Öykülerinizin arka planını yakalamak bakımından önemli olduğunu düşündüğüm bir soruyla başlayalım istiyorum: Öyküye başlama öykünüz nasıl oldu?
Öykü yazacağım, dedim ve başladım. 15 yaşındaydım. O gündür bu gündür yazıyorum.
Peki, öykü ve hikâye arasında bir ayrım yapıyor musunuz?
Yapıyorum. Hikâye ile mesel arasında bağlantı kurulabilir. Hikâyenin, meselin okuyana vermek istediği bir bildirisi olur. Öykünün doğrudan bir bildirisi yok diye düşünüyorum. Ben öykü yazıyorum ve onun okunabilir olması dışında bir kaygı taşımıyorum. Öykünün kendi iç değerlerinin hakkını vermesini öne alıyorum.
Önümüzde son öykü kitabınız İmkânsız Öyküler bulunuyor. İsterseniz önce öykü kitabınızın adından başlayalım. İmkânsız Öyküler neden?
Bazı öykü kitaplarınız içindeki bir öykünün adını taşıyor. Bazıları da kitabın içindeki öykülerin adından farklı, hepsini birden kapsayıcı bir başka adı taşıyor. İmkânsız Öyküler ikinci gruba girenlerden. Sizin için bu iki adlandırma biçimi arasında nasıl bir fark var?
Kitabın adı, içindeki metinlerin tümünü kapsayacak nitelikte olmalı. Bazen bir öyküyü kitaba ad olarak seçiyorsak, o adın öteki öyküleri de kapsayıcı bir özellik taşıdığını düşündüğümüzden... Eğer mevcut metinlerde kapsayıcı bir ad bulunmuyorsa, o zaman İmkânsız Öyküler'de veya öteki bazı öykü kitaplarımızda olduğu gibi müstakil bir ad seçmek zorunda kalıyoruz.
Çağdaş kısa öykü çağrışımlara oldukça açık. Tomris Uyar merkezkaç kuvvet diye nitelendirir kısa öyküyü. Kütlesel çekim gücüne karşı aykırı bir duruş... Var olduğu ve geçerli olduğu genel kabul görmüş yapay uzlaşmalara yönelik an'lık bir gerçek darbesi. Kısa öykü bilinci diye adlandırabileceğimiz seçim sizde nasıl gelişti?
Ben, insanın bir anlık duruşunu öyküye geçirmek istedim. Yüzde hâsıl olan bir gülümseme, göz pınarında birikmiş gözyaşının o tam düşme anındaki yaşantı hali... Bu sonsuz anları nasıl dile getirebilirim diye yola çıktım. O anları öyle dile getirmeliyim ki, dedim kendime, o anın kısalığı ölçüsünde kısa olsun; ama hedefi de yüreğinden nişanlasın... Başarabildim mi, bilemem. Ancak bitiremediğime kani olmalıyım ki, hâlâ aynı çabanın ardında duruyorum.
Edebiyatta kısa öykünün yeri, tekniğiyle, diliyle apayrıdır. Pek çok yazar, kısa öykü yazmanın ve ortaya iyi bir eser çıkarmanın romana kıyasla çok daha zor olduğu konusunda hemfikirdir. Kurguyu ve karakter gelişimini çok kısa bir süreç içerisinde yoğun bir şekilde toparlayıp sonuca bağlamak, hatta öykünün olmazsa olmazı vurucu bir sonla noktalamak güçlü bir bilek, güçlü bir kalem gerektirir. Roman türünün günümüzde öyküye nazaran daha çok rağbet görmesi tartışmalı, hatta yeri geldiğinde, Bakhtin'in de dediği gibi, söz konusu toplumun edebiyatta seçkin bir zevke ulaşamamış olmasının göstergesidir. Kısa öykü ve roman türlerinin mevcut durumu hakkında siz ne söylersiniz?
Bakhtin'in böyle düşündüğünü bilmiyordum. Türkçe bilse, nerdeyse benden ödünç alınmış bir düşünce diyeceğim. Öykü –elbette adına layık öykü- yoğun bir okuma dikkati talep eder. Roman gibi dokusu gevşek değildir. Ancak iki tür arasındaki bu yoğunluk farkı çoğunca dikkat çekmediği için genelde öykü yazarına ne zaman roman yazacaksın, diye sorarlar da, bir romancıya ne zaman öyküye başlayacağı sorulmaz. Çünkü dikkat yoğunluk üzerine odaklanmaz, oylum üzerine odaklanır.
Roman günümüzde rağbet görüyor, çünkü okuması kolay. Şiirse en az rağbet gören tür. Niye? Çünkü o da dikkatin yoğunlaşmasını talep ediyor.
Kısa öykünün sahip olduğu gelenek denildiğinde neler söylersiniz?
Kısa öykünün geleneği yok. Yalnızca bizim edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında da yeni bir tür kısa öykü. Sınaî devrimin gerektirdiği bir icat... Zamanın kıymetlendiği, boş zamanın azaldığı bir dönemde insanlara çabucak okuyabileceği, eğlence sağlayacağı metinler verme ihtiyacından doğmuş bir tür. Elbette durum başlangıçtaki belirleyicilere saplanıp kalmamıştır. Hikâye giderek öyküye dönüşmüştür.
