David Hearst’ün Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
ABD Başkanı Donald Trump, İran konusunda çıkmaza girdi.
Şu anda hangi yolu seçerse seçsin ve onu takip edecek kadar aptal olan kim olursa olsun, bu onları daha büyük bir tehlikeye sürükleyecektir. Trump savaşı tercih ederse, bunun ilk turdan daha fazla ABD vatandaşının hayatına mal olacağından emin olabilir.
ABD Deniz Piyadeleri, Hürmüz Boğazı'ndaki İran adalarından herhangi birine çıkarsa, kendilerine siper olabilecek hiçbir yerin olmadığı bir arazide insansız hava araçları ve füzeler için kolay hedef haline gelirler.
Böyle bir harekât, Trump'ın Gelibolu'su olabilir. Orada neler olduğunu hatırlamıyorsa, bu, Trump'ın tekrarlamak istemeyeceği Winston Churchill'in kararlarından biridir.
Savaş yeniden başlarsa, coğrafi olarak da genişleyecektir. İran, ABD ve İsrail'in bombardıman kampanyası yeniden başlarsa Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nı kapatmakla tehdit ederken blöf yapmıyor.
Trump barışı tercih ederse, bu onun savaş hedeflerinin çok gerisinde kalan şartlarla gerçekleşecektir. Nükleer zenginleştirme konusunu bir kenara bırakalım. İran nükleer silah isteseydi, bunu çok uzun zaman önce elde edebilirdi.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) arka arkaya yayınladığı raporlarda, sistemli ve aktif bir nükleer silah programına dair hiçbir kanıt bulunamadı.
İran'ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum (HEU) stoğu, ancak Trump'ın İran'ın Barack Obama ile imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilmesinden sonra oluşturuldu.
Yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum, Tahran'ın uygun bir bedel karşılığında, daha önce teklif ettiği gibi seyreltme yoluyla ya da Pakistan'a göndererek elinden çıkarmakta zorlanmayacağı bir pazarlık kozu.
B Planı Yok
Trump'ın müzakere yoluyla varılan bir anlaşmada uğradığı üç büyük kayıp şunlardır: rejim değişikliği olmaması, hatta tam tersi; Trump, rejimin güçlenmesini sağlamıştır. İran'ın füzeleri ve insansız hava araçlarının teslim edilmemesi ve Hürmüz Boğazı'nın fiilen İran'ın kontrolü altında olması.
Bu temeller üzerine kurulan herhangi bir anlaşma, Trump’ın bunu bir zafer olarak sunmasını bile zorlaştırır; 630 milyar ile 1 trilyon dolar arasında değişen bu masrafın karşılığını aldığını söylemesi ise hiç söz konusu olamaz.
Mossad, İran'ın en üst düzey liderini ve üst düzey yetkililerini öldürdükten sonraki birkaç gün içinde İslam Cumhuriyeti'ni devirmeyi başarmış olsaydı, Trump'ın İran'a yönelik saldırısı askeri açıdan mantıklı olabilirdi.
Hem ABD hem de İsrail güvenlik kaynaklarından, başını keserek rejim değişikliği yapmanın başından beri asıl plan olduğu artık açıkça anlaşılıyor.
Bu plan başarısız olunca, ne Trump ne de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, iki ay boyunca yaptıkları gibi İran'ı bombalamaya devam etmekten başka bir B planı yoktu.
Maggie Haberman ve Jonathan Swan'ın, Netanyahu'nun Trump'ı savaşa girmeye ikna ettiği 11 Şubat'taki Beyaz Saray durum odası toplantısına ilişkin yeniden kurgusuna ek olarak, İsrailli gazeteciler Nahum Barnea ve Ronen Bergman, rejim değişikliği için orijinal planın üç aşamalı olduğunu bildiriyor.
Netanyahu ve Mossad direktörü David Barnea, Lübnan'da 42 kişinin ölümüne ve binlerce kişinin yaralanmasına neden olan çağrı cihazı saldırılarının “başarısı”yla sarhoş olmuş gibi görünüyordu.
Aslında, çağrı cihazı saldırıları ve ardından gelen Hizbullah üst düzey liderlerinin suikastları, bugün sınırdan sadece birkaç kilometre uzakta İsrail ordusuna sürekli kayıplar verdiren bir ordunun yeniden canlanmasına neden oldu.
Rejim değişikliği başarısız oldu
Ayetullah Ali Hamaney’in suikastının ardından, rejim değişikliği üç aşamada planlanmıştı; bunlardan ilki, Kürt milisler tarafından gerçekleştirilecek bir kara harekâtıydı.
Bu girişim, sadece İranlı Kürtlerin kendileri tarafından değil –ki bu gruplardan dördü böyle intihar niteliğindeki bir maceradan uzak durdu– aynı zamanda Bağdat ve Ankara’dan gelen baskı sayesinde de engellendi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Trump’ı arayarak bunu durdurmasını istedi ve Trump da durdurdu.
İkinci aşama, İsrail hava kuvvetlerinin Basij milis güçlerini havadan bombaladığı sırada kitlesel sokak protestolarının düzenlenmesi idi.
Üçüncü aşama ise alternatif bir liderliğin kurulmasıydı.
Trump kısa sürede cesaretini kaybetti. Ayrıca kendi kabinesinden de güçlü bir muhalefetle karşılaştı.
Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve CIA Direktörü John Ratcliffe, rejim değişikliği planına karşı güçlü bir muhalefet ifade ettiler; Rubio bunu saçmalık, Ratcliffe ise bir komedi olarak nitelendirdi.
Ve öyle de oldu.
İşgal, Kürt milis liderlerinin ortaya atıldığı anda neredeyse aynı hızla tedirginlikle rafa kaldırdıkları bir fikirdi.
Saddam Hüseyin'in güçlerine karşı savaşırken “Kara Kaplan” lakabını kazanan Peşmerge tuğgenerali ve milyoner iş adamı Sirwan Barzani, MEE'ye güçlerinin İran'ı işgal etme planı olmadığını söyledi.
Diğer Kürt liderler de planlardan uzak durdular.
Bir dizi İranlı Kürt milis lideri, Trump'tan silah aldıklarını yalanladı. Hem Bağdat hem de Ankara tarafından bu fikrinden vazgeçmeleri konusunda uyarılmışlardı.
Sokak gösterileri gerçekten gerçekleşti, ancak bunlar hükümet yanlısıydı. Özellikle Minab'daki bir okula düzenlenen ve 156 kişinin, bunların 120'sinin çocuk olduğu bombalı saldırılar, İran'daki kamuoyunu kesin bir şekilde İsrail ve Amerika aleyhine çevirdi.
Savaştan önce İranlılar, İslam Cumhuriyeti'ne verdikleri destek konusunda en azından bölünmüş durumdaydı. Batı ile bir hesaplaşmaları yoktu. Sadece normal bir hayat istiyorlardı.
İranlıların, mollalar ile Amerika arasındaki iki uç nokta arasında sıkışıp kaldığına dair görüş, Tahran’ın merkezindeki pazardaki esnaflar tarafından sık sık dile getiriliyordu.
Artık bunların hepsi geride kaldı.
Savaştan önce “İsrail’e ölüm” bir füzenin üzerindeki slogan idiyse, bugün bu söz içtenlikle söyleniyor. Trump ve Netanyahu’nun İranlıları rejimlerinden kurtarmaya geldiği düşüncesi, iğrenç bir şakaya dönüştü.
İslam Cumhuriyeti'ne alternatif bir yapıya verilen destek dibe vurdu.
Tartışmayı kazanamayan son şahın oğlu Rıza Pehlevi'nin destekçileri, şimdi Birleşik Krallık'taki savaş karşıtı protestoculara yönelik şiddetli saldırılara başvuruyor. İran, artık diasporadaki aileleri nesiller arasında bölüyor.
Rejim değişikliğinin üç temel direğinden her biri başarısız oldu. İslam Cumhuriyeti, saldırı öncesine göre İran'ı daha fazla kontrol altında tutuyor.
Daha da önemlisi, İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı'nı kapatması ve insansız hava aracı saldırıları yoluyla, Basra Körfezi kıyılarında hangi ticari faaliyetlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine dair son sözün kendisinde olduğunu kanıtladı.
Körfez'deki komşularının şaşkınlığına, bu su kütlesi tarihindeki en Pers halini aldı.
Körfez balonunu patlatmak
İran, Kuveyt, BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar’daki yönetici elitlerin, çevrelerindeki kargaşadan hiç etkilenmeden on yıllardır içinde yaşadıkları, ışıltılı ama nihayetinde kırılgan zenginlik ve ayrıcalık balonunu patlattı.
İran’ın insansız hava araçları ve füzeleri, sadece Körfez’deki petrol terminallerinin, yapay zekâ merkezlerinin ve otellerin fiziki altyapısına zarar vermekle kalmadı. Bunlar onarılabilir.
İran, Körfez'in zenginlerin oyun alanı, içinde bulunduğu bölgeden etkilenmeyen ve yalnızca kendisine hesap veren bir yer olarak bilinen imajını, muhtemelen onarılamaz bir şekilde yok etti.
İslam Cumhuriyeti’nin baskısı hiçbir yerde Dubai ve Abu Dabi’de olduğu kadar şiddetli hissedilmiyor.
İran, BAE’yi yerle bir etti. 28 Mart itibarıyla BAE’ye 398 balistik füze, 1872 insansız hava aracı ve 15 seyir füzesi fırlattı; bu da BAE’yi müttefiki İsrail’den sonra en çok hedef alınan ülke haline getirdi.
Etkisi dramatik oldu. Dubai ve Abu Dabi borsalarının piyasa değerinden 120 milyar dolardan fazla silindi ve 18.400 uçuş iptal edildi. Goldman Sachs, gayrimenkul işlemlerinin yıllık bazda yüzde 37 düştüğünü tahmin ediyor.
Armani, Burj El Arab, Park Hyatt ve St Regis dâhil olmak üzere Dubai'nin simgesel otellerinden yedisi, yaklaşık 2000 odanın yenilenmesi nedeniyle kapılarını kapatıyor.
Körfez'de iş kurmak isteyen şirketler için bir lojistik şirketi işleten Rus vatandaşı Tatiana, Dubai'deki mevcut ve potansiyel işletmeler için havanın ne kadar çabuk değiştiğine şok oldu.
“İlk iki hafta içinde insanlar burada yaşamaya artık değmediğini söylediler. Aslında korkmuş değillerdi, sadece artık buna değmediğini hissediyorlardı.”
“İşletmeler aniden varlıklarını tasfiye etmeye başladılar.”
“Dubai Markası”nı güçlendirmek ve bunu iyi habermiş gibi göstermek için çaba sarf ediliyor – şu an düşük sezon, bu bir yenileme fırsatı, Covid döneminde de aynı şey olmuştu.
Batı liberalizminin ince bir cilasıyla örtülmüş bir diktatörlük olan bu ülkede, Dubai’nin küresel imajına zarar veren yıkımı filme alan yabancı uyruklulara yönelik sıkı önlemler alındı.
En az 70 kişi tutuklandı. Görüntüleri paylaşmak, 260.000 doların üzerinde para cezasına ve 10 yıla kadar hapis cezasına yol açacak.
Saldırılar sadece Dubai'deki turizm sektörünü ve Abu Dabi'nin petrol üretimini durdurmakla kalmadı. El Taweelah izabe tesisi füzeler ve insansız hava araçları tarafından vurulduktan sonra alüminyum üretimi durduruldu.
Emirates Global Aluminium’daki üretim durdurulması ve Katar’daki Katalum eritme tesisinde faaliyetlerin azaltılması, yıllık 3 milyon tonluk üretim kapasitesini devre dışı bırakarak Orta Doğu’nun alüminyum üretiminin neredeyse yarısını etkiliyor.
Görünüşe göre Hürmüz Boğazı sadece petrol, gaz ve gübre için değil, aynı zamanda küresel alüminyum pazarı için de bir darboğaz oluşturuyor.
Dubai altın piyasası parlaklığını yitirdi. Yatırımcıların sigorta teminatı ve kısa sürede altına ulaşma imkânı konusunda endişelenmesi nedeniyle, Singapur savaşın başlamasından bu yana Dubai'den 1.446 kg altın külçesi sevk etti. Dubai'den yapılan mücevher ihracatı yüzde 80 ila 90 oranında düştü.
Pure Data Center Group, BAE ve Bahreyn'deki iki veri merkezinin insansız hava araçları tarafından vurulması ve bunun sonucunda bankacılık ve ödeme sistemlerinde kesintilere yol açması üzerine, bölgedeki yatırımlarını askıya aldı.
CEO Gary Wojtaszek, CNBC'ye verdiği demeçte, “tüm veri merkezi fırsatları” konusunda yatırım kararlarının askıya alındığını söyledi. “Kimse yanmakta olan bir binaya koşmaz, tabiri caizse,” dedi.
BAE'nin hedef alınması ne tesadüfî ne de habersizdi. İran, dinleyen herkese bunu yapacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.
BAE: İsrail'in çıkarları için bir platform
İranlı kaynaklar MEE'ye, İran istihbaratının BAE'nin saldırılardaki rolünün ABD üslerine ev sahipliği yapmanın ötesine geçtiğini tespit ettiğini bildirdi.
Bir yetkili şöyle konuştu: “İran istihbaratı, BAE'nin İran'a karşı operasyonlar için kendi hava tesislerinden bazılarını da kullanıma açtığına inanıyor.” Yetkili, Abu Dabi'nin bölgedeki İsrail çıkarları için ileri bir platform işlevi gördüğünü belirtti.
O, bunun “aldatma operasyonlarını” da içerdiğini öne sürdü; yani İran'ın işlediği gibi görünmesi amaçlanan, Umman'a ve en az bir başka ülkeye yönelik İsrail'in sahte bayrak saldırıları.
İran ayrıca, bu işbirliğinin ABD ve İsrail'in hedef belirleme faaliyetleri için veri toplama ve analizini desteklemek üzere BAE'deki yapay zekâ altyapısının kullanılmasını da içerdiğine inanıyor.
Bir diplomat MEE'ye verdiği demeçte, İran'a bir işgal düzenlenirse BAE'nin saldırgan taraf olarak değerlendirileceğini söyledi.
BAE'nin İran'a yönelik ABD ve İsrail saldırılarını destekleme konusunda Körfez komşularının çok ötesine geçmesi, genellikle MBZ kısaltmasıyla anılan Cumhurbaşkanı Muhammed bin Zayed'e bağlı.
Bu özel okul mezunu prens, son yirmi yılda Orta Doğu'daki barış ve istikrara, aklıma gelen Netanyahu ve Mossad dışında birçok kimseden daha fazla zarar verdi.
Ancak MBZ, bu listede üçüncü sırada yer alıyor.
MBZ, Arap Baharı'nı durdurdu; Mısır'ın ilk demokratik olarak seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin devrilmesini finanse edip organize etti, ardından Tunus'ta da aynısını yaptı.
Libya, Yemen ve Sudan'daki iç savaşları finanse etti ve silahlandırdı. Sivil toplumdan Yemenli isimleri öldürmek için paralı keskin nişancılar tuttu.
Darfur’daki savaş suçluları olan Hemedti kardeşlere finansal destek sağladı ve onlara silah tedarik etti. Kelimenin tam anlamıyla milyonlarca Arap bu savaşlardan zarar gördü. MBZ içinse bu, su damlası gibi akıp gidiyor.
Netanyahu’nun İsrail’in sınırlarını genişletme projesi gibi, MBZ de küçük emirliğini, büyüklüğünün çok ötesinde Afrika Boynuzu’na askeri ve mali erişimi olan bir “Küçük Sparta”ya dönüştürmeyi planlıyor.
MBZ, stratejisini İsrail'inkine göre şekillendirdi. Washington'daki iyi işleyen ve güçlü lobisini taklit eden ilk kişi oydu. Bu lobiyi, o zamanlar adı duyulmamış bir Suudi prensi olan Muhammed bin Selman'ı tanıtmak ve onu Trump klanına/aşiretine tanıtmak için kullandı.
Bu, o dönemde Riyad'da CIA'nın tercih ettiği isim olan, o zamanlar güçlü veliaht prens ve içişleri bakanı Muhammed bin Nayef'in devrilmesi ve itibarını yitirmesinin temel öncüsü oldu.
O zamandan beri, akıl hocası ile öğrencisi, Yemen konusunda çarpıcı ve onarılamaz bir şekilde araları açıldı.
BAE destekli ayrılıkçılar olan Güney Geçiş Konseyi'nin (STC) lideri Aidarous al-Zubaidi, güçlerinin Suudi Arabistan'ın güney sınırındaki bir limanı ele geçirmeye çalışarak haddini aşmasının ardından BAE tarafından Yemen'den çıkarılmak zorunda kaldı.
Suudi Arabistan ve Mısır, Sudan, Libya ve Yemen’deki askeri muhaliflerine silah ve para aktararak, BAE’nin bu ülkelerdeki bağlı milis ağlarına meydan okuyor.
MBZ riski artırıyor
Ancak Cumhurbaşkanı Muhammed bin Zayed (MBZ) geri adım atacak bir adam değil.
Geçen hafta BAE, OPEC’ten çekildiğini duyurdu. Bu hamle, petrol kotalarının sıkı kısıtlamalarından kurtulmanın ötesine geçen bir adımdı.
Bu hamle, komşusu Suudi Arabistan'ı en çok acıtacak noktadan vurmak ve altı yıldır işleyen bir karteli yok etmek için tasarlandı.
MBZ bir kez daha kumar oynuyor. İleriye gitmenin tek yolunun, en büyük iki komşusu olan Suudi Arabistan ve İran'a yönelik saldırısını iki katına çıkarmak olduğuna karar verdi.
Bu aynı zamanda bir zayıflık işareti de olabilir, çünkü sonuç olarak Abu Dabi'nin petrole bağımlılığı artacaktır.
Ekonomiyi turizm, yapay zekâ ve sanayiye çeşitlendirmek için yapılan önceki tüm girişimleri bir kenara atmak, Abu Dabi'den daha az petrole bağımlı olan diğer emirliklerde de pek hoş karşılanmayacaktır.
Dubai emiri ve BAE başbakanı Muhammed bin Raşid, kendini ifade etmek için üç nokta kullanan bir şairdir. Yine de, tek bir anlamı olan bir tweet attı: cumhurbaşkanına yönelik eleştiri.
Bin Raşid, “Vatanındaki diğer yetkililerin başarısı için çaba göstermeyen bir yetkili güvenilmez... kamu görevinde başarıya ulaşmak için bencillik... güveni ihanet etmektir... çünkü vatan bölünmez” diye yazdı.
OPEC'in bir diğer üyesi Cezayir ise bu durumdan etkilenmedi.
Cezayir Cumhurbaşkanı Abdelmadjid Tebboune, medyaya verdiği aylık röportajda BAE’nin çekilmesini “önemsiz bir olay” olarak nitelendirerek, Suudi Arabistan’ın kartelin ana dayanağı olmaya devam ettiğini ekledi. Ayrıca Riyad ile Abu Dabi arasındaki kopukluğun kalıcı olduğunu da belirtti.
Durum gerçekten de öyle görünüyor. MBS'nin medya çarı olduğu düşünülen Suudi poster Columbous, Suudi Enerji Bakanı Abdulaziz bin Salman Al Saud'un eski bir konuşma videosunu paylaşarak, “Petrol piyasasında kumar oynayan herkese acı çektireceğiz” dedi.
Bu, Birleşik Arap Emirlikleri'nden bir haber sunucusunun Suudi Arabistan'ı kafasını kuma gömmüş bir devekuşuna benzetmesinin ardından geldi.
Sözlü savaş, Pazartesi günü İran'ın Fuceyra petrol merkezine düzenlediği saldırıların ardından patlak verdi. Eski müttefikler arasındaki medya savaşı yeniden tüm şiddetiyle başladı.
Büyük bir kumar
OPEC'ten ayrılma hamlesi, MBZ için büyük bir kumar niteliğinde. Zira Emirlik'in ne kadar savunmasız olduğu, silahlı kuvvetlerinin ne kadar küçük olduğu, ekonomisinin yabancı paralı askerlere ve göçmen işçilere ne kadar bağımlı olduğu ve müttefiki Trump'ın ne kadar vefasız olduğunu göz önüne alırsak.
Tahran tarafından zaten karnına yumruk yedikten sonra Riyad'ın peşine düşmesinin tek açıklaması, MBZ'nin bir sonraki hamlesinin İsrail ile askeri bir anlaşma açıklamak olmasıdır.
Başka hiçbir bölgesel güç Emirlik’i fiziksel olarak güvence altına alamaz. Kendi başına bunu yapması da kesinlikle mümkün değildir.
Bu askeri ittifak gerçekte zaten mevcuttur.
Financial Times, İsrail’in BAE’nin 20 km mesafeden yaklaşan insansız hava araçlarını tespit etmesine yardımcı olmak için “Spectro” adlı bir lazer sistemini ve kısa menzilli roketleri ve insansız hava araçlarını buharlaştıran, ilk olarak Lübnan’da Hizbullah’a karşı kullanılan “Iron Beam” adlı başka bir lazer sistemini bölgeye gönderdiğini bildirdi.
Sistemleri çalıştırmak üzere İsrailli personel de uçakla getirildi. Konuyla ilgili bilgi sahibi bir kişi FT'ye şunları söyledi: “Yerinde bulunan asker sayısı az değil.”
Lazerlerin yanı sıra İsrail, Iron Dome füze savunma sistemini de Abu Dabi ve Dubai'ye gönderdi.
İsrail ile BAE arasındaki artan askeri işbirliği, iki ülke arasındaki izlenen uçuş sayısından da anlaşılabilir. Uçuş izleme web siteleri, çatışma süresince askeri nakliye uçaklarının İsrail'in Nevatim hava üssü ile BAE arasında gidip geldiğini gösteriyor.
Ancak BAE ile İsrail arasında bir askeri anlaşma ilan edilmesi, Netanyahu'ya ve ondan sonra gelecek herhangi bir İsrail liderine, İran'a saldırmaya devam edebileceği, sınırlarının çok ötesinde bir askeri üs ve dayanak noktası kazandıracaktır.
Çünkü Trump ne karar verirse versin, İsrail İran'da rejim değişikliği yapma konusundaki nihai hedefinden vazgeçmeyecektir.
BAE'nin İsrail'in planlarına giderek daha açık bir şekilde dâhil olması, başlı başına on yıllarca sürebilecek ve Pers Körfezi'nin her iki yakasında savaş sonrası yeniden yapılanmayı daha başlangıçta boğabilecek bir çatışma reçetesidir.
Bölgenin diplomatik, askeri ve ekonomik açıdan kilit öneme sahip aktörleri olan Suudi Arabistan, Katar, Umman, Pakistan ve Türkiye, bu planların hayata geçmesini öylece seyirci kalarak izlememelidir.
Bölgedeki nüfusu kalabalık ülkeler, artık bir bölgesel güvenlik anlaşmasıyla İsrail’i ve onun Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki müttefikini kontrol altında tutmak konusunda gerçek ve acil bir ortak menfaate sahiptir.
*David Hearst, Middle East Eye’ın kurucu ortağı ve genel yayın yönetmenidir. Bölge konusunda yorumcu ve konuşmacı, Suudi Arabistan konusunda ise analisttir. Daha önce The Guardian’da dış politika başyazarı olarak görev yapmış; Rusya, Avrupa ve Belfast’ta muhabirlik yapmıştır. The Guardian’a katılmadan önce The Scotsman’da eğitim muhabiri olarak çalışıyordu.