‘O, Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!’ dediler. Peki, önceki sahifelerde (kitaplarda) bulunan apaçık deliller (beyyine) onlara gelmedi mi?" (Taha: 133)
Müşrikler Resulullah´a karşı çıkarak şöyle diyorlardı: "Salih Peygambere dişi deve, İsa Peygambere Ölüleri diriltme vb. mucizeler verildiği gibi Muhammed de bizlere bu tür mucizeler getirse ya." Bunun üzerine Allah Teala onlara cevaben: "Onlara Önceki kitaplardaki açıklama gelmedi mi " buyurdu. Yani, önceki ümmetler de bunlar gibi mucizeler istemişlerdi. Kendilerine mucizeler geldikten sonra onlara iman etmeyince helak edilmişlerdi. Bunlara da istedikleri mucizeler geldiği halde iman etmezlerse aynı akıbete uğrarlar. Bundan ibret alsınlar.
Onları böyle bir isteğe sevkeden şey büyüklük taslama, yanlışta diretme ve istekte bulunma arzusundan başka bir şey değildir. Yoksa Kur’an mucizesi yeterlidir. Çünkü Kur’an peygamberlik mesajının şimdikisini geçmiştekilerine bağlamaktadır. Onların yapısını ve yönelişini bütünleştirmektedir. Önceki kutsal sahifelerde özetle açıklanan konular detaylı olarak anlatılıyor.
Bu, Kur'an'ın kendisinin büyük bir mucize olduğu anlamına gelir. Çünkü Kur'an, aralarından okuma-yazma bilmeyen bir kimse tarafından sunulmasına rağmen, evvelki ilâhî kitaplarda bulunan tüm öğretileri ve ilkeleri içeriyordu. Sadece bu da değil, Kur'an bu öğreti ve ilkeleri o denli basit ve açık bir şekilde ortaya koyuyordu ki, sıradan bir çöl adamı (bedevi) bile onları rahatça anlayabiliyordu.
FİZİLALİL KUR’AN
Râzî, bu ayeti tefsir ederken meseleyi üç ana başlıkta inceler:
1. İnkârcıların İnatçılığı ve "İstek Mucizeleri"
Râzî’ye göre, Mekke müşriklerinin "Bize bir mucize getirse ya!" demeleri, gerçekten iman etmek için bir delil arayışından değil, tamamen inat ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) aciz bırakma çabasından kaynaklanıyordu.
Onlar, Safa Tepesi'nin altına dönüşmesi veya gökten gözle görülür bir kitabın inmesi gibi kendi keyiflerine göre mucizeler istiyorlardı.
Râzî, Allah’ın bu tür "istek üzerine gelen mucizeleri" göndermemesinin arkasındaki ilahi hikmeti açıklar: Geçmiş ümmetler kendi istedikleri mucizeler geldikten sonra da inkâr etmeye devam etmiş ve bu yüzden anında helak edilmişlerdir. Allah, bu ümmete merhamet ettiği için onların keyfi isteklerine kapı açmamıştır.
2. "Önceki Sahifelerin Beyyinesi" Ne Anlama Geliyor?
Ayetin ikinci kısmında geçen "Önceki sahifelerde bulunan apaçık deliller (beyyine) onlara gelmedi mi?" ifadesini Râzî, akli ve lügavi olarak birkaç vecihle izah eder:
En Güçlü Görüş (Kur'an'ın Kendisi): Râzî, buradaki "beyyine" (apaçık delil) ifadesinin bizzat Kur'an-ı Kerim olduğunu söyler. Kur'an, ümmi (okuma yazma bilmeyen) bir peygambere inmiştir. Buna rağmen Kur'an; Tevrat, İncil ve önceki peygamberlerin sayfalarında (suhuf) yer alan kıssaları, akaid esaslarını ve dini hükümleri en doğru ve kusursuz şekilde doğrulamaktadır. Ümmi birinin, geçmiş kitapların özünü ve asıllarını bu kadar net açıklaması, Kur'an'ın tek başına en büyük mucize (beyyine) olduğunun kanıtıdır.
3. Akli ve Kelami Çıkarım: Kur'an Mucizesinin Üstünlüğü
Fahreddin er-Râzî bir kelam alimi olarak, duyulara hitap eden hissi mucizeler ile akla hitap eden ilmi mucizeleri kıyaslar.
Müşriklerin istediği mucizeler (asânın yılana dönüşmesi, denizin yarılması gibi) gelip geçici, sadece o ana ve o mekâna şahit olanları bağlayan mucizelerdir. Halbuki Kur’an, hem geçmiş kitapların bir hülasası ve beyyanı hem de kıyamete kadar baki kalacak akli ve ilmi bir mucizedir. Râzî’ye göre, elinde Kur’an gibi evrensel ve kalıcı bir "beyyine" olan bir topluluğun, çocukça ve keyfi mucizeler peşinde koşması tam bir akılsızlıktır.
TEFSİRİ KEBİR