor olacağını düşünüyordum.
Derken, yurt dışında bulunan oğlum İmam Şamil ziyaretimize gelişlerinden birinde giderayak bana bir "site" yaptı. Oraya bir de "Geçmişten Notlar" diye bir bölüm koymuş. Bölümü görünce, kendimle baş başa iken sıkça yaptığım hesaplaşmayı oraya aktarmak gibi bir düşünceye kapıldım. Ve elim değdikçe de bir şeyler yazdım. Öyle düzenli ve hatta amaçlı olmayan şeylerdi. Neredeyse, arada bir sesli düşünme gibi…
Yanılmıyorsam on ay kadar önceydi, eski dostlarımdan Ali Haydar Öztürk ziyaretime geldi. Sohbet sırasında anılarını yazdığından bahsedince, yayınlatması için Beyan Yayınlarını önerdim. Gidip görüşmüş. Bu görüşme sonrasında Ali Kemal Temizer bana sonucu bildirmek için telefon açmak nezaketini gösterdiğinde eski önerisini tekrarlayarak, niye benim de anılarımı yazmadığımı sordu.
O ân bu konuda ona olan mahcubiyetimin de itkisiyle, "Sitemde bir şeyler var; bir bakıver, yayınlanacak gibiyse…" deyiverdim. Birkaç saat sonra Ali Kemal, "Tamam, yayınlayalım.." deyince de, gözden geçirmek için izin istedim.
Ve, yazıları gözden geçirirken yeniden düzenledim, eklemeler yaptım, kitap böylece ortaya çıktı.
Gördüğünüz gibi anılarda kronolojik bir sıralama yok. O yüzden alışılmış bir "hatırat" değil. Anımsadığım kimi şeyleri, arada bir de onların çağrışım yaptırttığı olayları yazıya döktüm.. Hepsi bu…
- Sadece anıların dile getirilmesi değil yarı belgesel bir yapıda ilerliyor kitap. Böyle olduğu halde neden 'Anılar' adıyla yayımladınız? Anı nasıl yazılmalı, neresinden tutulmalı, neyi, nasıl, ne kadar anlatmalı, bu soruları çengel edip kafanıza taktığınız oldu mu? Neleri, nasıl yazacağınız noktasında "içimden geldiği gibi" yanıtı sizin anılarınızı ifade edebilir mi?Anı yazmak üzerine de durmadan düşünüyorum. Yaşadığına, kendine, bu anıları okuyup inanacak olan okuyucuya saygısı varsa insanın, yalansız dolansız yazmalı diyorum….
Oysa ben, aynen sizin değindiğiniz üzere, "içimden geldiği gibi" yazdım. Önsözde de belirttiğim gibi, olaya yaklaşımım "kendimi hesaba çekme" dolayımlı bir yazıya dökme temelliydi. Tabii işin içine ""hesap" girince, her bir hesap beni aşarak çevresini ve bağlantılarını da beraberinde getirdi. Merkeze de kendimi koyduğum için, insanın kendi kendisine yalan söylemesi zor olacağı için, tam da belirttiğiniz üzere yalansız ve dolansız bir yazış oldu. Adı geçenlerin çoğu, neredeyse tamamı halen yaşıyor. Bu da beni gerçekleri yazma konusunda belki de daha dikkatli olmak zorunda bıraktı.
- André Gide ''Bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer.'' der. Katılır mısınız?
- Bu büyük düşünür, evet, çok önemli bir gerçeği yakalamış; ama gerçeğin bir parçasını. İnsan; eylemenin, işlerinin rehinidir; yapıp ettiklerinin ipoteği altındadır. Bu böyle.. Ömrümüzle/ömrümüzce çizip durduğumuz "portremiz", işte bu eylemlerin ipoteği altında bulunan benliğimiz, kişiliğimiz hatta sosyal kimliğimiz. Kısacası işlerimizin ipoteği altına girmiş olan kendimiz.
Belirlemenin eksik yanı ise, herhangi bir amacın vurgulanmamış olması. Evet, ömrümüz kendimizin silinmez portresini çizmekle geçiyor, ama bu rastgele, başıboş bir portre mi olmalı? Yoksa bir örnek, bir emsal, bir ölçü edinip buna göre belli bir portreye sahip olmağı mı amaçlamalıyız? Eksik bırakılan yan, bu… Eksik bırakılan yan diyorum, çünkü bu, insana ilişkin başat sorunsallardan biri.
Varacağı son bakımından, Gide'in deyimi ile çizmekte olduğumuz "portre" bağlamında baktığımızda, insanın kendini ya cennet ya da cehennem için hazırlamakta olduğunu görürüz. Şu var ki, Cennet, asal olandır; Cehennem ise -deyim yerindeyse- arızî olan, insan için sonradan oluşan durak. İnsan bu Yeryüzü'ne Cennet'e dönüş için gelmiştir, gönderilmiştir. Öyleyse, çizilmesi gereken portre, cennetliklere özel bir portre olmalıdır. İnsan Cennet'e liyakat kazanmak, cennetliklere has bir yapı edinmek için burada bulunmaktadır, bulundurulmaktadır.
Yunus Emre'nin dillerde dolaşan "Cennet cennet dedikleri/ birkaç köşkle birkaç huri/ isteyene ver onları.." deyişi, Vahdeti Vücut inancında olanlar için bir "derinlik" ifade etse de, Cennetin gerçekliği bağlamında aslında çok yüzeyse bir nitelemedir.
Çünkü Cennet, "insan" demektir; insanın insan olarak anlam kazandığı yer ya da ortam… İnsan orada yaratılmış, "Yeryüzünde Halife" olsun için orada yetkilendirilmiş ve gerekli donanımlara sahip kılınmıştır. Cennetten çıkarılma aşamasında da ve sonrasında da hedef olarak yine "orası" gösterilmiş ve vaat edilmiştir. Başlangıç Cennet'te olduğu gibi, sonda da insan için orası vardır. Dünya yaşamının geçiciliğini de göz önünde bulunduracak olursak çok rahatlıkla diyebiliriz ki, insanın insan olarak anlamı, ancak Cennet ile kavranabilecek, açıklanabilecektir.
Peki cehennemlikler? Kur'an-ı Kerim'deki "hayvandan aşağı" betimlemesi anımsanırsa, böyle bir soru gereksizleşir.
Bu yüzden, ben, Nebevî bir yaklaşım olarak insanı Cennet ile anlamlandırmanın, açıklamanın mümkün ve gerekli olduğuna inanıyor ve yine insanı anlamlandırmada tanrısal ilintiler kurmağa çalışmanın, insanı Yüce Allah ile anlamlandırmağa kalkışmanın bir sınır aşma olayı olduğunu düşünüyorum. İnsandan yana bakıldığında Yüce Allah, Rab'dir; Yüce Allah indinde ise, insan sadece kul'dur.
Yüz binlerce, belki de sonsuz sayıdaki âlemler içinde Cennet ile başlayıp yine Cennet ile sınırlanan bir âlemin üyesi; o kadar.
İnsanın ancak Cennet ile anlamlandırılabileceği gerçeği, işte Gide'in eksik bıraktığı yan oluyor. Cennet'ten, cennet kaygısından soyutlanmış, soyutlandırılmış bir "insan" olamaz.
Gide'nin -sanırım bireyi ya da bireysel sorumluluğu veya iradeyi çok önemsemesinden ötürü bir de gözden kaçırdığı bir nokta var. Evet, portremizi kendimiz çizeriz çizmesine de, bu işi yaparken yalnız değilizdir. Ana rahmine düşüldüğü ândan, belki de daha öncesinden ve öncelerinden geçmişinizle, ortamınızla, çevrenizle ve hatta emelleriniz bağlamında geleceğinizle, dahası görünmez âlemlerle bağ ve bağlantılarınız vardır. Bunlar o portre için tuvale fırça darbeleri indirilirken olaya müdahil olurlar. En azından bir "eşya" mertebesinde bile olsa etkilemelerde bulunurlar. Hani "Notlar"ın önsözünde belirttiğim üzere daha sonraki zamanlarda etkisiz bir objeye dönüşmüş olsalar da, her biri, hatta diyelim ki herhangi bir günde havanın yağışlı olup olmaması dahi bir özne gibi olaya katılımda bulunurlar. Geçmişi anlatan "Notlar"da ya da Gide'in portresinde önemli veya önemsiz, belirli veya belirsiz bir iz olarak yer alırlar. Gide, sanırım insanı başına buyruk ya da bir başına bir varlık gibi görmüştür, burada…
- "Geçmişten Notlar"da yazı serüveninizi de görme imkânımız doğuyor. Çalışmalarınızı yaparken nasıl bir yol izlersiniz?
- Sanırım çokça titizlendiğimi söylemem gerekecek. Hem de birkaç yönlü bir titizlenme.
Öncelikle belleğime güvenmem. "Bildiğime, bilgi olarak bende olana güvenmem.." desem daha doğru olacak. Söz gelimi "Yoğurt beyazdır.." diye yazacak olsam, çocukluğumdan buyana yoğurdu, beyazı, yoğurdun beyazlığını biliyor olmama karşın, tutar saatlerce ya da duruma göre günlerce ulaşabildiğim bütün kaynaklara bakarım "yoğurt" ve "beyaz" için. Edindiklerimi de aklımın erdiği kadarı ile Nebevî ölçütün eleğinden geçiririm.
İkincisi, çalakalem yazamam. Keçiboynuzu çiğnemem ve çiğnetmek istemem. Bu yüzden en kaale alınmayacak yazıyı bile diyelim ki beş-on kez sil baştan yazdığım olur. Tutalım ki ilk yazdığımda 20 sayfa olan metin, yazıla yazıla iki veya 3 sayfaya indiğinde benim için "Eh, oldu galiba.." noktasına gelir. Bu da bazen yazdıklarımı anlaşılmaz ya da zor anlaşılır hale getirir.
Üçüncü ve gerçekten de beni çok rahatsız eden bir tutumum da, bir yazdığımı bir daha yazmak istemeyişimdir. Hani, "Hah, önemli bir nokta.." deyip, tezgaha koyarak sürekli satış yapamam. Zorunlu olarak aynı konu ele alınacaksa bile, farklı yanlardan değişik yaklaşımlar ardınca çırpınırım. Bütünüyle olmasa bile, konunun anlatımını farklı yaklaşımları da işin içine katarak büyük ölçüde "yenilerim", geliştirmeğe çabalarım…
- Görüldüğü gibi, anı yazmak ancak belli bir yaşa geldikten sonra düşünülen bir iş. (Her ne kadar şu postmodern çağda 'yazıcı' bile sayılamayacak 'yıldızlar' kiralık kalemlere yaşamöykülerini yazdırıp bol bol para da kazansalar, bizim konumuz yazın türü olarak anı burada.) Nezihe Meriç "Yaşlanınca, taaaaa, orada, uzak bir yerde olan yaşlılık gelince, oturur anılarımı yazarım. Bir baktım, meğer ben yaşlanmışım. Hiç inanamıyorum" diyor. Anıları yazmanın yaşlılıkla ilişkisi nedir?
- Öncelikle hemen şunu söyleyeyim: Ben insanların yaşlandığına pek inanmıyorum. Ya zorunluluktan ya da işlerine öyle geldiğinde "yaşlı kimse"yi oynuyorlar gibime geliyor. Nezihe Meriç'in de yaşlanma sürecini fark edememesi bu yüzden. Ve yaşlandığını söylediğinde bile "hiç inanmıyorum" diye eklemesi de bundan ötürü. Bu sebeple yaşlanma ile anı yazma arasında bağlantı kuramıyorum.
İkincisi, benim yazdığım "anı"dan farklı bir şey gibi. Geçmişe ilişkin "notlar" almışım. Bu yüzden anı yazma ile yaşlılık arasında ben kendi adıma bire bir ilişki kuramıyorum
- "Saklayacak, yüzleşemeyecek, yazmak istemediğin şeylerin varsa o zaman hiç yazma." Yaklaşımını doğrulayacak epey nokta var anılarınızda. Bu noktada oldukça cesaretli davranmışsınız. İnsanların kırılacağını düşünmediniz mi?
- Aslında saklayacak çok şeyim olduğunu ve sakladığımı da hemen saklamadan belirtmeliyim. Bu kendimi aklamak ya da benzeri bir kaygıdan kaynaklanmıyor ama. Ya da kendimi ak kaşık gösterme gayretimden..
Efendimiz âleyhissalatvesselamın "günahların gizlenmesi" konusunda kesin buyruğu vardır. Bu buyruğun da ahlakî ve sosyal yararları bilinen bir şey.. O fasıla giren kimi şeylerin üstünü örttüm; hem kendimde hem de başkalarında… Yani onları sakladım, o yanları gizledim…
Kaldı ki ben yaşamımda da bu tür işlerim, eylemlerim, yapıp ettiklerim, yaşadıklarım konusunda saklayan, yüzleşmekten kaçınan biriyim. O kadar ki, günahlarım için mağfiret dilerken bile o günahları anmam, anımsamam, anımsadığım sayfaları hemen kapatır, kendimden bile gizlerim; "bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek" gibisinden bir genelleme yaparım mağfiret dileyici yalvarışlarımda. Çünkü herhangi bir günahı anımsamış olarak ve anarak Yüce Rabbe yönelmeği kulluk edebiyle bağdaştıramam. Yüzüm tutmaz. Haliyle, bu gibi şeyler "Notlar" arasında da yer almadı.
Anlatılabilecek şeyleri ise, hiçbir sansür uygulamadan açıkça yazdım. Ve çok önemsediğim bir nokta, anlatılan herhangi bir olayın bir bölümünü saklamak cihetine gitmedim. Çünkü gerçeğin bir bölümünü saklamak bir tür yalandır ve anlatılan gerçeği de yalan düzlemine indirir. İşte bu bağlamda hiçbir şeyi saklamadım, gizlemedim.
İnsanların kırılmasına gelince.. Beni tanıyanlar bilir kimseleri kırmak, incitmek ve hatta mahcup etmek istemeyen bir yapım vardır. Ben kendimle ilgili anlattığım şeyleri bir tür ölçü olarak aldım diğer kimselere ilişkin olayları aktarma sırasında. Zaten başkalarını anlatmadım; kendimi anlatırken zorunlu olarak başkalarını andığım oldu. Bunları anlatırken kendi kendime kırılmadığıma göre, aynı ölçekte kimi olaylardan ötürü insanlar bana niye kırılsın ki?
Kaldı ki, kitabın önsözünde belirtiyorum: Hesap verme, hesap görme.. Alacaklısı da, borçlusu da olacak. Bunda gocunacak ne var ki? Yaşadıklarımızı anlatmışız, hiç kimsenin özelini değil…
- Yazarın, anıların başına oturduğu an içinde bulunduğu ruh durumu ki o günkü ev içi, ev dışı toplumsal durumdan bağımsız olmadığı gibi, yaşadıklarının, yaşananların etkisi altındadır diye düşünüyorum. Bazen güç ve sıkıcı bir iş yapıyor bu anı yazma işini, bazen de zevkli bir iş, neredeyse güzel bir alışkanlık. Ne dersiniz?
- Sözünü ettiğiniz türden etkilerin yazma olayının her türlüsünde pay sahibi olduğu bir gerçek. Ama "Notlar" ile ilgili olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Tamamı küller iyice soğuduktan sonra kaleme alındı, gerçekten de. Önsözdeki "Adı geçenlerden büyük bir bölümü olaylar sırasında süje/fail/özne rolü oynamış olsa bile, benim öz ve özel yaşamım içindeki gerçek yerleri birer objeden, takdirin kazası sahnesindeki birer eşyadan ibarettir; ve, eşyayı yargılamanın da anlamı yoktur." cümlesi bana ait bu gerçeğin ifadesi. Olayların etkisini neredeyse bütünüyle silen bir sürenin geçmesinden sonra yazıldı. Öyle ki, ben ancak tanıklık yaptım diyebilirim; yabancı, dışarıdan bir tanık gibi… Sürekli ve amaçlı bir "anı" tutma ya da yazma amacım da olmadığı için, bir "not alma", "not düşme" işi nasıl yapılırsa, öylece yaptım.
- Post modern darbe kasırgasında yeni bir söylemin gerekli olduğunu ifade etmişsiniz. Bu gün için bu yeni söylemin geldiği yer hakkında neler söylersiniz? Bugünkü toplum ve fikir hayatına ne gibi katkıları oldu? Var mı böyle bir şey?
- Söylem konusunda kasırga günleriyle ya da güncel olaylarla bağlantılı olmayan daha genel bir kanımı aktarayım. Yaşamımızda baskın bir anlayış olan "Ebemin dediği" uygulamasının bir yerinden kırılması gerektiğini düşünüyorum. İçtihat kapısını kapattıran anlayış bizde düşünce üretimini de sonlandırmıştır, biliyorsunuz. Toplumda birazcık tutan bir görüş ortaya çıktı mıydı ona "nass" muamelesi yapma gibi bir alışkanlık edinmişiz ve bunun sıkıntılarını da çekiyoruz.
En azından bu amaçla olsun düşünce üretiminden, söylem oluşturuculuğundan yanayım. Üretim sırasında ıskartaların ortaya çıkmasını da doğal görmeği öğrenmeliyiz. Her konuda herkes her zaman isabet kaydedecek diye bir zorunluluk yoktur. Yeter ki ana öğretiye aykırılık olmasın. Bundan kaçınmak toplumsal kristalleşmeye yol açar. Cansız, donuk ve kırılgan…
28 Şubat adıyla doruğu tutan kasırga sürecinde gerçekten de yeni bir söyleme ihtiyaç olduğuna içtenlikle inandım. Ve koşullar bağlamında doğru bellediğim ve öğretimizin kaynağına da dayandırdığım bir söylemi ortaya attım. "Notlar"da da belirttiğim gibi Anadolu'ya çıkıp anlattım. Bugün için o doğrultuda gelinen yer hakkında şu aşamada bir şey söylemenin tutarlı olacağı kanısında değilim. Çünkü kervan henüz konaklamadı, yol alıyor. Üstelik engebeli ve bin bir tuzağın, riskin bulunduğu bir alanda… Hani kaçmaktan vurmağa vakit bulamama örneğinde olduğu gibi yolun ve yolculuğun muhasebesini yapma noktasına gelemedik…
Katkı, eğer olduysa, belki "Ebemin dediği" alışkanlığının az çok kırılması biçiminde olmuştur. Burada şunu da belirtmem gerekir: Tutarlılığı tartışılır da olsa bu oluşumda, bu gelişmede asıl pay sahibi "ortak akıl"dır. Belki ifadesi bana düşmüştür ya da ifade edicilerinden biri olmuşumdur, o kadar…
- Tasavvufla ilişkili olarak anlattıklarınızı biraz genelleyerek aktarmayı tercih etmişsiniz. Tarikata giren ve menkıbe yarışına girişen arkadaşlarınızın kimler olduğunu açıklamamışsınız. Kimdi bu arkadaşlarınız?
- O bölüm, izin verirseniz eğer, özelim olarak örtülü dursun. "Notlar"da da yazmadım.
- Dikkatimi çeken noktalardan biri İran'a ilişkin değerlendirmeler oldu. İlk okuduğumda oldukça şaşırttı beni bu satırlar. En azından sizden beklemediğim yargılar ya da tespitlerdi bunlar. Biri 1975 yılında diğeri 1993 yılında olmak üzere iki defa İran'a gitmişsiniz. Şah dönemi ile ilgili bütün eleştirileri yapıyorsunuz. Buna karşın Tebriz özelinde devrim sonrasına ilişkin farklı bir aktarımda bulunuyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
- 1950'li yılların ortalarında İslâm'a gönül verdiğimizden bu yana biz hep Asr-ı Saadet'i düşledik. Yaşamın o "Ak Çağ"a dönüşeceği, insanımızın sahabe ahlakıyla ahlaklanacağı yılların geleceği ümidiyle besledik kendimizi, bin bir güçlük içinde savaşımımızı sürdürürken. Pek çok hayal kırıkları yaşamamıza rağmen ilk gençlik günlerimizden bu yana gönlümüze içirttiğimiz bu özlemimiz bir türlü sönmedi. Her ışıltıda o güneşin doğuşuna tanık olacağımızın heyecanını yaşamaktan kendimizi alamadık. Belki de savaşım sırasındaki azmimizi de buna borçluyduk.
Gönlümüzde yaşattığımız bu ortamın, bu yaşamın göstergelerinden biri de "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayın; müjdeleyiniz, ürkütmeyin/nefret ettirmeyin; uyumlu olunuz, anlaşmazlığı yeğlemeyin.." buyruğunun uygulamaya konulması, yaşanması olacaktı. Efendimiz âleyhissalatvesselam, çünkü, kamu yönetimiyle görevlendirdiği hemen herkese bunu buyurmaktaydı. Bu olacak, bu yaşanacaktı. Yine O'nun ifadesi ile söylersek "Gönüller rahat ettirilecekti"…
1993 Yılında Tebriz'de -evet sanırım bilincinde olmaksızın- gözlerim bunu aradı. Ama insanların yüzlerinde gölgeler, gözlerinde yılgınlık gördüm. Sevinç denilen şey yaşamdan çekilmişti sanki. Hani kapalı bir mekândan günışığı görme umuduyla çıkmışken bulutlu, sisli, puslu bir ortama düşmek gibi bir şeydi yaşadığım. Ve bunu unutamadım, unutamadım, unutamadım…
Hepsi, bu…
- İş bitiricilik, yemleme ve adam kullanma özelinde Müslümanların kamusal tecrübesindeki sakatlıkları nasıl okursunuz?
- Yüce Allah'a hamd ederek belirtmek isterim ki, toplumda çokça göze çarpan, batan Ümeyyeoğulları ahlaklı kimseler sayısınca, hatta onlardan daha çok sayıda Ömer'ler de var. Tabiinin hayatta olduğu dönemde bile yaşanmış olanlara benzer kimi olayları şimdilerde de gözlemlememiz, görmemiz şaşırtıcı olmamalıdır diye düşünüyorum. Ömer'ler var oldukça kaygılanacak bir durum da yok demektir. Toplum kendi kendini temizleyecektir. Bu ümidi taşıdığım için, ben, sakatlıklardan çok Müslümanların kamusaldaki tutarlılık tecrübelerini önemsiyorum.
- Gelen tepkilerden memnun musunuz?
- "Notlar" ile ilgili tepkileri soruyorsunuz sanırım. Hayatın biraz uzağında durduğum için, ikisi dışında bana kadar ulaşan pek ciddi bir şey olmadı.
Bunlardan birini bana yayımcım aktardı. Kendisinden uzunca boylu söz ettiğim birilerine kitaptan kendisiyle ilgili bölümleri okuyup sormuş, "Ne diyorsun?". Aldığı yanıt "Yazılanların hepsi doğru…" biçiminde olmuş.
İkincisi de çok iyi gözlem yapan bir dostumun sözleri: "Filancayı hiç kimse bu kadar iyi resmedemezdi; tam isabet…"
Bir kanıya varmak için yeterli mi, bilmem…
- Geçmiş günleri özlüyor musunuz? O eski arkadaşları, dostlukları? Yoksa geçmişi de geleceği de bir yana bırakıp 'vaktin sahibi' olmaya mı bakıyorsunuz?
- Geçmiş günler, arkadaşlar, dostluklar için bir tek vurgu yapacağım:
Nihat Armağan ve Akif İnan ile birlikte biz üçümüz Liseden beri dava arkadaşı dostlarız. Hesabı bugüne göre yapacak olursak yarım asırdan daha fazla bir süre. Kardeşten daha yakındık. Bu süre içinde, bu süreçte.. Diyelim ki, lise öğrencisi iken sözgelimi hangi fakülteye gidip ne okuyarak ne olmak istediğimizi.. Elimiz ekmek tuttuğunda evliliğe ve geleceğe ilişkin düşüncelerimizi.. Evlenip yuvamızı kurduktan sonra yaşamdan neler beklediğimizi.. Yani kişisel diyebileceğimiz hiçbir şeyimizi bir kez bile olsun konuşmadık. Dertlerimiz oldu, dert dökmedik ve dert deşmedik. Sorunlarımızı dile getirmedik. Hatta sevinçlerimizi paylaşmak bile aklımıza gelmedi. Çünkü ne zaman ki az veya çok, kısa veya uzun, sık sık veya arada bir bir araya geldiysek dava konuştuk, İslâm üzerine sohbet ettik, ümmetin dertleriyle dertlendik, onlar için yanıp yakındık. Biz böylesine dostlardık; böyle bir dostluk aranmaz mı?
"Vaktin sahibi", bir başka deyişle "vaktin oğlu" olma vurgusuna gelince.. Bu gibi parlak ifadelere itibar etmedim değil de, edemedim. Nebevî anlayışla bağdaştıramadığım hiçbir şey, ne ölçüde süslü ifade edilmiş olursa olsun, beni çekmedi nedense. Bir Müslüman olarak benim geçmişi, hali ve geleceği unutmama yol açabilecek, o izlenimi verebilecek bir seçim yapmam mümkün değil. Mağfiret dileklerimi sürdürmek için (olayları hayâ sebebiyle tek tek sıralamasam da, topluca anımsayarak) geçmişimi diri tutmak, hamdimi, şükrümü çoğaltmak için hâlimin idraki içinde olmak, "istemek" için ise "gelecek" bilincime sımsıkı sarılmak zorundayım çünkü. Bunları nasıl bir yana bırakır da "ân-ı daim" safsatasına dayalı bir "vaktin sahibi" olma kulpuna yapışabilirim ki? Vaktin sahibi, sürecin sahibi ancak ve ancak Yüce Allah'tır. O'na özenilmez, tapınılır ancak. Özenebileceğimiz, dahası özenmemiz gereken ancak ve ancak Efendimiz âleyhissalatvesselamdır.
- Milli Gazete ile ilgili anılarınızı okurken aklıma bir soru takıldı: Erbakan sizce anılarını yazıyor mudur?
- Destanı yazılanların kendi anılarını yazmağa ihtiyacı olur mu sizce?
- Apollinaire'in şu sözü ile konuşmamızı bağlayabilir miyiz? -"Anılar av borularıdır, gürültüleri rüzgârla yitip gider."
- Süslü fakat yanlış bir söz… Rüzgârın alıp götürebileceği hiçbir anı yani yaşanmış bir olay yoktur. Zaman belleğimizdeki kimi şeyleri bizden bile gizlese de… Yaşanmış olanları zaman veya rüzgâr (rüzgâr biliyorsunuz zaman anlamına da gelir) değil, belki (bu kelime ise ihtimal kadar kesinliği de ifade eder), evet, belki gözyaşları silerek yitikleştirir. Mağfiret deryasına damlayan gözyaşları… O öylesine bir deryadır ki, gözyaşlarıyla oraya akan "olaylar" yok hükmüne girer; tıpkı denizlerin içine aldığı şeyleri yok etmesi gibi.. Rabbim hepimizi mağfiretine nail, rahmetine gark eylesin…
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber