Washington ile Tahran arasındaki mutabakat ve Suriye’nin konumu

Trump’ın Lübnan’da Hizbullah meselesini Şam’a havale etme çabasını değerlendiren Dr. Mahmut Alrantisi, “Mevcut göstergeler, Suriye’deki yeni yönetimin denge ve akıl temelinde hareket ettiğini gösteriyor.” diyor.

Washington ile Tahran Arasındaki Mutabakat ve Suriye’nin Konumu

Dr. Mahmut Alrantisi / Fokus+


Öncelikle şunu söylemek mümkün: Suriye, ABD-İran savaşında sıcak bir cephe olmadı. Ancak savaşın sonuçlarının ölçüldüğü ve test edildiği coğrafyalardan biri olması bakımından son derece önemli ve hassas bir saha konumunda. Suriye yönetimi şu ana kadar, doğrudan ve maliyeti yüksek bir angajmana girmekten uzak durma seçeneğini benimsiyor. Bunu yaparken de Türkiye, Körfez ülkeleri ve hatta Avrupa Birliği ülkeleri gibi ağırlığı olan aktörlerin attığı adımları yakından takip ediyor.

Suriye’nin konumuna geçmeden önce son mutabakat zaptını değerlendirmek gerekiyor. Çünkü gelişmeler, İran ile ABD arasındaki savaş ve müzakere sürecini, anlaşmadan çok bir niyet beyanına ya da anlaşma çerçevesine benzeyen bir mutabakat zaptına taşıdı. Buna rağmen Batılı ve Amerikalı birçok analist ve araştırmacının yanı sıra bölgemizden araştırmacıların da üzerinde uzlaştığı değerlendirme, bu mutabakatta kazanç-kayıp dengesinin büyük ölçüde İran lehine olduğuna işaret ediyor.

Mutabakatın ağırlığı İran lehine kaydı

Mutabakat zaptının maddelerine göre İran, neredeyse hedeflediği kazanımların büyük bölümünü elde ederken, Washington oldukça sınırlı kazanımlarla masadan kalkıyor. Oysa iki tarafın da çatışmayı bitirmeye hazır olması bakımından görece bir denge vardı. Bu sürecin özü itibarıyla söz konusu metin, çatışmaya köklü bir çözüm getirmekten çok taraflara ek süre sağlıyor. Yani bu, krizi bitirmekten ziyade onu yönetmenin bir parçası olarak öne çıkıyor. Belki de en tehlikeli nokta, asıl meselelerin sonraki müzakerelere bırakılmış olması. Bu da sürecin çökmesi ya da yalnızca zaman kazanmak için kullanılması hâlinde, tarafların mutabakat öncesinden daha kötü bir noktaya sürüklenebileceği anlamına geliyor. Öte yandan yeni mutabakatın nükleer boyutunda Obama dönemindeki anlaşmanın temel unsurlarının yeniden gündeme geldiği görülüyor: Yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve balistik füzeler dosyasının geri plana itilmesi. Bu durum, Trump üzerinde ciddi bir iç baskı oluşturacak ve bu mutabakata dayanan müzakere sürecinin başarıya ulaşması açısından önemli bir sınav hâline gelecek.

İran’ın kazanımları açısından bakıldığında tablo dikkat çekici. İlk olarak Tahran, metinde üç kez adı geçen Lübnan’da tüm askerî operasyonların sonlandırılmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün güvence altına alınmasını metne dâhil ettirmeyi başardı. Her ne kadar İsrail’in bu maddeye uymayacağına dair neredeyse yerleşik bir kanaat bulunsa da bu durum, İran’ın müttefiklerine desteğini sürdürmesini, hatta muhtemelen savaş öncesinden daha güçlü şekilde devam ettirmesini sağlayacak bir zemin oluşturuyor.

İkinci olarak İsrail işgali, kendisi bu mutabakatı memnuniyetle karşılamamış ve maddelerine bağlılık taahhüdünde bulunmamış olmasına rağmen anlaşma çerçevesine dâhil edildi. Şu ana kadar İsrail içinde bu konuda ciddi bir tartışma yaşanıyor. Anlaşmazlığın sürmesi hâlinde bu durum, ABD-İsrail ilişkilerinde yeni bir gerilim seviyesinin kapısını aralayabilir ve anlaşmanın başarısı açısından da ciddi bir meydan okuma doğurabilir.

Üçüncü olarak İran, iç işlerine müdahale edilmeyeceğine dair açık bir taahhüt aldı. Bunun yanında deniz ablukasının derhâl sona erdirilmesi ve ABD’nin otuz gün içinde ablukayı tamamen kaldırmaya yönelik süreci tamamlaması taahhüt edildi. Ayrıca Washington, müzakere süreci boyunca bölgedeki asker sayısını artırmama sözü verdi.

Dördüncü olarak İran petrolünün yeniden piyasalara akmasının ve ülkeye para girişinin önü açıldı. Bunun yanında yeniden imar ve ekonomik kalkınma için 300 milyar dolara kadar finansman taahhüdü verildi.

Beşinci olarak nihai mutabakat, dondurulmuş paraların serbest bırakılması ve bu varlıkların İran Merkez Bankası’nın belirleyeceği herhangi bir nihai lehdar adına tamamen kullanılabilir hâle getirilmesi dâhil olmak üzere tüm yaptırımların sona erdirilmesini öngördü.

Altıncı olarak İran, sıfır zenginleştirme noktasına zorlanmadı. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti de netleştirilmedi. Buna karşılık balistik füzeler dosyası fiilen devre dışı bırakıldı. Ayrıca Tahran’a, altmış gün sonra Umman ile varılacak mutabakat çerçevesinde Hürmüz Boğazı’nda yeni bir hukuki statü oluşturma konusunda yeşil ışık yakıldı.

Buna karşılık Washington’ın elde ettiği kazanımlar daha sınırlı görünüyor. ABD’nin aldığı başlıca sonuçlar arasında ticari gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan yalnızca altmış gün boyunca ücretsiz geçişine izin verilmesi, boğazdaki teknik ve askerî engellerin kaldırılması, İran’dan nükleer silah edinme ya da geliştirme peşinde olmayacağına dair taahhüt alınması yer alıyor.

Bunun yanında nükleer tesislerde zenginleştirme seviyelerinin görece düşürülmesi ve bu tesislere sıkı, ayrıntılı denetim mekanizmalarının uygulanması da metinde yer aldı. Bu maddeler, Amerikan yönetimine nükleer tehdidi frenlediği ve geçiş dönemi için seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına aldığı iddiasında bulunma imkânı veriyor. Ancak İran’ın güç yapısını ya da bölgesel rollerini köklü biçimde değiştirmiyor. Ayrıca daha önce de belirtildiği gibi bu çerçeve, Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan çok da farklı görünmüyor.

Mutabakatı takip eden altmış gün boyunca teknik heyetler ve onların arkasındaki siyasi aktörler, son derece hassas dosyalar üzerinde müzakere yürütecek. Bu nedenle söz konusu dönem, mutabakatın kendisi için gerçek bir sınav niteliği taşıyor.

Bu dosyaların başında Lübnan’daki çatışmaların nasıl sona erdirileceği geliyor. Özellikle Lübnan ordusunun güneyde Hizbullah’ın yerine nasıl konumlanacağı ve İsrail’in çekilme sınırlarının ne olacağı tartışılacak. Çekilmenin Litani Nehri’ne kadar mı yoksa güneyin tamamından mı olacağı belirsizliğini koruyor. Buna paralel olarak bölgesel güvenlik ortamındaki değişim ışığında ABD’nin Bahreyn’deki Beşinci Filosu ile Kuveyt ve Katar’daki askerî üslerinin geleceği de gündeme gelecek.

Ekonomik boyutta, yeniden imar için ayrılan 300 milyar doların nasıl harcanacağı müzakere edilecek. Burada temel mesele, bu kaynağın İran içinde ve dışında Devrim Muhafızları’nın projeleri için bir kaldıraç hâline gelmemesi. Nükleer dosyada ise zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti, denetim mekanizmaları ve denetim yetkisine sahip uluslararası kurumlar ele alınacak. Aynı zamanda İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasına ilişkin prosedürler netleştirilmeye çalışılacak. Bununla birlikte BM Güvenlik Konseyi’nin Rusya ya da Çin vetosuna takılmadan kabul edebileceği bir anlaşma formülü aranacak.

Mutabakat zaptının arka planında, Washington açısından metinde açıkça yer almayan ancak Amerikan yönetiminin hesaplarında güçlü biçimde bulunan ek kazanımlar da dikkat çekiyor. Bunların ilki, ABD’deki önemli siyasi süreçler öncesinde oluşabilecek küresel ekonomik etkidir. Çünkü gerilimin düşmesi ve Hürmüz’ün açılması, enerji fiyatlarının sakinleşmesine ve mart ayından bu yana Amerikalıların omzunda ağır bir yük hâline gelen enflasyonun gerilemesine katkı sağlayabilir. İkinci kazanım ise savaşın uzaması nedeniyle büyük kayıplar yaşayan Körfez ülkeleriyle bozulan ilişkileri onarma fırsatıdır. Bu ülkeler, üzerlerindeki güvenlik ve ekonomik maliyeti azaltacak yeni bir çerçeve bekliyor. Buna rağmen şu ana kadar oluşan genel izlenim, İran’ın müzakere turunu güçlü biçimde kazandığı yönünde. Tahran, İsviçre’deki görüşmelerin ilk turunda da görüldüğü üzere, müzakere tarzında dikkate değer bir belirsizlik alanını elinde tutmayı sürdürüyor.

Suriye temkinli denge siyasetini koruyor

Suriye’nin bu tablodaki yerine gelince; Şam, mutabakat zaptının konusu değil. Ancak Suriye; Lübnan’a komşu olması ve İsrail’in buraya yönelik emelleri nedeniyle İran, ABD ve İsrail nüfuzunun kesiştiği önemli bir saha konumunda. Suriye dâhil bölge ülkeleri iki önemli gerçeğin farkında. Bunlardan ilki, İsrail’in artık Güney Suriye konusunda kendisine yöneltilecek baskılar karşısında pozisyonunu sertleştirecek kadar güçlü bir konumda olmadığıdır.

İkinci nokta ise Lübnan dosyasının yeniden birilerine havale edilmesi mantığının geri dönmesidir. Bu ifade doğruysa, Taif Anlaşması sonrası dönemdeki yaklaşıma benzer bir mantıktan söz edilebilir. Trump, Hizbullah’ın bitirilmesi dosyasının Suriye’ye teslim edilmesinden bahsetti. Bunu, İsrail’in ve Lübnan hükûmetinin bu konuda yetersiz kaldığı bir dönemde söyledi. Ancak Suriye’nin Cumhurbaşkanı Ahmed Şara üzerinden ortaya koyduğu tutum bu başlıkta temkinli oldu. Şara, Lübnan’a doğrudan askerî ya da güvenlik müdahalesi niyetinde olmadıklarını belirtti. Bunun yerine savaşı durdurma süreçlerine destek vermeye, Lübnan devlet kurumlarını güçlendirmeye ve Lübnanlı bileşenler arasında diyaloğu teşvik etmeye hazır olduklarını vurguladı.

Bu akılcı tutum, birkaç temel farkındalıkla uyumlu görünüyor.

Birincisi, bu yaklaşım Esed rejimi döneminin Lübnan’a müdahaleci ve vesayetçi tutumuyla arasına net bir mesafe koyuyor. Daha da önemlisi, bölgede başkaları adına vekalet üstlenme mantığını reddediyor. Aynı zamanda Suriye’yi, içine giren herkes için tuzak ya da bataklık sayılabilecek bir sahaya sürüklenmekten uzak tutuyor. Bu yaklaşım, Suriye’nin uzun bir savaştan çıktığı ve istikrar ile kalkınmaya yönelik büyük planları varken böylesine karmaşık bir duruma girecek hâlde olmadığı gerçeğinin fark edilmesine dayanıyor. Ayrıca Suriye’de durumun görece istikrara kavuşmasının ardından Şam’ın Hizbullah ya da başka bölgesel taraflarla karşı karşıya getirilmesini de reddediyor. Tüm bunlardan daha önemlisi, Suriye bu meseleyi içe kapanmacı bir bakışla değil, çevresinde istikrarı gözetmeyi hedefleyen etkili bir devlete yakışan bir mantıkla ele alıyor. Yeniden inşa aşamasında bulunan bir ülke olmasına rağmen, ABD gibi bir büyük güç karşısında görece bağımsız bir tutum ortaya koyuyor. Bunlar, siyasi karar alma sürecinde ağırlığa işaret eden stratejik ilkeler olarak öne çıkıyor.

ABD-İran savaşının mevcut sonuçları, Şam’a kendisini etkili bir devlet ve önemli bir coğrafya olarak yeniden sunma fırsatı veriyor. Bu yeni konum, Suriye’nin topraklarında vekil güçlerin varlığını reddeden ve hiç kimsenin vekili olmayı kabul etmeyen bir çizgiye dayanabilir. Suriye, Arap ve İslami bileşenler arasında birleştirici bir unsur hâline gelebilir. Aynı zamanda devletin yeniden inşası ve siyasi geçiş süreci için destek elde edebilir. Bunun için bu süreci dağıtacak ve engelleyecek unsurlardan uzak durması gerekiyor. Dolayısıyla Şam’ın her adımını dikkatle dengelemesi ve akılcı davranması şart. Mevcut göstergeler, Suriye’deki yeni yönetimin denge ve akıl temelinde hareket ettiğini gösteriyor. Bu yönetim, kendi çıkarına olmayan bir savaşın ateşine sürüklenecek adımlar atmaktan daha akıllı görünüyor.

Yorum Analiz Haberleri

Irak, 22 yıl sonra tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?
Batı siyasi elitlerinde “İsrail” çatlağı: Trump ve Vance’in söylemlerinin perde arkası
İnsan bedeni sınırsız bir coğrafya değildir!
İslamabad Mutabakatı ABD iç siyasetinde nasıl yankılandı?
Suriye’nin Lübnan’a müdahale planı oldu mu?