Peki, kısa öykü, insan iletişimini duyarlı hale getiren bir güce sahip olan bir konuşma biçimi olarak bir insandan diğerine anlatılmayı hedeflemektedir. Sürekli, günlük ve bir öncekinden farklı olarak gerçekleştirilen söz konusu anlatma biçimi, insanın en temel çabası olan anlatma uğraşının bir yansımasıdır, diyebilir miyiz?
Ontolojik açıdan anlatma uğraşı bütün türler için geçerli ve zorunlu bir haldir. Bu açıdan ben, bütün edebiyatı "şiir" başlığı altında toplama eğilimindeyim. Felsefe açısından her türden anlatı şiir başlığı altında adlandırılabilir. Anlatıyı türlere ayırmak edebiyat biliminin işidir. Edebiyat açısından edebi türler belirlendikten sonra, her türe düşen görev, adını taşıdığı türün hakkını vermektir.
Kısa hikâyede yoğunlaştığınızı söyleyebilir miyiz? Özellikle son hikâyelerinizde kısa an'lar ve durum'lar çok önemli bir yer kaplıyor. Bu hikâyeleri nasıl kurguluyorsunuz? Birdenbire mi ortaya dökülüyorlar?
Öykü yazmak, artık benim vazgeçilmezlerim arasında yerini buldu. An'ı ve durumu resmetme çabası yazmaya başladığımızdan bu yana ardına düştüğüm bir tutku... Bu son kitapta, İmkânsız Öyküler kitabında yer alan öyküler, birkaçı dışında son birkaç yılın ürünü... Demek ki, son zamanlarda ilham bizi daha sık ziyaret etmiş. Genelde yazmaya başladıktan sonra öyküyü bir vuruşta çıkarıyorum. Ancak onun hazırlık safhası daha uzun süre alıyor.
Bazı öykülerin yazılış tarihleri öykülerin altında yer alıyor. Bazılarında ise tarih yok. Genelde yazdığınız öykülere tarih atar mısınız?
Hayır, tarih atmam. İlk kez bu kitapta bazı öykülere yayınlandıkları günün tarihini koydum. Gene ilk kez bazı öykülerin başına epigraflar koydum. Öykü okunduğunda bunun nedeni anlaşılır...
Genel olarak bakıldığında öykülerinizde hayatın içinde yaşayan bir birey olarak çocuk ve onun dünyası önemli bir yer tutuyor. İmkânsız Öyküler'de de bu görülüyor. Örneğin Çocukluğun Labirentlerinde adlı öykü bir söyleşinizde dile getirdiğiniz çocukluğunuza ilişkin aktarımlarla paralellikler taşıyor. Çocuk/luk ve öyküleriniz denildiğinde neler söylersiniz?
Çocukluk dönemi insan hayatının en uzun dönemecini oluşturur. İlk çocukluktan son çocukluğa uzanan 8-10 yıllık süre hayatın her döneminde en çok hatırlanan bölümdür. Bu yüzden unutulmaz. Durum, herkesin tanıklığının kefaleti altındadır. Yaşlılıktaki olayların çabuk unutulması oysa çocuklukta yaşanılanların unutulmaması sanıldığı gibi tümüyle yaşlılığın hafızasıyla ilgili değildir. Çocukluk günleri yaşlanıncaya kadar insanın zihninden defalarca geçmiş, hafızaya unutulmazcasına kazılmıştır; oysa yaşlılıkta geçen olaylar o kadar sık anmaya ve anılmaya değmediği için hafızaya kazılması da söz konusu değildir; bu yüzden de çabucak unutulmaya terkedilmiştir, öyle olmaktadır. Durum böyle olunca çocukluk yaşantısına daha sık atıfta bulunmak da hem kaçınılmaz oluyor; bu durum doğal sayılmalıdır.
Kuramsaldan çok, öznel bir yaklaşım içinde... öykü için zaman kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu soruyu daha çok "kayıp zaman" imgesi için soruyorum...
Elbette, çocukluk aynı zamanda bir kayıp zaman dilimidir. İnsan zihni, kendiliğinden kayıp zaman dilimini daha çok didikler. Bu alanda herkes geçmişinin kendi antropologu ve kendi arkeologudur.
Kitabınızda yer alan Banliyö Treni, İki İstasyon Arasında öykülerinden hareketle trenleri sormak istiyorum. Öykü dünyanızda trenlerin yeri nedir?
İşte size çocukluğumun arkeolojisinden çıkartabileceğim bir tablet. Ben ilk tren yolculuğumu 6 yaşındayken yaptım. Kara trende... Hem de üç gün üç gece boyunca... Maraş İstanbul hattında... Daha sonra da seyahatlerimiz hep trenle oldu. Koridorları lebalep insanla dolu, helâlarına kadar insan yüklü... O seyahatler nasıl unutulur? Öylesi nasıl olur da insanın hafızasına perçinlenmez. Bu yüzden bu gün bile trenle seyahat etmek zihnimde amansız bir nostaljiye yol açar.
Gelelim William Faulkner'ın itirafına: "Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, beceremediğini görünce kısa-öyküyü dener, şiirden sonra yazardan en çok çaba bekleyen yazın dalıdır kısa-öykü. Onu da beceremedikten sonra, ancak ondan sonra roman yazmaya başlar yazar. (...) Ciddi bir incelemeden sonra, kısa-öykünün en güç, yazarını en sık denetime sokan düzyazı türü olduğunu anladım." (Paris Review soruşturmaları.) Ağırlıklı olarak deneme ve öykü türünde yazıyorsunuz. Yeni kitabınızdaki öykülerde kullandığınız şiirler var. Diğer yandan yazma eyleminin temelde ontik olarak şiir olduğunu ifade ediyorsunuz. Şiirle ilişkiniz desek neler söylersiniz?
Ben hiç şiir yazmaya heveslenmedim. Yazmaya öyküyle başladım, öyle sürdürüyorum. Her tür yazın (yazma değil, yazın) eyleminin ontik olarak şiir olduğunu ileri sürmemin nedeni açık: yazının türlere göre sınıflandırılması edebiyat bilimi açısından bir anlam ifade edebilir; fakat felsefe açısından bu tasnifin anlamı yoktur. Felsefe açısından bütün zihin ürünü metinleri şiir kategorisi içinde değerlendirmek mümkün olduğu kadar anlamlıdır da. Felsefe edebî türlerin formunu ya da başarısını dikkate almaz. Felsefenin dikkate aldığı husus zihin ürünlerinin hangi varlık tarzı içinde incelenmesi gerektiğidir.
Öyküyü önemsiyorum. Öyküyü romana yeğliyorum. İstesem roman yazabilirdim. İstemedim. Bir veya iki defa roman yazmaya başladım, fakat onlar da elimde olmayan nedenlerle akim kaldı. Bazen bana niçin roman yazmadığımı soranlar oluyor. Ben de onlara, romancılara niçin öykü yazmadıklarını sormuyorsunuz, diyorum. Çünkü çıraklık romanda giderilir. Öykü ustalık ister. Öykümde şiiriyet bulunduğunu söyleyenler var. Ben öyle olsun diye zorlamıyorum, zorlanmıyorum da. Bazı öyküler o şiiriyeti kendi talep ediyor.
Karakterler çok zengin, çok farklı... Öykü damıtılmış bir yazın türü, kısıtlı bir alanda en az kelimeyle en fazlayı anlatmaya çalışan bir tür. Bunca zengin bunca farklı karakter dünyaya nasıl geliyor? Bu kadar özgün ifadelerini bu damıtılmış türde nasıl buluyor?
Bu soruyu isterseniz eleştirmecilere, edebiyat tarihçilerine, bir de uygun görürseniz psikiyatrlara soralım.
Son olarak bu söyleşiye hazırlanırken fark ettiğim iki duruma ilişkin iki soru sormak istiyorum. İsteğiniz dışında kitaplaşan öykü kitaplarınızın iç bölümlemesine katılmadığınızı biliyorum. Buna karşın sonraki baskılarda bu kitaplarınızda herhangi bir değişikliğe gitmeyişinizin nedeni nedir?
Metinler kitap haline geldikten sonra artık okuyucunun malı olmuştur. Bir de öyküde, denediğim bir tarzı her defasında geride bırakıp yeni şeyler denemek istiyorum. İmkânsız Öyküler'de yer alan öyküler belki bizim ilk kitabımız Hastalar ve Işıklar'ın baş taraflarındaki kısa öyküleri akla getirebilir. İmkânsız Öyküler'i yazarken doğrusu bu benim aklıma gelmemişti. Burada, olabildiğince kısa yazmak istedim, zor olanın, sabır isteyen çabanın zoru başarmakta olduğunu kabul ediyorum.
Yazarlığınızın ilk yıllarında çeşitli dergilere yayınlanması için gönderdiğiniz ancak kaybolan öyküleriniz için hayıflanır mısınız?
Evet, onların kaybolmasına hâlâ hayıflanıyorum. Çünkü onlar tek nüshaydı, üstelik sayısı da abartısız en az 100 civarındaydı. Şimdi o öykülerin elimde çok az işlenmemiş karalama nüshaları var. Yayıncıma bunları basmak isteyip istemediğini sordum, kabul etti. Elimdeki o eksik, işlenmemiş metin parçalarını yayınlayacağız. El yazısı müsveddelerden de örnekler koyacağız. 15-16 yaşlarımda ve o yaş dolaylarında yazılmış bu metinlerin benim bu günkü öykülerim kadar olgun olduğunu görmek doğrusu şahsen beni şaşırttı. Sonraki öykülerin prototipinin daha o dönemdeki öykülerde yansımış olduğunu görmek şaşırtıcı değil mi?
Söyleşi için teşekkür ederim…
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber